ÜLKELERİN GIDA HARCAMALARININ SOSYO-EKONOMİYE YANSIMALARI

İnsanoğlunun harcamalarının başında gıda gelmektedir. Aç birey düşünemeyeceğimize göre, harcamalarımızda önceliği gıdaya vereceğimiz açıktır. Fakat geriye kalan paranın insanı özgür yaşama kavuşturma, kültürel gelişme ve yaşam standartlarını yükseltme açısından ne kadar etkili olabildiğini yakın çevremizde sürekli olarak izlemekteyiz. Toplumda aşırı uçlar, insan kaynaklarına ulaşmada, maddi sıkıntı içinde olan katmanlarla yola çıkmaktadırlar. İnsan, gelişmiş kültürü ile madalyonun iki tarafına bakmayı öğrenmiştir. Demek ki bütçemizden gıda için ne kadar az para ayırabiliyorsak, o kadar fazla meblağı yaşam standardımızı yükseltmek için kullanabiliyoruz. gıdatüketimiXX
Ülkelerin gıdaya ayırdıkları bütçelerini karşılaştırdığımızda, onların gelişmişliklerini, vatandaşlarının yaşam kalitelerinin karşılaştırmalı resimlerini görebilmekteyiz. “Euromonitor” verilerinden yola çıkılarak elde edilen sağdaki grafikte, bazı ülkelerde aile bütçelerindeki gıda harcama oranları karşılaştırılmaktadır. Restoran harcamalarının göz önünde tutulmadığı bu grafikten de anlaşılacağı gibi, ABD aileleri bütçelerinin ancak %7’sini gıda için harcamakta, Türkiye’de bu oran %22’ye, Pakistan’da % 41’e ve Nijerya’da %57’lere çıkmaktadır. Aslında bir Amerikan vatandaşının yıllık gıda harcaması 2390 US$, Nijerya’lının 1343 US$’ından fazladır. Ne var ki yıllık kişi başına düşen gelirlerde uçurum farkı gözlenmektedir. Buradan bazı sosyal ve ekonomik noktaları öne çıkartabiliriz:
• Zengin ülke vatandaşlarının bütçelerinde gıda harcamaları daha az yer tutmaktadır. Ülkelerin zenginleşme sürecinde gıda harcamaları azalmaktadır. Örneğin Güney Kore’nin gıda harcamaları 1975’lerde %66’larda iken günümüzde bu oran %13’lere inmiştir. Tüketim alışkanlığı, devlet desteği gibi faktörlerle söz konusu saptamanın tersi de gözlenebilir. Güney Koreli ailenin, kendisinden daha zengin Japon’dan daha az oranda gıda harcama yapması gibi.
• Bazı ülkelerde tarım değişik biçimlerde desteklenmektedir. Endüstriyel tarımla gelen düşük maliyetlerin de katkısıyla, söz konusu ülke fertleri gıda için daha az para harcamaktadırlar. Nitekim bir Amerikan vatandaşı, değinilen nedenlerle, gıda için yılda 2390 US$ harcarken, Norveç vatandaşı 4454 US$’ı harcamaktadır.
• Gıda harcama oranlarının yüksek olduğu ülkelerde beslenme bozukluklarının topluma maliyeti de göz önünde tutulursa, sosyoekonomik yansımaların gıda krizlerine ve ülke içi, hatta ülke dışı çatışmalara varabileceğini gözlemeye çoktan başladık.
Beslenme bozukluğunun -sosyal maliyetinin ötesinde- üretkenlikteki düşüş ve tedavi harcamaları ile birlikte yıllık dünya gayrisafi hâsılsının %5’i olan 3,5 trilyon US$’lık (kişi başına 500 US$) bir maddi bedeli vardır.
Gıda harcamalarının yüksek oluşunun ana nedenlerinden biri de, ülkenin yeterli miktarda tarımsal üretimlerinin olmamasıdır. Geri kalmış ülkelerde gözlenen, yönetimlerin yeteri titizlikte konuya eğilemeyişi, çarpıcı olarak Suriye örneğinde öne çıkmaktadır. Kuraklığın kol gezdiği bu ülkede, taban suyunun dahi takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olan bitkilere geçişe engel olunmaması (pamuk tarımı!) gibi, üst yönetimleri ilgilendiren önemli konulara eğilinmemiştir. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan 2013 yılında, 2016’dan itibaren, ülke su varlığını tasarruf amacı ile buğday tarımını yasaklama kararı getirdiğini duyurmuştu (Açıkgöz 2013) .

Toplumların kişi başına gıda harcamalarını azaltmak kalkınma ile sağlanır. Gelişmekte olan ülkelerin bazıları endüstriyel ve tarımsal kalkınmayı birlikte sağlamıştır. Peki, tarımsal ilerleme nasıl gerçekleştirilmiştir? Bu konuda Brezilya çarpıcı bir örnektir. “The Economist”, ülkenin ithalatçı konumundan ihracat liderleri arasına girebilmesini, “bilimden yararlanma, yeni girdilere başvurabilme ve ulusal stratejiler geliştirebilme” üçlüsünün kombinasyonuna bağlamaktadır (Brezilya’nın Tarımsal mucizesi). Ülkenin 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatının 2011’de 97 milyar US$’a ulaşması gerçekten bir mucizedir. Bu konuda tüm yazar ve analiz uzmanlarının birleştiği bir nokta öne çıkmakta: Yenilikçilik ve araştırma. Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımları, her ekoloji için yeni çayır ve mera bitkisi çeşitlerinin ıslahı takip etti. Afrika’nın SAKALLI DARIsından geliştirilen yeni çeşitlerle öyle yüksek verimliliğe ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım 20 aya düşürüldü; Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen nelore sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. Ilıman Uzak doğunun soyasını, tropik Brazilya’ya adapte edilmesi ülkeyi soya pazarında dünya liderleri arasına yükseltmiştir. Burada Brezilyanın yeni bitki ve hayvan türlerinin ülke koşullarına adaptasyonunu nasıl sağladığı, yani diğer ülkelerin genetik kaynaklarından nasıl akıllıca yararlandığı dikkat çekmektedir. Bunu sağlayan bir kamu kuruluşu EMBRAPA’dır (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu). Devletten yarı bağımsız bir statüyle kurulan bu kurum, kurulduğu 1973 yılından beri, Üniversitelerin insan kaynakları dâhil, tüm özel sektör ve kamu AR-GE kaynaklarını koordine ederek ülke tarımında değinilen ilerlemeyi sağlamıştır. Sonuçta Brezilya vatandaşlarına Avrupa ülkeleri seviyelerindeki kadar düşük bir oranda (%15) gıda harcama olanağı sağlamıştır.
Nazimi Açıkgöz

2019 Yılı “Tarım ve Gıda” Sektör Raporu İle İlgili Bazı Görüşler

Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan Cumhurbaşkanlığı 2019 Yıllık Programı Resmi Gazete’nin 28 Ekturkiye-yuksek-misir-verimiim 2018 tarihli mükerrer sayısında yayınlanmıştır[1]. Tüm sektörlere yer verilen raporda, “Tarım ve Gıda” başlığı, tarafımdan detayı ile incelenmiş ve bazı konulara değinmenin yararlı olacağı kanısına varılmıştır.

Türkiye’nin son yıllarda tarımsal katma değerin GSMH içindeki ağırlığı yüzde 6’lara düşmüştür. Tarımın sabit sermaye yatırımlarındaki payı 2017, 2018 ve 2019’da yüzde 2 civarındadır.  Tarımsal ürünlerin, toplam ihracatta payı %6’lar civarında, İşgücü istihdamında ise tarımın payı %19dır. Yıllık kalkınma göstergelerinde tarım diğer sektörlerin gerisinden gelmektedir. Hatta 2016 yılında tarımsal kalkınma eksilerde (% -2,6) seyretmiştir.  2006 yılında kabul edilen Tarım Kanunu’na göre, GSMH’nin en az yüzde 1’i tarım desteği olarak verilmesi gerekirken, 2019 yılında tarımsal destekleme bütçesinin 16 milyar 989 milyon TL olarak, yani yasa öngörüsünün ancak yarı seviyesinde uygulanması, acaba tarımın yukarıdaki pek olumlu görünmeyen performansından mı kaynaklanıyor? Bu durum, Türk tarımı için hiç de iyiye işaret değildir.

27 milyon hektarlık tarımsal arazimizin 3,6 milyon hektarının işlenemez duruma düşmesi ve özellikle son 7 yılda, 1 milyon hektar tarım arazisini kaybetmiş olmamızda, girdi fiyatlarındaki artışın yanında, birçok köyde 40 yaşından daha genç kimse kalmamasının büyük payı vardır. Türkiye’nin tarım arazisi varlığı 2010 yılında 24,4 milyon hektar iken 2017 yılında 23,4 milyon hektara gerilemiştir. Buğday ekim alanları son 30 yılda 2 milyon hektar daralmıştır. Çiftçi sayımız 5,5 milyon kişi olarak, toplam istihdam içindeki payı 2018 yılında 18,8’e gerilemiştir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %  5’in altına inebilmektedir (ABD’de %1,5). Bu gerçekler, Türkiye’nin de çiftçi sayısını daha aşağıya çekmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Peki, bir tarafta arazilerin işlenememesi, diğer taraftan çiftçi sayısının azaltması ikilemi nasıl çözümlenebilir? İşte bu konu, tarımsal stratejilerle ilgili idari birimlerin uğraş alanına girmektedir.  Bu konuda aile işletmelerini teşvik veya genç çiftçiyi destek programları çözüm olamayacaktır. Arazileri işleyecek yeni stratejiler saptanmak zorundayız. Yarınların tarımsal işletmeleri, rekabet gücüne sahip olabilmek için,  ekonomik bakımdan optimum büyüklükte olmak ve profesyonelce yönetilmek zorundadırlar. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmazdır. Bu konuda öne çıkabilecek bazı seçeneklere bir göz atalım: Teşvik ve desteklerle yerinde, kendiliğinden büyüyen işletmeler; Ticari amaçlı özel yatırımlar (binlerce dönüm arazilerde yeni yatırımlar devam ediyor); Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliğinde yeni model yatırımlar (Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesi” başlığı altında ORAN (Orta Anadolu Kalkınma Ajansı)[2].

Kuru tarım devrini tamamlamıştır. Türkiye’nin ekonomik olarak sulanabilecek alanı ise 8,5 milyon hektardır. Söz konusu alanın halen ancak yarısı sulanabilir durumdadır. Bu alanın ancak 3,2 milyon hektarı DSİ’ye aittir. Sabit sermaye yatırımlarda 2017, 2018 ve 2019’da ortalama payı yüzde 2 olan tarımın, belirtilen hedefe ulaşması pek kolay görünmüyor.

Raporda teknoloji kullanımına yeterince değinilmemiştir. Hâlbuki ABD’de son 40 yılda uygulamaya alınan yeni tarım teknolojileriyle ekim alanında herhangi bir genişleme, işgücünde ve diğer girdilerde herhangi bir artma olmadan tarımsal üretim iki kat artmıştır. Yine tarımda çalışan sayısını yarıya indirmiş, işlenen alan %16 azalmıştır. Türkiye’de de teknolojiden yararlanma hususunda bazı olumlu adımlar atılmıştır. Nitekim daha 30-40 yıl öncesinde 100 kg/da civarında olan buğday verimimiz, bugünlerde 330 kg/da’lara ulaşmıştır. Mısır, pamuk gibi bazı bitkilerin dekara veriminde, dünya sıralamasında en önlerde yer almamız (Grafik!), bu bitkilerin üretim aşamalarında, yüksek verimli çeşitlerin kullanımı ve diğer teknolojik yenilikleri adapte edebilmemizle sağlanmıştır. Ne var ki tohumculuğun özelleştirilmesindeki gecikmeler, bitki ıslahında hala Brezilya tarımını şahlandıran, özel sektör, üniversite ve diğer kamu araştırma kuruluşlarını tek çatı altında toplayamamız, hala yüz binlerce doların, ıslahçı hakkı (royalite) olarak yurt dışına ödememize neden olmaktadır.

Tarımımız, geleceği ile ilgili bilimsel bir hedef çizememiş olmamız, teknolojik yeniliklere yeterince hızlı yaklaşamamız, arazi dağılımı, kırsal kesimde nüfusun yaşlanması, üreticinin tahsil durumu, kooperatifleşmede geçmişte yaşanan olumsuzluklar, endüstriyel işletmeciliği bir tarafa bırakıp, hala aile işletmeciliğine ağırlık vermemiz gibi nedenlerle yeterince ilerleyememektedir.

Bu 2019 raporunda üretim planlaması hiç değinilmemiştir. Desteklerle ilgili olarak geçmiş yıllardaki aksaklıklar ve yaşanan sorunların analizi, ayrıca etki analizleri gibi, tarımımızı ileri taşıyacak konulara yer verilmemiştir.

 Türkiye uygun ekolojik ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Oysaki sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz rakipsiz bir tarımsal ürün ihracatçısı konumunda olabilirdi. Tarım ihracat potansiyeli çok yüksek olan bir sektördür. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Örneğin Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[3]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[4].  Bu durum Türkiye için çok önemlidir, çünkü coğrafi avantajı ve milyonlarca hektar potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı ülkelerden biridir. Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri ön görülerden yararlanmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/10/20181027M1-1.pdf

[2] http://www.oran.org.tr/haberler/1036/ajans-kalkinma-kurulundan–devecipinar-havzasi-na-ziyaret-.html

[3] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[4] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Dünyada Yeni Islah Teknikleri Meyvelerini Vermeğe Başladı

Kültür bitki ve hayvanlarında üretimin sürdürülmesi için yeni yeni genotiplerin geliştirilmesi gerekmektedir. Değişen çevre koşullarına uyumlu çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutYBIT1asyon ve klasik ıslah teknikleri son yıllara kadar yeterli idi. 20. Yüzyıl sonlarında devreye doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından gama ve benzeri ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşitlere rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. 2010 yılından beri ise moleküler bazda laboratuvarlarda genom içi düzenlemeler yapılmaktadır.  Elde edilen genotipler kısa sürede tescil edilerek üreticilere ulaştırılabilecektir. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış du

rumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının hiç de GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu ku

ruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[1]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YBIT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bi

r seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanları neler diyor[2]:

  • “Bu karar AB’deki akademik araştırma topluluğu üzerinde derin bir etki yaratacak”;
  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Avrupa’da modern bitki biyoteknoloji laboratuvarlarının kapanacağı beklenmelidir”;
  • “Bu kısıtlamalar “biyoteknoloji” bilim adamlarının göçü demektir”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Bilim camiasının endişesi bunların da ötesinde, araştırma desteklerinin de kesilecek olması. Özellikle bilim kadroları ile uygulayıcı firmaları bir araya getiren “Horizon” tipi çerçeve projelerinde bu konuların yer alamayacak olması, yarının tohumculuk pazarında AB firmalarının şansını zorlayacaktır.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor. 20 Ağustos 2018 tarihli uzmanlar toplantısında “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[3].

TBIT ile geliştirilmekte olan çeşitlere değinmeden, klasik mutasyon ıslahı ile geliştirilen çeşitlerin ekonomik katkılarına bir göz atalım. 20. Yüzyılın ortalarında devreye giren bu yöntemle günümüze kadar 3275 yeni çeşit üreticiye sunulmuştur.  Yeni mutant çeşitler çok sayıda çeşidin geliştirilmesinde de ebeveyn olarak kullanılmışlardır. Örneğin İtalya’da 1970’lerde ıslah edilen mutant Capelli makarnalık buğday çeşidinin geliştirilen yeni genotipler tüm İtalya makarnalık buğday alanının yarısında ekilmiştir. Ülkemizde de birçok mutant çeşit geliştirmiştir: Dikensiz böğürtlen, çekirdeksiz limon ve hastalıklara dayanıklı nohut gibi. Çin bu konuda çok daha etkin çalışmalar yapmaktadır. 30 yıldan beri uzayda da yürüttüğü 6000 mutasyon denemesinden 230’ünde olumlu sonuç alınmıştır[4]. Zaten çiftçiye ulaştırılan tescilli mutasyon çeşidinin %30’u bu ülkededir.

Şimdi de bu çiçeği burnunda YTIB ile geliştirilmekte olan çeşit aday listelerine birkaç örnek verelim:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD de depolamada sorun bir şeker türevini devreden çıkaran patates;

-ABD de yağ asidi düşük soya (2019 yılında pazarda);

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten. Ve kısa zamanda gıda güvenirliğini garanti edecek yüzlerce yeni çeşitler. Hemen tümü 2020lerin başında ekime hazır olacağı belirtiliyor.

Peki, bu yeniliklerden ülkemiz yararlanabilecek mi? Çiftçi ve tüketicimiz için sağlanacak artı değerlere her zaman gereksinim olacaktır. Bu tip yeniliklerden yararlanmak için, belirli kadroların bir an önce harekete geçmesi kaçınılmaz görünüyor….

Nazimi Açıkgöz

[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[2] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[3] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

[4] http://eng.belta.by/society/view/china-launches-new-space-breeding-research-center-113935-2018/

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Biyoekonomide Hayvancılık ve Et Odak Noktası

Bitki – hayvan ve diğer tüm canlıların araştırma, geliştirme, üretim, ticaret ve tüketimi ile ilgili ekonomik faaliyetlerin tümü biyoekonomi ile tanımlanmıştır. Bilimsel anlamda biyoekonomi ile canlılardan biyoteknoloji gibi yeni yöntemlerle artı değerler üretilerek ekonomik kazançların sağlanması hedeflenmektedir. Bu kazançta amaç, sağlıkta gelişme, tarım ve endüstride et bitkilerden

verim ve kalite artışı, çevrede sürdürülebilir iyileştirmedir. Söz konusu etkinlik, tarım ve ormana yönelikse YEŞİL, endüstriye yönelikse BEYAZ ve denizlere yönelikse MAVİ biyoekonomi anlaşılır. Biyoekonomi çok genç bir kavram olup, ancak 1990’ladan sonra dile getirilmeğe başlamıştır. Son yıllarda, gerek AB ve gerekse ABD gelecek için biyoekonomi planlarını ardı ardına ilan etmişlerdir.  2012 yılının Şubatında AB “Avrupa İçin Sürdürülebilir Biyoekonomi”, iki ay sonra da ABD “Ulusal Biyoekonomi” planlarını açıklamışlardır. Bu planlarda ana hedef biyolojide AR-GE ve yeniliklere yönelikti. Fakat AB BEYAZ biyoekonomiye odaklanırken, ABD her üç dalı da birlikte kucaklamaktadır.

2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisi, Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor) ele alınmıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lere 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Diğer taraftan tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Yalnız unutmamak gerekir ki dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olayı ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu, bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş, tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods, hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Büyüyüp gelişmeleri için uygun besin maddelerine gereksinim duyarlar. Hayvan vücudundaki bu sistemi, laboratuvarda, hatta daha geniş ortamlarda gerçekleştirdiğimizde, etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha ucuz olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, insan sağlığına olan faydaları yanında  hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle de ümit vaad ediyorlar. Yalnız piyasaya çıkmaları için bayağı bir zaman gerekebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir. Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall”, tavuksuz piliç etini, 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmaktadır[1].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü hiç de küçümsenecek gibi değildir. Et ikame maddesi olarak bitkisel protein dokularının devrede olduğu ürünün, ete eşdeğer lezzet sunması ilginç. Firma etin rengini, kandan değil de, soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[2]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3]. Kömür lobisinin ABD’nin Paris İklim Anlaşmasından çıkmasındaki başarısını unutmayalım….

Nazimi Açıkgöz

[1] https://www.justforall.com
[2] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html
[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Ekonomisi

Toplumların bilinçlenmesindeki gelişmeler, tıbbi ve aromatik bitki tüketiminde artışlara neden olmaktadır. 2000’li yıllarda 60 milyar US$ olan dünya ticaret hacminin, günümüzde ikiye katlanmış olacağı beklenmektedir. Bunda, sentetik ilaçlarda yaşanan yan etki sorunlarının payı yüksek olsa gerek…TıbbiBitkiler

Bu durumda, Türkiye biyoekonomisi için bazı fırsatların öne çıkacağı muhakkak. Çünkü ülkemiz on bini aşan bitki türü ile zengin bir floraya sahiptir ve bunların üç bini de endemiktir[1].  Söz konusu bitkilerden 400’e yakını iç piyasada ticarete konu olmakta ve hatta yüz kadarı da ihraç edilmektedir. Örneğin: kekik, haşhaş, kapari, meyankökü, defne, çay, anason, kimyon, adaçayı, mahlep, kırmızıbiber vd. Aslında bu gurupta kozmetik ve boya bitkileri de yer almaktadır.

Ülkemizin tür ve çeşit zenginliği yanında, uygun ekolojisi ile bu gurup bitkiler için çok uygundur. Ayrıca birçok bitkinin de gen merkezidir. O nedenle gerek doğadan toplama ve gerekse kültürü ile tıbbi ve aromatik bitkiler alt sektörü, hiç de küçümsenmeyecek ekonomik bir potansiyeldir. Fakat bu artıları biyoekonomiye aktardığımızı söylenemez. O nedenle, söz konusu bitkileri işlenmeden, katma değer sağlanmadan ihraç etmemiz, kârdan zarar olarak tanımlanabilir.

Diğer taraftan ihraç etmekte olduğumuz ürünler -kekik hariç- ağırlıklı olarak doğadan toplanmaktadır. Hâlbuki ticarette, standart kalite ve yeterli miktar aranmaktadır. Doğadan toplanan ürünle bunun sağlanması beklenemez. O nedenle birçok bitkinin kültüre alınması, ıslah edilmesi, çeşitlerin tescil edilerek, fikri mülkiyet haklarının elde edilmesi gerekir. Bu konuda gerek Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve gerekse Üniversiteler 60 civarında yeni çeşit tescil ettirmişlerdir.

Doğadan toplama konusunda da, floraya zarar vermeksizin, özellikle “kökünü kazıma”ya meydan vermeyecek yasal tedbirlere gereksinim vardır.

İlginçtir, konu birçok bakanlığın uğraş alanına girmektedir ve dolayısı ile çok başlılığın olumsuzluklarından etkilenmektedir. Nitekim konu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Gümrük ve Tekel Bakanlıklarının yanında, özellikle yoğun araştırmalar gereksinimi nedeniyle Üniversiteleri de ilgilendirmektedir. Konunun ortaklaşa, koordineli ve hızlı yönetimi için bir  “TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER Kurulu’nun kuruluşu uygun bir çözüm olabilir.

Konunun yönetsel boşluklarının yanında, araştırma açısından da acil çözümlere gereksinimler vardır.

Türkiye’de kullanılan ilaçların 2/3 sine yakını sentetik iken, batıda bu oran 1/3’lere düşmektedir. Yani batı toplumu daha çok organik kaynaklı ilaç kullanırken, tıbbi bitki deposu olan ülkemizde durum tam tersidir. O nedenle, bitki bilimi ile uğraşan onlarca ziraat, eczacılık, botanik gibi bilim dallarında konunun bir bütünün parçası olarak ele alındığı söylenemez. Ülke çapında hazırlanan bir “Tıbbi ve Aromatik bitki araştırmaları” makro projesi belirlenmediği için Üniversitelerde araştırmalar, genelde, bütünün parçası olmaktan uzak, ferdi düzeyde sürdürülmektedir.  Batı üniversitelerinde araştırma projelerin çoğunluğu özel sektör talepleri doğrultusunda iken bu, ülkemizde maalesef ancak %20’lerde kalmaktadır.

Ülkemizde diğer kültür bitkisi ile karşılaştırıldığında, tıbbi ve aromatik bitkiler üzerinde yürütülen çalışmaların sınırlı sayıda olduğu görülmektedir. Kaldı ki dünya sağlığında kaynak olarak tıbbi ve aromatik bitkilerin dışına da taşmıştır (İlaçlar Artık Tarlalardan[2]). Örneğin vitamin A’ca zenginleştirilmiş tatlı patates, mısır, kasava ve demirce zenginleştirilmiş bakla, demirce zenginleştirilmiş cin darı, çinkoca zenginleştirilmiş çeltik ve buğday çeşidi tescil edilmiştir.

Birçok olumsuzluklara rağmen, Tıbbi ve Aromatik Bitkiler konusu, ülkemiz için büyük fırsatlar sağlayabilecektir. Bu bağlamda azami yarar elde etmek için, bilinçli araştırma planlamasına ve uygun yatırımlara gereksinim vardır. Özellikle organik öncelikli üretimler ihracat potansiyelini artıracaktır. Yönetsel reorganizasyonla bunların orta vadede gerçekleşebileceği beklenebilir. Fakat araştırma konusunda bazı ülkelerdeki modellerden yararlanılabilinir: Kamu, özel sektör ve Üniversitelerin birlikte oluşturacakları “TÜRKİYE TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ”.

Bütün önemli konuların, 2-4 Ekim 2018 tarihinde, Ege Üniversitesi. Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü tarafından, Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün katkılarıyla düzenlenen, uluslararası katılımlı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Sempozyumunda, Çeşme-İzmir’de, detayları ile ele alınacak olması, konu paydaşları için kıvanç nedeni olsa gerek.

Nazimi Açıkgöz

[1] Yalnız Türkiye’de yetişen.

[2] Nazimi Açıkgöz (2013)(http://blog.milliyet.com.tr/ilaclar-artik-tarlalardan-/Blog/?BlogNo=427502)

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İklim Değişiminin Tarıma Olumsuz Etkilerine Karşı Neler Yapılabilir

FAO’nun son tahminlerine göre 2050’li yıllarda dünya, bugün üretilen tarımsal üründen %70 daha fazlasını üretmek zorundadır. Hâlbuki yıllık tarımsal üretimin daha 2020’lerde maalesef % 1,7 azalacağı tahminlenmektedir. İklim değişikliğinin son yıllarda neden olduğu verim kaybı hiç de küçümsenecek gibi görünmemektedir. Örneğin, 1980 ve 2008 arasında, buğday verimi yükselen sıcaklıklar nedeniyle % 5,5 ve mısırİklimTarım verimi de  % 3.8 düşmüştür. Gerçekten de kuraklıkların oluşma sıklığının geçtiğimiz 30 yılda iki kat arttığı saptanmıştır. Zaten1850’den beri sıcaklığın 0,8 C° yükseldiği de bilinmektedir.

Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan sıcaklık artışları, Kaliforniya tarımında da olumsuzluklara neden olmuştur. O eyalet için 2100 yılına doğru sıcaklı artışının, bağ alanlarda %20, avokado da %50 daralmalar tahmin edilmektedir.

Bu ve benzer nedenlerle dünya, biyoyakıtlar başta olmak üzere temiz enerji kaynaklarını devreye sokarak, küresel ısınmanın ana sorumlusu ilan edilen sera gazlarının etkisini en aza indirgemek amacıyla, küresel ısınmaya “dur” demeye odaklanmıştır.

Artan nüfusu doyurmak, ayrıca önümüzdeki yıllarda artması beklenen daha fazla günlük kalori gereksinimi karşılamak zorundayız. Diğer taraftan bir hektar tarım arazisinden alınan ürünle 1950’lı yıllarda 2 kişi, 1999’lu yıllarda 4 kişi doyururken, 2025’li yıllarda da 5 kişiye gıda sağlamak zorunluluğu doğmaktadır. Çünkü tarımsal alanlarda bir artış sağlanamamaktadır. Bu durumda insanlığın kendi geleceği için, bu konuda en küçük fırsatı değerlendirmesi beklenmelidir.

İşte bu aşamada FAO bir atılıma imza atmış bulunuyor: “Climate-smart agriculture”, iklime duyarlı tarım veya İKLİME UYUMLU TARIM (İUT) diye Türkçeleştirilen bu kavram, tarımı, iklim değişikliğinin yeni gerçekleri altında gelişmelere dönüştürmek ve yeniden yönlendirmek için bir yaklaşım olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifade ile İUT, tarımsal üretimi, sürdürülebilir bir şekilde arttıran,  adaptasyonu özellikle öne çıkaran, mümkün olan yerlerde sera gazı etkisini minimize eden bir sistemdir.

İUT gıda güvenirliğini ele alan bütünleyici bir yaklaşımdır. FAO’ya göre gıda güvenirliği, tüm insanların, her zaman, sağlıklı bir yaşam için beslenme ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılayan yeterli, güvenilir ve besleyici gıdaya, fiziksel, sosyal ve ekonomik erişimin sağlanmasıdır. Bu durumda iklim değişikliği, güvenilir gıda üretimi ile birlikte şu üç hedefe odaklanmaktadır:

  • Tarımsal üretkenliği, çiftlik gelirlerini, gıda güvenilirliğini sürdürülebilir bir şekilde artırarak adil kalkınmayı desteklemek;
  • Tarım ve gıda güvenirliği sistemlerini geniş bir perspektifte iklim değişikliğine uyumunu sağlamak;
  • Bitkisel ve hayvansal kaynaklı sera gazı salınımlarının azaltılması.

Bütün bunlara ek olarak insanlık, ünümüzdeki yıllarda, bugünkü tüketiminden farklı olarak, kişi başına (kg/yıl) daha fazla gıda maddesi tüketmeye başlayacağı beklenmektedir. Örneğin 2000’li yıllarda ki tüketimlerinin 2050 yılarında bitkisel yağlarda %33, ette %26, sütte %19 ve baklagillerde %15 artacağı tahminlenmektedir (Açıkgöz 2014)[1].

Şimdi küresel ısınmanın gıda kaynaklarına olumsuz etkilerine karşı neler yapılabilir sorusunu yanıtlamaya çalışalım: Suudi Arabistan yer altı sularını korumak için, buğday tarımına 2015’de son vermesi tarım sistemlerinde değişimler konu için belki de en çarpıcı örnektir. Fakat yanıt sayısı belki de yüzleri bulabilir. Bu yanıtlardan bazılarına kısaca değinmeye çalışacak olursak:

  • Sürdürülebilir tarımın desteklenmesi: Bu konuda Brezilya şimdiden anıza ekim, biyolojik azot bağlama, ticari orman plantasyonu, bozulan meraların rehabilitasyonu, bitki-hayvan-orman entegrasyonu gibi yenilikleri devreye sokmaya başladı; (https://csa.guide/csa/what-is-climate-smart-agriculture)
  • Kurağa, su basmalarına dayanıklı kültür bitkilerinin ıslahı: Afrika’da şimdiden kurağa dayanıklı yüzlerce mısır çeşidi geliştirilmiştir[2];
  • Aynı büyüklükteki çeltik tavalarında, çeltiğe göre 50 kat fazla verim sağlayan pisi balığı yetiştiriciliği[3];
  • Et tüketiminde yeni yaklaşımlar: daha az et yiyerek CO2 salınımını azaltmaya da bir seçenek olarak bakılıyor. Yeme alışkanlıklarını değiştirmeden çevremizi düzeltemeyeceğimiz bir gerçek. Sanayisi ile birlikte tarım CO2 salınımının %50’sinden sorumludur;
  • Et üretiminin laboratuvarda gerçekleşmesi halinde veya protein gereksiniminin karşılanmasında, en azından sığırların devre dışı bırakılması halinde, CO2 salınımını ve dolayısıyla iklim değişiminin etkisini azaltabileceğini şimdilik hayal edelim. Ama 2021’den itibaren, laboratuvarlarda üretilmiş etler market raflarında yerlerini alacakları firma duyurularında yer almaya başladı bile[4].

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[2]  https://ccafs.cgiar.org/bigfacts/#theme=evidence-of-success&subtheme=crops&casestudy= cropsCs2

[3] https://ccafs.cgiar.org/bigfacts/#theme=evidence-of-success&subtheme=fisheries&casestudy =fisheriesCs2

[4] http://www.gfi.org/fortune-features-worlds-first-clean-meatball

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

NASIL OLUYOR DA BRİC ÜLKELERİ 2050’LERİN EKONOMİSİNDE LİDERLİYE OYNIYABİLİYORLAR?

Ülkeleri ekonomik büyüklüğü; yıllık büyüme, enflasyon, işsizlik, döviz kuru, faiz oranı, bütçe dengesi ve nüfus hareketleri gibi onlarca parametreye bakılarak belirlenebilir. Ülkelerin ekonomik göstergesi olarak Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) kriteri kullanılır. Ülkelerin ekonomik sıralamaları için ise GSYH yerine, “satın alma gücü paritesi – purchasing power parity (ppp)” devreye sokulmuştur.  Bu ölçüt ülke kazancının satın alabilme gücünün ifadesi olup, ülkeler arası fiyat fark etkilerinden arındırmaktadır. Bu durumda, 2017 yılı için ülkelerarası sıralamada Türkiye, 793,698 milyar US$  olan GSYH’sı ile değil de, satın alma gücü paritesi olan 2082,079 milyar US$ değeri ile devrede olacaktır. The Guardian’nın Dünya Bankası, IMF ve PwC ve verilerinden yararlanarak oluşturduğu grafik-çizelgede, ilk üç sütunda, yani birinci blokta, ekonomisi en büyük 20 ülkenin 2009 yılına ait satın alma paritelerine göre sıralamaktadır. Son üç sütunda, yani ikinci blokta ise, aynı ülkelerin 2050 yılı için yapılan satın alma parite tahminlerine göre sıralama yer almaktadır.   OECD18B

Her iki blokta ülke sıralamalarının nasıl değiştiği, iki blok arasındaki yeşil ve pembe hatların yönleri izlenerek kolayca yorumlanabilir. Örneğin ABD, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerin tümünün pembe hatları düşüşle ikince blokta, yani 2050 yıllarında, daha alt seviyelere düştükleri izlenebilir. Buna karşı Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika, Türkiye ve Endonezya’nın ikince blokta daha yükseklerde yer aldığı bir gerçek. Bu durumda G7’leri, batılı zengin ülkelerin yerine, ağırlıklı olarak, bugünün gelişmekte olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Meksika gibi ülkeler temsil edecektir.

Yerlerini üst sıralara çeken ülkelerin genel özelliklerine bakıldığında; nüfus artışı, fiziki ve insan sermayesindeki artışlar, bilim ve ileri teknolojilerden yararlanma oranlarının öne çıktığı kolayca anlaşılabilir. Şüphesiz her ülke tüm sektörleriyle kalkınma konusunda elinden geleni yapmaya çalışır. Fakat bazı ülkeler, belirli sektörlere ağırlık vererek adeta aradan sıyrılır. Bu sektörlerden birinde tarımda, 2050’lerde dünya ekonomi sıralamasında ilk sıralarda olması beklenen BRIC ülkelerinin yani Brezilya, Çin, Hindistan ve Rusya’nın neler yaptıklarına bir göz atalım (https://www.geneticliteracyproject.org /2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/):

BREZİLYA: 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatını 2011’lerde 97 milyar US$’a çıkaran bu ülke olarak, teknolojiye ve araştırmaya verdiği önemin meyvesini toplamaktadır. İlginçtir, diktatörlük zamanında çıkarttıkları bir yasa ile tarımsal araştırma faaliyetlerinde kamu, üniversite ve özel sektörü tek bir çatı altında toplayarak (EMPRAPA), Brezilya tarımda büyük gelişmeler sağlamıştır. Asidik savanaların toprak ıslahı ile yola çıkılarak, orada Afrika’nın “SAKALLI DARI” sını genetik materyal olarak kullanılarak yüksek verimli çeşitler elde ettiler. Böylece açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü. Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen yeni sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. ABD’den sonra transgenik çeşit geliştiren ilk ülke olarak, biyotek soya, mısır ve pamuk tarımı yapılırken, tarımsal biyoteknolojide, şeker kamışı, fasulye, papaya, patates ve bazı ağaç türlerini tarla deneme aşamasına getirmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-nin-tarimsal-mucizesi/Blog/?BlogNo=372462).

ÇİN: Dünyada tarımsal araştırmalara en fazla kamusal yatırım yapan Çin, tarımsal biyoteknolojide daha 2004’lerde sonuç almış ve kendi transgenik pamuk çeşitlerini üretime sokmuştur. Özel sektör de biyotek kavak, papaya, domates, biber çeşitlerini ticarileştirmek üzereler. Geliştirilen zararlılara karşı dayanıklı transgenik çeltik çeşidi 2018 yılında ABD’ce de tescillenmiştir.

HİNDİSTAN: 2003 yılında transgenik pamuk tarımına onay veren bu ülke, 2004 yılında 11,6 milyon hektar ekim alanın % 93’ünde biyotek çeşit ekilmiştir. Böylece verim % 34-42 oranında artırılırken, %50 civarında ilaç masrafları azaltılmış ve ilaçlamadan kaynaklanan çiftçi ölümleri %88 oranında azalmıştır.

RUSYA: Bu ülke biyoteknoloji konusunda oldukça geç kalmıştır. Putin’in imzaladığı ve 2012-2015 ve 2016-2020 yıllarında iki aşamada uygulanacak 1,18 trilyon rublelik bir programın asıl amacı, dünyada önemli yeri olan biyoteknolojinin artılarından Rusya’nın da yararlanması.  (Biyoteknolojide Rusya’nın aklı başına yeni geldi, http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim)

Tarımsal biyoteknoloji konusunda Türkiye sanki sömürge dönemlerinde olduğu gibi, başka ülkelerin ürünlerini ithal edip, yem sanayisinde kullanarak, o ülkelerin çiftçisini desteklerken, kendi çiftçisine bu artı değerlerden yararlanmayı yasaklamıştır. Bu yasak bilimsel araştırmalara dahi öylesine yansımıştır ki, bu konuda ülkemizde “yaprak kımıldamamaktadır”. Hâlbuki Pakistan hükümeti tüm tohumcularına transgenik çeşitleri geliştirmeleri için ücretsiz kullandırılmak üzere, uluslararası bir firmaya gen siparişi vermiştir.

Ekonomik sıralamada 2009 yılındaki yerlerini koruyamayacak olan İspanya, İtalya, Güney Kore gibi bazı ülkelerin 2050 sıralamasında gerilere düşmeleri ile ilgili tahminlerin nedeni, yeterli inovasyonla teknolojik gelişmelerini sağlayacak hamleleri henüz yapamıyor olmalarındandır. Bu, önümüzdeki on yıllarda yeterli atılım yapmayacakları anlamına gelmez. O nedenle, 2050 sıralamasın günümüz verilerine dayalı bir tahmindir. Her ülkenin yıllık kalkınma hızını artırmak için, tüm olanaklarını devreye sokacağı muhakkak. Türkiye de, 2050 yıllarda kendisi için öngörülen sıralamada 12. liğe yükselebilmesi için, yıllık kalkınma hızını ortalama % 6’ların altına düşürmemek zorundadır.

Nazimi Açıkgöz

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

TÜRKİYE’NİN NARENCİYE DOSYASI

Toplumumuz ne yazık ki, ülke ekonomisinin kilit taşı olan üretim sektörleri hakkında detaylı, güvenilir ve doyurucu bilgiye ulaşımda, sorun yaşamaktadır. Bu üretim Nar4

sektörlerinden biri de narenciyedir. Türkiye’nin narenciye ekonomisi ile ilgili yıllık istatistikler ötesinde üretim, pazarlama, çeşit geliştirme gibi konular ve hatta yetiştirilme stratejileri belirli kesimce merek edilmektedir.

2012 yılı verilerine göre yaklaşık 9 milyon hektar alanda, 130 milyon ton narenciye üretilmiştir. Bu üretimin %52`si portakal, %21`i mandarin, %12`si limon ve %6`sı greyfurttur.

4,3 milyon ton civarındaki yıllık üretim ile ülkemiz, dünya üretiminin ancak %3’ünü karşılamaktaysa da, üretiminin %37’sini ihraç eden ender ülkelerden biridir. Ancak bu ihracat son yıllarda ancak bir milyar US$ civarında kalmaktadır. 2010’larda 1,5

milyon tonluk ihracat sağlanabildiğine göre, Türkiye’nin bu konudaki potansiyeli unutulmamalıdır.

Söz konusu üretim miktarı, yılın iklim koşullarına göre değişebilmektedir. Nitekim 2016/17 rekoltesi bir öncesine göre  %10 daha düşük olmuştur.

Akdeniz bölgesi bu ürünlerin 2016 yılı üretiminde portakal %43,  mandalina %32,

limon  %20 ve greyfurt %5 pay almaktadır. Fakat yedi yıl öncesine bir göz atıldığında (Grafik!), bu ürünlerin toplam narenciye üretimindeki paylarında çarpıcı değişimlere

rastlanmaktadır. Toplam üretimde portakalda %5’lere varan gerilemeye karşın, mandalinanın 2009-2016 yılları arasında en fazla artış gösterdiği izlenmektedir. Bunda şüphesiz, en fazla ihracatı yapılan ürün olmasının da payı olsa gerek (Çizelge!).

2015-2016 yıllarında narenciye ihracatında değişim (bin ton)
2015 2016 Değişim
Mandalina 560 673 113
Limon 471 449 -22
Portakal 332 403 71
Greyfurt 154 182 28

Bu dört ürünün ihracatında da, ülkelere göre sıralama değişiklik göstermektedir. Örneğin Irak’a ihracatta portakal ilk sırada iken, Rusya’ya yapılan narenciye ihracatında mandalina, Romanya ihracatında limon öne çıkmaktadır.Türkiye, her ne kadar, yıllardır narenciye tarımı ve ihracatı ile iç içeyse de, başta kooperatifleşme olmak üzere, destek ve girdi maliyetleri açısından doyurucu adımları atamamıştır. Don zararının önlenme seçenekleri, sulama sistemleri gibi özellikle küçük çiftçinin zorlandığı yatırımlar, farklı bir destek tipini gerektirmektedir. Yaygın Akdeniz meyve sineği, unlu bitle mücadele ve ilaç kalıntı sorunları çözüm beklemektedir. Diğer narenciye üreticisi ülkelerde mali destekler uzun yıllar için ilan edilirken, Türk narenciye üreticisi yıllık belirlenen desteklere bel bağlamakta ve bu nedenle adeta önünü görememektedir. Bütün bunlar, rekabet gücünü koruma konusunda çok titiz stratejilerin geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.Rakip ülkelerdeki gelişmelerin de yeterince takip edildiği söylenemez. 2000’li yıllarda narenciye ihracatının yarısı Batı Avrupa ülkelerine yapılmaktaydı. İtalya ve İspanya gibi ülkeler daha kaliteli, daha iri ve çekirdeksiz çeşitlerle o pazarı elimizden alarak, bizi AB pazarından silmişlerdir. Hatta o ülke ürünleri, artı değerli çeşitleri ile Türkiye’nin hâkim olduğu kuzeyimizdeki pazarlarda boy göstermeye başladılar. Türkiye ise, İhracat listesindeki YAFA ve VAŞİNGTON portakal çeşitleri dışında, yeni bir çeşit ekleyememiştir. Ancak kasım-ocak aylarında hasat edilen ve pazara sunulan bu çeşitlerin sayısını artıracak, eylül-mayıs dönemlerinde tüketiciye sunulacak yeni çeşitlere gereksinimiz var. İşte narenciye ekonomimizin belki de en önemli sorunu hemen hemen her bir tür için yeni genotipler-çeşitler geliştirilmesidir.Bu konuda, “yurt dışından bir çeşit getirerek sorunu çözebiliriz” şeklindeki birdüşünce çok pahalıya mal olacaktır. Çünkü artık dünyada pazarlanan her çeşidin sahibi vardır. O çeşidin ıslahçı hakkı[1] bedeli (royalite) ödenmeden, o çeşit yetiştirilemez ve ürünün ticareti yapılamaz[2]. O halde kendi çeşidimizi kendimiz ıslah etmek zorundayız. Bu konuda üniversitelerde ve kamuda yüzlerce yetişmiş elemanımız var. Ege, Antalya ve Alata Tarımsal Araştırma Kuruluşlarının başarılı ıslah timleri, birçok portakal, mandalina ve limon çeşidi tescil ettirmişlerdir. Hatta Alata’da mutasyon yöntemiyle dünyada ilk kez çekirdeksiz limon çeşitleri geliştirilmiştir. Fakat küresel ısınma arifesinde daha çok sayıda yeni genotipe gereksinimimiz olacaktır.  Uzun vadeli onlarca güdümlü proje ile yeni çeşitler geliştirmek zorundayız. Ancak böylece rekabet gücümüzü artırabiliriz.  Olası projeler: İlkbaharda hasada gelen çekirdeksiz ve iri mandalina, portakal; eylülde hasat edilebilen portakal; soğuğa, dona, hastalık ve zararlılaradayanıklı her tür narenciye; sıkmalık çekirdeksiz portakal, mandalina, vs.Çok yıllık bitkilerde ıslah çalışmalarının ne derece zor olduğu da bir gerçektir. Fakat  CRISPR-Cas, ZEN, TALEN gibi, bitkinin kendi içinde yapılan gen düzenlemelerine dayalı yeni bitki ıslah teknikleri, bu konuda büyük umutlar vaat etmektedir (Açıkgöz 2016, http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu).Nazimi Açıkgöz[1]Açıkgöz 2012. Uluslar Arası Uygulama Sorunları İle “Islahçı Hakları” (Royalite), Güncel Hukuk (Aylık Hukuk Dergisi) Sayı: 2012/12-108, sayfa 35-37[2] 2010’larda Macaristan gümrüğünden geçirilmeyen dört tır karanfil olayı!

 

%d blogcu bunu beğendi: