ÜLKELERİN GIDA HARCAMALARININ SOSYO-EKONOMİYE YANSIMALARI

İnsanoğlunun harcamalarının başında gıda gelmektedir. Aç birey düşünemeyeceğimize göre, harcamalarımızda önceliği gıdaya vereceğimiz açıktır. Fakat geriye kalan paranın insanı özgür yaşama kavuşturma, kültürel gelişme ve yaşam standartlarını yükseltme açısından ne kadar etkili olabildiğini yakın çevremizde sürekli olarak izlemekteyiz. Toplumda aşırı uçlar, insan kaynaklarına ulaşmada, maddi sıkıntı içinde olan katmanlarla yola çıkmaktadırlar. İnsan, gelişmiş kültürü ile madalyonun iki tarafına bakmayı öğrenmiştir. Demek ki bütçemizden gıda için ne kadar az para ayırabiliyorsak, o kadar fazla meblağı yaşam standardımızı yükseltmek için kullanabiliyoruz. gıdatüketimiXX
Ülkelerin gıdaya ayırdıkları bütçelerini karşılaştırdığımızda, onların gelişmişliklerini, vatandaşlarının yaşam kalitelerinin karşılaştırmalı resimlerini görebilmekteyiz. “Euromonitor” verilerinden yola çıkılarak elde edilen sağdaki grafikte, bazı ülkelerde aile bütçelerindeki gıda harcama oranları karşılaştırılmaktadır. Restoran harcamalarının göz önünde tutulmadığı bu grafikten de anlaşılacağı gibi, ABD aileleri bütçelerinin ancak %7’sini gıda için harcamakta, Türkiye’de bu oran %22’ye, Pakistan’da % 41’e ve Nijerya’da %57’lere çıkmaktadır. Aslında bir Amerikan vatandaşının yıllık gıda harcaması 2390 US$, Nijerya’lının 1343 US$’ından fazladır. Ne var ki yıllık kişi başına düşen gelirlerde uçurum farkı gözlenmektedir. Buradan bazı sosyal ve ekonomik noktaları öne çıkartabiliriz:
• Zengin ülke vatandaşlarının bütçelerinde gıda harcamaları daha az yer tutmaktadır. Ülkelerin zenginleşme sürecinde gıda harcamaları azalmaktadır. Örneğin Güney Kore’nin gıda harcamaları 1975’lerde %66’larda iken günümüzde bu oran %13’lere inmiştir. Tüketim alışkanlığı, devlet desteği gibi faktörlerle söz konusu saptamanın tersi de gözlenebilir. Güney Koreli ailenin, kendisinden daha zengin Japon’dan daha az oranda gıda harcama yapması gibi.
• Bazı ülkelerde tarım değişik biçimlerde desteklenmektedir. Endüstriyel tarımla gelen düşük maliyetlerin de katkısıyla, söz konusu ülke fertleri gıda için daha az para harcamaktadırlar. Nitekim bir Amerikan vatandaşı, değinilen nedenlerle, gıda için yılda 2390 US$ harcarken, Norveç vatandaşı 4454 US$’ı harcamaktadır.
• Gıda harcama oranlarının yüksek olduğu ülkelerde beslenme bozukluklarının topluma maliyeti de göz önünde tutulursa, sosyoekonomik yansımaların gıda krizlerine ve ülke içi, hatta ülke dışı çatışmalara varabileceğini gözlemeye çoktan başladık.
Beslenme bozukluğunun -sosyal maliyetinin ötesinde- üretkenlikteki düşüş ve tedavi harcamaları ile birlikte yıllık dünya gayrisafi hâsılsının %5’i olan 3,5 trilyon US$’lık (kişi başına 500 US$) bir maddi bedeli vardır.
Gıda harcamalarının yüksek oluşunun ana nedenlerinden biri de, ülkenin yeterli miktarda tarımsal üretimlerinin olmamasıdır. Geri kalmış ülkelerde gözlenen, yönetimlerin yeteri titizlikte konuya eğilemeyişi, çarpıcı olarak Suriye örneğinde öne çıkmaktadır. Kuraklığın kol gezdiği bu ülkede, taban suyunun dahi takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olan bitkilere geçişe engel olunmaması (pamuk tarımı!) gibi, üst yönetimleri ilgilendiren önemli konulara eğilinmemiştir. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan 2013 yılında, 2016’dan itibaren, ülke su varlığını tasarruf amacı ile buğday tarımını yasaklama kararı getirdiğini duyurmuştu (Açıkgöz 2013) .

Toplumların kişi başına gıda harcamalarını azaltmak kalkınma ile sağlanır. Gelişmekte olan ülkelerin bazıları endüstriyel ve tarımsal kalkınmayı birlikte sağlamıştır. Peki, tarımsal ilerleme nasıl gerçekleştirilmiştir? Bu konuda Brezilya çarpıcı bir örnektir. “The Economist”, ülkenin ithalatçı konumundan ihracat liderleri arasına girebilmesini, “bilimden yararlanma, yeni girdilere başvurabilme ve ulusal stratejiler geliştirebilme” üçlüsünün kombinasyonuna bağlamaktadır (Brezilya’nın Tarımsal mucizesi). Ülkenin 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatının 2011’de 97 milyar US$’a ulaşması gerçekten bir mucizedir. Bu konuda tüm yazar ve analiz uzmanlarının birleştiği bir nokta öne çıkmakta: Yenilikçilik ve araştırma. Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımları, her ekoloji için yeni çayır ve mera bitkisi çeşitlerinin ıslahı takip etti. Afrika’nın SAKALLI DARIsından geliştirilen yeni çeşitlerle öyle yüksek verimliliğe ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım 20 aya düşürüldü; Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen nelore sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. Ilıman Uzak doğunun soyasını, tropik Brazilya’ya adapte edilmesi ülkeyi soya pazarında dünya liderleri arasına yükseltmiştir. Burada Brezilyanın yeni bitki ve hayvan türlerinin ülke koşullarına adaptasyonunu nasıl sağladığı, yani diğer ülkelerin genetik kaynaklarından nasıl akıllıca yararlandığı dikkat çekmektedir. Bunu sağlayan bir kamu kuruluşu EMBRAPA’dır (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu). Devletten yarı bağımsız bir statüyle kurulan bu kurum, kurulduğu 1973 yılından beri, Üniversitelerin insan kaynakları dâhil, tüm özel sektör ve kamu AR-GE kaynaklarını koordine ederek ülke tarımında değinilen ilerlemeyi sağlamıştır. Sonuçta Brezilya vatandaşlarına Avrupa ülkeleri seviyelerindeki kadar düşük bir oranda (%15) gıda harcama olanağı sağlamıştır.
Nazimi Açıkgöz

Reklamlar

Biyoekonomide Hayvancılık ve Et Odak Noktası

Bitki – hayvan ve diğer tüm canlıların araştırma, geliştirme, üretim, ticaret ve tüketimi ile ilgili ekonomik faaliyetlerin tümü biyoekonomi ile tanımlanmıştır. Bilimsel anlamda biyoekonomi ile canlılardan biyoteknoloji gibi yeni yöntemlerle artı değerler üretilerek ekonomik kazançların sağlanması hedeflenmektedir. Bu kazançta amaç, sağlıkta gelişme, tarım ve endüstride et bitkilerden

verim ve kalite artışı, çevrede sürdürülebilir iyileştirmedir. Söz konusu etkinlik, tarım ve ormana yönelikse YEŞİL, endüstriye yönelikse BEYAZ ve denizlere yönelikse MAVİ biyoekonomi anlaşılır. Biyoekonomi çok genç bir kavram olup, ancak 1990’ladan sonra dile getirilmeğe başlamıştır. Son yıllarda, gerek AB ve gerekse ABD gelecek için biyoekonomi planlarını ardı ardına ilan etmişlerdir.  2012 yılının Şubatında AB “Avrupa İçin Sürdürülebilir Biyoekonomi”, iki ay sonra da ABD “Ulusal Biyoekonomi” planlarını açıklamışlardır. Bu planlarda ana hedef biyolojide AR-GE ve yeniliklere yönelikti. Fakat AB BEYAZ biyoekonomiye odaklanırken, ABD her üç dalı da birlikte kucaklamaktadır.

2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisi, Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor) ele alınmıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lere 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Diğer taraftan tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Yalnız unutmamak gerekir ki dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olayı ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu, bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş, tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods, hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Büyüyüp gelişmeleri için uygun besin maddelerine gereksinim duyarlar. Hayvan vücudundaki bu sistemi, laboratuvarda, hatta daha geniş ortamlarda gerçekleştirdiğimizde, etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha ucuz olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, insan sağlığına olan faydaları yanında  hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle de ümit vaad ediyorlar. Yalnız piyasaya çıkmaları için bayağı bir zaman gerekebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir. Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall”, tavuksuz piliç etini, 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmaktadır[1].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü hiç de küçümsenecek gibi değildir. Et ikame maddesi olarak bitkisel protein dokularının devrede olduğu ürünün, ete eşdeğer lezzet sunması ilginç. Firma etin rengini, kandan değil de, soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[2]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3]. Kömür lobisinin ABD’nin Paris İklim Anlaşmasından çıkmasındaki başarısını unutmayalım….

Nazimi Açıkgöz

[1] https://www.justforall.com
[2] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html
[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Ekonomisi

Toplumların bilinçlenmesindeki gelişmeler, tıbbi ve aromatik bitki tüketiminde artışlara neden olmaktadır. 2000’li yıllarda 60 milyar US$ olan dünya ticaret hacminin, günümüzde ikiye katlanmış olacağı beklenmektedir. Bunda, sentetik ilaçlarda yaşanan yan etki sorunlarının payı yüksek olsa gerek…TıbbiBitkiler

Bu durumda, Türkiye biyoekonomisi için bazı fırsatların öne çıkacağı muhakkak. Çünkü ülkemiz on bini aşan bitki türü ile zengin bir floraya sahiptir ve bunların üç bini de endemiktir[1].  Söz konusu bitkilerden 400’e yakını iç piyasada ticarete konu olmakta ve hatta yüz kadarı da ihraç edilmektedir. Örneğin: kekik, haşhaş, kapari, meyankökü, defne, çay, anason, kimyon, adaçayı, mahlep, kırmızıbiber vd. Aslında bu gurupta kozmetik ve boya bitkileri de yer almaktadır.

Ülkemizin tür ve çeşit zenginliği yanında, uygun ekolojisi ile bu gurup bitkiler için çok uygundur. Ayrıca birçok bitkinin de gen merkezidir. O nedenle gerek doğadan toplama ve gerekse kültürü ile tıbbi ve aromatik bitkiler alt sektörü, hiç de küçümsenmeyecek ekonomik bir potansiyeldir. Fakat bu artıları biyoekonomiye aktardığımızı söylenemez. O nedenle, söz konusu bitkileri işlenmeden, katma değer sağlanmadan ihraç etmemiz, kârdan zarar olarak tanımlanabilir.

Diğer taraftan ihraç etmekte olduğumuz ürünler -kekik hariç- ağırlıklı olarak doğadan toplanmaktadır. Hâlbuki ticarette, standart kalite ve yeterli miktar aranmaktadır. Doğadan toplanan ürünle bunun sağlanması beklenemez. O nedenle birçok bitkinin kültüre alınması, ıslah edilmesi, çeşitlerin tescil edilerek, fikri mülkiyet haklarının elde edilmesi gerekir. Bu konuda gerek Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve gerekse Üniversiteler 60 civarında yeni çeşit tescil ettirmişlerdir.

Doğadan toplama konusunda da, floraya zarar vermeksizin, özellikle “kökünü kazıma”ya meydan vermeyecek yasal tedbirlere gereksinim vardır.

İlginçtir, konu birçok bakanlığın uğraş alanına girmektedir ve dolayısı ile çok başlılığın olumsuzluklarından etkilenmektedir. Nitekim konu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Gümrük ve Tekel Bakanlıklarının yanında, özellikle yoğun araştırmalar gereksinimi nedeniyle Üniversiteleri de ilgilendirmektedir. Konunun ortaklaşa, koordineli ve hızlı yönetimi için bir  “TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER Kurulu’nun kuruluşu uygun bir çözüm olabilir.

Konunun yönetsel boşluklarının yanında, araştırma açısından da acil çözümlere gereksinimler vardır.

Türkiye’de kullanılan ilaçların 2/3 sine yakını sentetik iken, batıda bu oran 1/3’lere düşmektedir. Yani batı toplumu daha çok organik kaynaklı ilaç kullanırken, tıbbi bitki deposu olan ülkemizde durum tam tersidir. O nedenle, bitki bilimi ile uğraşan onlarca ziraat, eczacılık, botanik gibi bilim dallarında konunun bir bütünün parçası olarak ele alındığı söylenemez. Ülke çapında hazırlanan bir “Tıbbi ve Aromatik bitki araştırmaları” makro projesi belirlenmediği için Üniversitelerde araştırmalar, genelde, bütünün parçası olmaktan uzak, ferdi düzeyde sürdürülmektedir.  Batı üniversitelerinde araştırma projelerin çoğunluğu özel sektör talepleri doğrultusunda iken bu, ülkemizde maalesef ancak %20’lerde kalmaktadır.

Ülkemizde diğer kültür bitkisi ile karşılaştırıldığında, tıbbi ve aromatik bitkiler üzerinde yürütülen çalışmaların sınırlı sayıda olduğu görülmektedir. Kaldı ki dünya sağlığında kaynak olarak tıbbi ve aromatik bitkilerin dışına da taşmıştır (İlaçlar Artık Tarlalardan[2]). Örneğin vitamin A’ca zenginleştirilmiş tatlı patates, mısır, kasava ve demirce zenginleştirilmiş bakla, demirce zenginleştirilmiş cin darı, çinkoca zenginleştirilmiş çeltik ve buğday çeşidi tescil edilmiştir.

Birçok olumsuzluklara rağmen, Tıbbi ve Aromatik Bitkiler konusu, ülkemiz için büyük fırsatlar sağlayabilecektir. Bu bağlamda azami yarar elde etmek için, bilinçli araştırma planlamasına ve uygun yatırımlara gereksinim vardır. Özellikle organik öncelikli üretimler ihracat potansiyelini artıracaktır. Yönetsel reorganizasyonla bunların orta vadede gerçekleşebileceği beklenebilir. Fakat araştırma konusunda bazı ülkelerdeki modellerden yararlanılabilinir: Kamu, özel sektör ve Üniversitelerin birlikte oluşturacakları “TÜRKİYE TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ”.

Bütün önemli konuların, 2-4 Ekim 2018 tarihinde, Ege Üniversitesi. Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü tarafından, Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün katkılarıyla düzenlenen, uluslararası katılımlı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Sempozyumunda, Çeşme-İzmir’de, detayları ile ele alınacak olması, konu paydaşları için kıvanç nedeni olsa gerek.

Nazimi Açıkgöz

[1] Yalnız Türkiye’de yetişen.

[2] Nazimi Açıkgöz (2013)(http://blog.milliyet.com.tr/ilaclar-artik-tarlalardan-/Blog/?BlogNo=427502)

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İklim Değişiminin Tarıma Olumsuz Etkilerine Karşı Neler Yapılabilir

FAO’nun son tahminlerine göre 2050’li yıllarda dünya, bugün üretilen tarımsal üründen %70 daha fazlasını üretmek zorundadır. Hâlbuki yıllık tarımsal üretimin daha 2020’lerde maalesef % 1,7 azalacağı tahminlenmektedir. İklim değişikliğinin son yıllarda neden olduğu verim kaybı hiç de küçümsenecek gibi görünmemektedir. Örneğin, 1980 ve 2008 arasında, buğday verimi yükselen sıcaklıklar nedeniyle % 5,5 ve mısırİklimTarım verimi de  % 3.8 düşmüştür. Gerçekten de kuraklıkların oluşma sıklığının geçtiğimiz 30 yılda iki kat arttığı saptanmıştır. Zaten1850’den beri sıcaklığın 0,8 C° yükseldiği de bilinmektedir.

Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan sıcaklık artışları, Kaliforniya tarımında da olumsuzluklara neden olmuştur. O eyalet için 2100 yılına doğru sıcaklı artışının, bağ alanlarda %20, avokado da %50 daralmalar tahmin edilmektedir.

Bu ve benzer nedenlerle dünya, biyoyakıtlar başta olmak üzere temiz enerji kaynaklarını devreye sokarak, küresel ısınmanın ana sorumlusu ilan edilen sera gazlarının etkisini en aza indirgemek amacıyla, küresel ısınmaya “dur” demeye odaklanmıştır.

Artan nüfusu doyurmak, ayrıca önümüzdeki yıllarda artması beklenen daha fazla günlük kalori gereksinimi karşılamak zorundayız. Diğer taraftan bir hektar tarım arazisinden alınan ürünle 1950’lı yıllarda 2 kişi, 1999’lu yıllarda 4 kişi doyururken, 2025’li yıllarda da 5 kişiye gıda sağlamak zorunluluğu doğmaktadır. Çünkü tarımsal alanlarda bir artış sağlanamamaktadır. Bu durumda insanlığın kendi geleceği için, bu konuda en küçük fırsatı değerlendirmesi beklenmelidir.

İşte bu aşamada FAO bir atılıma imza atmış bulunuyor: “Climate-smart agriculture”, iklime duyarlı tarım veya İKLİME UYUMLU TARIM (İUT) diye Türkçeleştirilen bu kavram, tarımı, iklim değişikliğinin yeni gerçekleri altında gelişmelere dönüştürmek ve yeniden yönlendirmek için bir yaklaşım olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifade ile İUT, tarımsal üretimi, sürdürülebilir bir şekilde arttıran,  adaptasyonu özellikle öne çıkaran, mümkün olan yerlerde sera gazı etkisini minimize eden bir sistemdir.

İUT gıda güvenirliğini ele alan bütünleyici bir yaklaşımdır. FAO’ya göre gıda güvenirliği, tüm insanların, her zaman, sağlıklı bir yaşam için beslenme ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılayan yeterli, güvenilir ve besleyici gıdaya, fiziksel, sosyal ve ekonomik erişimin sağlanmasıdır. Bu durumda iklim değişikliği, güvenilir gıda üretimi ile birlikte şu üç hedefe odaklanmaktadır:

  • Tarımsal üretkenliği, çiftlik gelirlerini, gıda güvenilirliğini sürdürülebilir bir şekilde artırarak adil kalkınmayı desteklemek;
  • Tarım ve gıda güvenirliği sistemlerini geniş bir perspektifte iklim değişikliğine uyumunu sağlamak;
  • Bitkisel ve hayvansal kaynaklı sera gazı salınımlarının azaltılması.

Bütün bunlara ek olarak insanlık, ünümüzdeki yıllarda, bugünkü tüketiminden farklı olarak, kişi başına (kg/yıl) daha fazla gıda maddesi tüketmeye başlayacağı beklenmektedir. Örneğin 2000’li yıllarda ki tüketimlerinin 2050 yılarında bitkisel yağlarda %33, ette %26, sütte %19 ve baklagillerde %15 artacağı tahminlenmektedir (Açıkgöz 2014)[1].

Şimdi küresel ısınmanın gıda kaynaklarına olumsuz etkilerine karşı neler yapılabilir sorusunu yanıtlamaya çalışalım: Suudi Arabistan yer altı sularını korumak için, buğday tarımına 2015’de son vermesi tarım sistemlerinde değişimler konu için belki de en çarpıcı örnektir. Fakat yanıt sayısı belki de yüzleri bulabilir. Bu yanıtlardan bazılarına kısaca değinmeye çalışacak olursak:

  • Sürdürülebilir tarımın desteklenmesi: Bu konuda Brezilya şimdiden anıza ekim, biyolojik azot bağlama, ticari orman plantasyonu, bozulan meraların rehabilitasyonu, bitki-hayvan-orman entegrasyonu gibi yenilikleri devreye sokmaya başladı; (https://csa.guide/csa/what-is-climate-smart-agriculture)
  • Kurağa, su basmalarına dayanıklı kültür bitkilerinin ıslahı: Afrika’da şimdiden kurağa dayanıklı yüzlerce mısır çeşidi geliştirilmiştir[2];
  • Aynı büyüklükteki çeltik tavalarında, çeltiğe göre 50 kat fazla verim sağlayan pisi balığı yetiştiriciliği[3];
  • Et tüketiminde yeni yaklaşımlar: daha az et yiyerek CO2 salınımını azaltmaya da bir seçenek olarak bakılıyor. Yeme alışkanlıklarını değiştirmeden çevremizi düzeltemeyeceğimiz bir gerçek. Sanayisi ile birlikte tarım CO2 salınımının %50’sinden sorumludur;
  • Et üretiminin laboratuvarda gerçekleşmesi halinde veya protein gereksiniminin karşılanmasında, en azından sığırların devre dışı bırakılması halinde, CO2 salınımını ve dolayısıyla iklim değişiminin etkisini azaltabileceğini şimdilik hayal edelim. Ama 2021’den itibaren, laboratuvarlarda üretilmiş etler market raflarında yerlerini alacakları firma duyurularında yer almaya başladı bile[4].

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[2]  https://ccafs.cgiar.org/bigfacts/#theme=evidence-of-success&subtheme=crops&casestudy= cropsCs2

[3] https://ccafs.cgiar.org/bigfacts/#theme=evidence-of-success&subtheme=fisheries&casestudy =fisheriesCs2

[4] http://www.gfi.org/fortune-features-worlds-first-clean-meatball

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

NASIL OLUYOR DA BRİC ÜLKELERİ 2050’LERİN EKONOMİSİNDE LİDERLİYE OYNIYABİLİYORLAR?

Ülkeleri ekonomik büyüklüğü; yıllık büyüme, enflasyon, işsizlik, döviz kuru, faiz oranı, bütçe dengesi ve nüfus hareketleri gibi onlarca parametreye bakılarak belirlenebilir. Ülkelerin ekonomik göstergesi olarak Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) kriteri kullanılır. Ülkelerin ekonomik sıralamaları için ise GSYH yerine, “satın alma gücü paritesi – purchasing power parity (ppp)” devreye sokulmuştur.  Bu ölçüt ülke kazancının satın alabilme gücünün ifadesi olup, ülkeler arası fiyat fark etkilerinden arındırmaktadır. Bu durumda, 2017 yılı için ülkelerarası sıralamada Türkiye, 793,698 milyar US$  olan GSYH’sı ile değil de, satın alma gücü paritesi olan 2082,079 milyar US$ değeri ile devrede olacaktır. The Guardian’nın Dünya Bankası, IMF ve PwC ve verilerinden yararlanarak oluşturduğu grafik-çizelgede, ilk üç sütunda, yani birinci blokta, ekonomisi en büyük 20 ülkenin 2009 yılına ait satın alma paritelerine göre sıralamaktadır. Son üç sütunda, yani ikinci blokta ise, aynı ülkelerin 2050 yılı için yapılan satın alma parite tahminlerine göre sıralama yer almaktadır.   OECD18B

Her iki blokta ülke sıralamalarının nasıl değiştiği, iki blok arasındaki yeşil ve pembe hatların yönleri izlenerek kolayca yorumlanabilir. Örneğin ABD, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerin tümünün pembe hatları düşüşle ikince blokta, yani 2050 yıllarında, daha alt seviyelere düştükleri izlenebilir. Buna karşı Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika, Türkiye ve Endonezya’nın ikince blokta daha yükseklerde yer aldığı bir gerçek. Bu durumda G7’leri, batılı zengin ülkelerin yerine, ağırlıklı olarak, bugünün gelişmekte olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Meksika gibi ülkeler temsil edecektir.

Yerlerini üst sıralara çeken ülkelerin genel özelliklerine bakıldığında; nüfus artışı, fiziki ve insan sermayesindeki artışlar, bilim ve ileri teknolojilerden yararlanma oranlarının öne çıktığı kolayca anlaşılabilir. Şüphesiz her ülke tüm sektörleriyle kalkınma konusunda elinden geleni yapmaya çalışır. Fakat bazı ülkeler, belirli sektörlere ağırlık vererek adeta aradan sıyrılır. Bu sektörlerden birinde tarımda, 2050’lerde dünya ekonomi sıralamasında ilk sıralarda olması beklenen BRIC ülkelerinin yani Brezilya, Çin, Hindistan ve Rusya’nın neler yaptıklarına bir göz atalım (https://www.geneticliteracyproject.org /2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/):

BREZİLYA: 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatını 2011’lerde 97 milyar US$’a çıkaran bu ülke olarak, teknolojiye ve araştırmaya verdiği önemin meyvesini toplamaktadır. İlginçtir, diktatörlük zamanında çıkarttıkları bir yasa ile tarımsal araştırma faaliyetlerinde kamu, üniversite ve özel sektörü tek bir çatı altında toplayarak (EMPRAPA), Brezilya tarımda büyük gelişmeler sağlamıştır. Asidik savanaların toprak ıslahı ile yola çıkılarak, orada Afrika’nın “SAKALLI DARI” sını genetik materyal olarak kullanılarak yüksek verimli çeşitler elde ettiler. Böylece açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü. Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen yeni sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. ABD’den sonra transgenik çeşit geliştiren ilk ülke olarak, biyotek soya, mısır ve pamuk tarımı yapılırken, tarımsal biyoteknolojide, şeker kamışı, fasulye, papaya, patates ve bazı ağaç türlerini tarla deneme aşamasına getirmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-nin-tarimsal-mucizesi/Blog/?BlogNo=372462).

ÇİN: Dünyada tarımsal araştırmalara en fazla kamusal yatırım yapan Çin, tarımsal biyoteknolojide daha 2004’lerde sonuç almış ve kendi transgenik pamuk çeşitlerini üretime sokmuştur. Özel sektör de biyotek kavak, papaya, domates, biber çeşitlerini ticarileştirmek üzereler. Geliştirilen zararlılara karşı dayanıklı transgenik çeltik çeşidi 2018 yılında ABD’ce de tescillenmiştir.

HİNDİSTAN: 2003 yılında transgenik pamuk tarımına onay veren bu ülke, 2004 yılında 11,6 milyon hektar ekim alanın % 93’ünde biyotek çeşit ekilmiştir. Böylece verim % 34-42 oranında artırılırken, %50 civarında ilaç masrafları azaltılmış ve ilaçlamadan kaynaklanan çiftçi ölümleri %88 oranında azalmıştır.

RUSYA: Bu ülke biyoteknoloji konusunda oldukça geç kalmıştır. Putin’in imzaladığı ve 2012-2015 ve 2016-2020 yıllarında iki aşamada uygulanacak 1,18 trilyon rublelik bir programın asıl amacı, dünyada önemli yeri olan biyoteknolojinin artılarından Rusya’nın da yararlanması.  (Biyoteknolojide Rusya’nın aklı başına yeni geldi, http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim)

Tarımsal biyoteknoloji konusunda Türkiye sanki sömürge dönemlerinde olduğu gibi, başka ülkelerin ürünlerini ithal edip, yem sanayisinde kullanarak, o ülkelerin çiftçisini desteklerken, kendi çiftçisine bu artı değerlerden yararlanmayı yasaklamıştır. Bu yasak bilimsel araştırmalara dahi öylesine yansımıştır ki, bu konuda ülkemizde “yaprak kımıldamamaktadır”. Hâlbuki Pakistan hükümeti tüm tohumcularına transgenik çeşitleri geliştirmeleri için ücretsiz kullandırılmak üzere, uluslararası bir firmaya gen siparişi vermiştir.

Ekonomik sıralamada 2009 yılındaki yerlerini koruyamayacak olan İspanya, İtalya, Güney Kore gibi bazı ülkelerin 2050 sıralamasında gerilere düşmeleri ile ilgili tahminlerin nedeni, yeterli inovasyonla teknolojik gelişmelerini sağlayacak hamleleri henüz yapamıyor olmalarındandır. Bu, önümüzdeki on yıllarda yeterli atılım yapmayacakları anlamına gelmez. O nedenle, 2050 sıralamasın günümüz verilerine dayalı bir tahmindir. Her ülkenin yıllık kalkınma hızını artırmak için, tüm olanaklarını devreye sokacağı muhakkak. Türkiye de, 2050 yıllarda kendisi için öngörülen sıralamada 12. liğe yükselebilmesi için, yıllık kalkınma hızını ortalama % 6’ların altına düşürmemek zorundadır.

Nazimi Açıkgöz

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

TÜRKİYE’NİN NARENCİYE DOSYASI

Toplumumuz ne yazık ki, ülke ekonomisinin kilit taşı olan üretim sektörleri hakkında detaylı, güvenilir ve doyurucu bilgiye ulaşımda, sorun yaşamaktadır. Bu üretim Nar4

sektörlerinden biri de narenciyedir. Türkiye’nin narenciye ekonomisi ile ilgili yıllık istatistikler ötesinde üretim, pazarlama, çeşit geliştirme gibi konular ve hatta yetiştirilme stratejileri belirli kesimce merek edilmektedir.

2012 yılı verilerine göre yaklaşık 9 milyon hektar alanda, 130 milyon ton narenciye üretilmiştir. Bu üretimin %52`si portakal, %21`i mandarin, %12`si limon ve %6`sı greyfurttur.

4,3 milyon ton civarındaki yıllık üretim ile ülkemiz, dünya üretiminin ancak %3’ünü karşılamaktaysa da, üretiminin %37’sini ihraç eden ender ülkelerden biridir. Ancak bu ihracat son yıllarda ancak bir milyar US$ civarında kalmaktadır. 2010’larda 1,5

milyon tonluk ihracat sağlanabildiğine göre, Türkiye’nin bu konudaki potansiyeli unutulmamalıdır.

Söz konusu üretim miktarı, yılın iklim koşullarına göre değişebilmektedir. Nitekim 2016/17 rekoltesi bir öncesine göre  %10 daha düşük olmuştur.

Akdeniz bölgesi bu ürünlerin 2016 yılı üretiminde portakal %43,  mandalina %32,

limon  %20 ve greyfurt %5 pay almaktadır. Fakat yedi yıl öncesine bir göz atıldığında (Grafik!), bu ürünlerin toplam narenciye üretimindeki paylarında çarpıcı değişimlere

rastlanmaktadır. Toplam üretimde portakalda %5’lere varan gerilemeye karşın, mandalinanın 2009-2016 yılları arasında en fazla artış gösterdiği izlenmektedir. Bunda şüphesiz, en fazla ihracatı yapılan ürün olmasının da payı olsa gerek (Çizelge!).

2015-2016 yıllarında narenciye ihracatında değişim (bin ton)
2015 2016 Değişim
Mandalina 560 673 113
Limon 471 449 -22
Portakal 332 403 71
Greyfurt 154 182 28

Bu dört ürünün ihracatında da, ülkelere göre sıralama değişiklik göstermektedir. Örneğin Irak’a ihracatta portakal ilk sırada iken, Rusya’ya yapılan narenciye ihracatında mandalina, Romanya ihracatında limon öne çıkmaktadır.Türkiye, her ne kadar, yıllardır narenciye tarımı ve ihracatı ile iç içeyse de, başta kooperatifleşme olmak üzere, destek ve girdi maliyetleri açısından doyurucu adımları atamamıştır. Don zararının önlenme seçenekleri, sulama sistemleri gibi özellikle küçük çiftçinin zorlandığı yatırımlar, farklı bir destek tipini gerektirmektedir. Yaygın Akdeniz meyve sineği, unlu bitle mücadele ve ilaç kalıntı sorunları çözüm beklemektedir. Diğer narenciye üreticisi ülkelerde mali destekler uzun yıllar için ilan edilirken, Türk narenciye üreticisi yıllık belirlenen desteklere bel bağlamakta ve bu nedenle adeta önünü görememektedir. Bütün bunlar, rekabet gücünü koruma konusunda çok titiz stratejilerin geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.Rakip ülkelerdeki gelişmelerin de yeterince takip edildiği söylenemez. 2000’li yıllarda narenciye ihracatının yarısı Batı Avrupa ülkelerine yapılmaktaydı. İtalya ve İspanya gibi ülkeler daha kaliteli, daha iri ve çekirdeksiz çeşitlerle o pazarı elimizden alarak, bizi AB pazarından silmişlerdir. Hatta o ülke ürünleri, artı değerli çeşitleri ile Türkiye’nin hâkim olduğu kuzeyimizdeki pazarlarda boy göstermeye başladılar. Türkiye ise, İhracat listesindeki YAFA ve VAŞİNGTON portakal çeşitleri dışında, yeni bir çeşit ekleyememiştir. Ancak kasım-ocak aylarında hasat edilen ve pazara sunulan bu çeşitlerin sayısını artıracak, eylül-mayıs dönemlerinde tüketiciye sunulacak yeni çeşitlere gereksinimiz var. İşte narenciye ekonomimizin belki de en önemli sorunu hemen hemen her bir tür için yeni genotipler-çeşitler geliştirilmesidir.Bu konuda, “yurt dışından bir çeşit getirerek sorunu çözebiliriz” şeklindeki birdüşünce çok pahalıya mal olacaktır. Çünkü artık dünyada pazarlanan her çeşidin sahibi vardır. O çeşidin ıslahçı hakkı[1] bedeli (royalite) ödenmeden, o çeşit yetiştirilemez ve ürünün ticareti yapılamaz[2]. O halde kendi çeşidimizi kendimiz ıslah etmek zorundayız. Bu konuda üniversitelerde ve kamuda yüzlerce yetişmiş elemanımız var. Ege, Antalya ve Alata Tarımsal Araştırma Kuruluşlarının başarılı ıslah timleri, birçok portakal, mandalina ve limon çeşidi tescil ettirmişlerdir. Hatta Alata’da mutasyon yöntemiyle dünyada ilk kez çekirdeksiz limon çeşitleri geliştirilmiştir. Fakat küresel ısınma arifesinde daha çok sayıda yeni genotipe gereksinimimiz olacaktır.  Uzun vadeli onlarca güdümlü proje ile yeni çeşitler geliştirmek zorundayız. Ancak böylece rekabet gücümüzü artırabiliriz.  Olası projeler: İlkbaharda hasada gelen çekirdeksiz ve iri mandalina, portakal; eylülde hasat edilebilen portakal; soğuğa, dona, hastalık ve zararlılaradayanıklı her tür narenciye; sıkmalık çekirdeksiz portakal, mandalina, vs.Çok yıllık bitkilerde ıslah çalışmalarının ne derece zor olduğu da bir gerçektir. Fakat  CRISPR-Cas, ZEN, TALEN gibi, bitkinin kendi içinde yapılan gen düzenlemelerine dayalı yeni bitki ıslah teknikleri, bu konuda büyük umutlar vaat etmektedir (Açıkgöz 2016, http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu).Nazimi Açıkgöz[1]Açıkgöz 2012. Uluslar Arası Uygulama Sorunları İle “Islahçı Hakları” (Royalite), Güncel Hukuk (Aylık Hukuk Dergisi) Sayı: 2012/12-108, sayfa 35-37[2] 2010’larda Macaristan gümrüğünden geçirilmeyen dört tır karanfil olayı!

 

“Karadeniz Somonu” Gelecek Vadediyor

Türkiye, bulunduğu coğrafi konum itibarı ile balıkçılık bakımından oldukça şanslıdır. Her ne kadar bugüne kadar bu şansı tam değerlendirdiğimizi söyleyemesek de, son gelişmelerle Türk balıkçılığı bazı atılımlar yapabilecektir. İşte bu fırsatlardan biri, Karadeniz’de “BÜYÜK ALABALIK – bir kilo üzerinde alabalık” yetiştiriciliği girişimi karşımıza çıkmakta. Sektörde bu balığa KARADENİZ SOMONU ismi verilmesi temayülü hâkim görünüyor.Karadeniz2
Somon balığı, gerek omega3 kaynağı olarak ve gerekse Norveç’in 50 milyar $US’lık ihraç maddesi olarak çok öne çıkmıştır. Hatta ticari olarak tescillenen ilk transgenik hayvandır (1).
Alabalık tüketiminde sağlanamayan artış, sektörü tıkanma aşamasına getirdiği bu dönemde, pembe etli ve kılçığı azaltılmış “Büyük Alabalık” tüketici için oldukça cazip görünüyor. İşlenme kolaylığı ve satış potansiyeli ile bu tür, Karadeniz kafes balıkçılığı için adeta kurtarıcı gibi görünüyor. Diğer taraftan et konusunda sıkıntılar yaşayan Türk toplumu, protein açığının kapatma konusunda bir fırsat yakalamış olabilir. Dünya (22 kg/kişi/yıl), hatta Afrika ortalamasının (10 kg/kişi/yıl) altında balık tüketimimizin (6 kg/kişi/yıl) artırılabilmesi için, söz konusu girişim yararlı olacağa benziyor.
Türkiye’de ortalama yıllık 600 bin ton civarında balık üretilmektedir. Bunun 200 bin tonu yetiştiricilikle sağlanmaktadır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Karadeniz Bölgesinde sürdürülen başarılı alabalık yetiştiriciliğini göz önünde bulundurarak, “Büyük Alabalık” üretimini teşvik amacıyla, uygun potansiyel bölgeler saptamıştır. Artvin’de 8500 ton/yıl, Giresun’da 12000 ton/yıl ve Sinop’ta 32000 ton/yıl kapasiteli üretim alanları kamuoyuna duyurulmuştur. Bunlardan bazılarına başvurular tamamlanmış, hatta ÇED raporlama aşamasına gelinmiştir. Bakanlığın bu uygulaması ile Türkiye, var olan kafes balık üretimini %25 artırmış olacaktır.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (GTHB) Su Ürünleri Genel Müdürü Dr. M. Altuğ ATALAY’ın 19.08.2017 tarihinde Samsun’da yapılan “KARADENİZ BÜYÜK ALABALIK YETİŞTİRİCİLİĞİ TOPLANTISINDA” yatırımcılara çarpıcı bilgiler aktarmıştır: “1 kg. alabalığa 0.65 ₺ destek veriyorduk. Bunu 0.75 ₺’ye çıkaracağız. Ayrıca “büyük alabalığa” 0.25 ₺ ilave destek verilecek ve 3 kg balık ürettiğinizde bu destek 3 ₺ olacaktır”.
Türkiye’de, 2300 civarındaki balık çiftliklerinde yıllık 485 000 ton balık üretebilme kapasitesinin ancak yarısından yararlanabilmektedir. Üretilen türlerin üretim miktarları ve oranları şu şekildedir: Alabalık (iç su) 101.297 ton (%40), levrek 80.847 ton (%32), çipura 58.254 ton (%23), alabalık (deniz) 5.716 ton (%2). Denizde alabalık üretimi, su sıcaklığına bağlılığı nedeniyle, yalnız Karadeniz kıyılarında gerçekleştirilmektedir. Hatta bu üreticilerin Japonya’ya ihracata başladıkları da bilinmektedir.
Peki; büyük alabalık yani Karadeniz Somonu üretimi nasıl yapılıyor? Kuluçka hanelerden gelen balıklar iç çiftliklerde 250 grama gelene kadar büyütülüyor. Daha sonra ekim – kasım aylarında denize alınıyor. Diğer ülkelerde denizde kalma süresi 14-24 ayı buluyor ama Karadeniz’de 6-8 aylık bir dönemde ağırlık 4-5 katına ulaşıyor. İşte bu Karadeniz’li kafes balıkçılar için çok büyük bir avantaj.

Şimdi Karadeniz’de somon yetiştirilmesinin sosyal tarafına bir göz atalım: Ülkemiz, bundan 15-20 yıl öncesinde Ege Bölgesinde tesis edilmek istenen balık çiftlikleri ile ilgili çok yoğun günler yaşadı. Çiftliklerin, kirlenme nedeniyle çevreye verdiği olumsuzlukların, yalnız tatilcileri değil, çevre sakinlerini de rahatsız ettiği bir gerçekti. Sivil toplum kuruluşlarının başarılı girişimleri ile GTHB harekete geçmiş ve gerekli yasal düzenlemelerle kafes balıkçılığı bugün Ege’de sorunsuz bir şekilde sürdürülmektedir. Eğer gerekli tedbirler alınmazsa Karadeniz’de de, kafeslerde balıkların yemlenmesi, yemlerin taşınması, kafes bakımları ve diğer faaliyetler denizi kirletecektir. Ne var ki GTHB, Egeden yeterince tecrübe kazanmışa benziyor. Karadeniz’de uygulanacak “Büyük Alabalık” üretimini teşvik amacıyla uygun potansiyel bölgele saptanırken, kafeslerin sahilden 5km açıkta kurulması ön koşul olarak belirlemiştir. Ege bölgesinde edinilen tecrübelerden sonra Karadeniz’de planlanmış olan kafes sistemlerinin büyük titizlik içerisinde kurulacağı beklenmektedir. Kafeslerde balıkların yemlenmesi, yemlerin taşınması, kafes bakımları ve diğer faaliyetlerin yürütülmesi esnasında istenen titizlik sağlandığı takdirde, denizin kirlenme olasılığı ortadan kalkacaktır. Böylece fiziko-kimyasal özellikleri açısından balık yetiştiriciliğine uygun olan Karadeniz’den yararlanma olasılığı artacak ve ekonomiye katkı daha fazla olacaktır. Diğer taraftan, suyun sıcaklığına bağlı olarak, Karadeniz’de somon yetiştirme sezonu ekim-mayıs döneminde rantabl olabilmektedir. Bu da en azından Karadeniz yaz turizmi için herhangi bir olası olumsuzluk yaşanmaması anlamına gelmektedir.

Milyonlarca dolar vererek ithal ettiğimiz bu balığın yurt içinde sürdürülebilir olarak yeterince üretimi, balıkçılık endüstrimiz, halkımız ve ekonomimiz için güzel bir fırsattır.
Nazimi Açıkgöz

(1) (http://blog.milliyet.com.tr/gdo-baliklar-artik-market-raflarinda/Blog/?BlogNo=515230)

HIZLI TEKNOLOJİK GELİŞMELER VE TARIMIMIZ

Tarımsal ürün ihracatımız 17 milyar US$’lar civarındayken, bir komşu ülke ile yaşanan sorunlar nedeniyle, bazı üretim guruplarında çıkan problemler henüz hafızalardadır. Söz konusu ihracatta, devreden çıkarılan birçok özel ürün tanıtım gruplarının uğraşlarının katkıları küçümsenemez. Küresel tarımsal ürün pazarında da fiyat ve kalite rekabet gücünde yönlendirici olur.

Zeytin

Hemen hemen her üründe maliyeti etkileyen girdiler farklıdır. Fakat genelde, bitkisel ürünlerde hasat, yani ürünün toplanmasındaki maliyet, üreticinin ana şikâyet konusudur. Pamuk hasat makinalarının devreye girmesinden önce, üreticilerin işçi bulamamaktan yakınmaları, hatta pamuğu toplatamadan sezonu kapatmaları, konunun içindekilerce hatırlanacaktır. Toplama masrafının %40’lara ulaştığını dile getiren fındık üreticilerinin şikayetleri, ekonomi gazetelerine başlık oluşturmaktadır. Zeytin toplamada ise silkme aletleri devreye girmişken batılı ülkeler resimde[1] görülen zeytin hasat makinasını ticarileştirmişlerdir. Tabiiki uygun mesafelerle dikilmiş bodur çeşit plantasyonlarında…

Batılıların ekonominin bütün dallarında yakaladıkları yeniliklerle dünyanın diğer ülkelerine fark attıkları bir gerçek. O ülkeler yeni teknolojilerin oturuşmasını bekler, deneme tahtası olmaktan çekinirler. Fakat bazı ülkeler, bu farkı kapatma konusunda çok başarılı. Örneğin Brezilya tarımsal biyoteknoloji konusunda 2000’lerin başında henüz biyoteknoloji yasaları bile yokken (çiftçisi transgenik soya tohumluğunu Arjantin’den kaçak olarak getiriyordu!), bugün GDO teknolojisi ihraç eder duruma geldi. Islah ettikleri, hızlı gelişen transgenik okaliptüsü de ABD’ye pazarlamak üzereler.

Bazı batı ülkelerinde ceviz, badem, narenciye üretimleri, içlerinde işleme fabrikası olan büyük çiftliklerde yapılmaktadır. Zeytin hasat makinası da kullanım girmiştir. Şimdi, “ülke gerçeklerinden hareketle, gelişen tarımsal teknolojilerden azami hızla yararlanmak için neler yapmalıyız?” sorusuna cevaplar aramak için önce bir durum saptaması yapalım ve sonra da Türkiye’nin bu konuda neler yapması gerektiğini irdeleyelim: Türk tarımı şu nedenlerle ileri teknolojilerin uygulandığı, rekabetçi bir tarımsal üretim sistemine sahip değildir: Arazi dağılımı, küçük işletmelerin fazlalığı, kırsal kesimde nüfusun yaşlanması, üreticinin tahsil durumu, kooperatifleşmede geçmişte yaşanan olumsuzluklar, endüstriyel işletmeciliği bir tarafa bırakıp, hala aile işletmeciliğine ağırlık vermemiz ülke tarımı için hep tartışma konusu olmuştur. Tarımsal desteklerin yetersizliği veya yeterli titizlikte uygulanamaması, su ve arazi kullanımındaki bilinç düzey eksikliği, tohum, ilaç kullanımında yaşanan sorunlar, tohumculuğa girişteki gecikmeler, bitki ıslahında hala özel sektör, üniversite ve diğer kamu araştırma kuruluşlarını tek çatı altında toplayamamış olmamız, yarınlarda tarımsal geleceğimizle ilgili bilimsel bir hedef çizememiş olmamız, teknolojik yeniliklere yeterince hızlı yaklaşamamız gibi onlarca neden vardır. Bunları tek tek devreden çıkarabilirsek, TÜRKİYE YARINLARDA REKABETÇİ BİR TARIM SİSTEMİNE kavuşabilecektir.

ABD’de yeni teknolojilerin uygulanması ile son 40 yılda sağlanan tarımsal gelişmelere bir göz atarsak: ekim alanında herhangi bir genişleme, işgücünde ve diğer girdilerde herhangi bir artma olmadan tarımsal üretim İKİ kat artmış; tarımda çalışan sayısı YARIYA inmiş; tarımda işlenen alan %16 AZALMIŞ; örtü bitkisi kullanımı ve transgenik çeşitlerin anıza ekime olanak vermesi ile toprak erozyonu %40 AZALTILMIŞTIR[2]

1960’larda Türkiye’nin buğday verimi dekara 110-130 kg civarında idi. Aynı arazi ve ekolojide, bugün dekara 300 kg’ın üstünde verim alınmaktadır. Birçok üründe birim alınan verimde, örneğin mısır, pamuk gibi bitkilerde Türkiye, dünya, hatta Avrupa ülkelerini geride bırakmaktadır. Bir an için tüm, diğer tarımsal üretim alanında da, en yeni tür ve çeşitlerle, en uygun girdilerin, en uygun zamanda, en uygun miktar kullanımı ile sürdürüldüğünü varsayalım. Tabii ki bu modern uygulamalarla maksimum verim sağlanacaktır.

Traktör, biçerdöver, pamuk hasat makinası gibi yeniliklerin ülkemize girişi yarım asırı bulmuştur.  Tek yıllık bitkilerde, örneğin pamukta getirilen bir hasat makinası ile  uygun çeşit, yaprak döktürme gibi arayışlara gereksinim duyulmuş ve bugün Türkiye’de pamuk alanlarının  %70 kadarı pamuk hasat makinası ile hasada kavuşmuştur. Bu bağlamda, söz konusu zeytin hasat makinasının geniş ölçüde uygulanabilmesi ancak bodur çeşitlerin endüstriyel düzeyde plantasyonu ile mümkün olabilir. O da kademeli hasadın gerekmediği yağlık zeytinler için geçerli olacaktır. Mevcut, yüksek boylu zeytinliklerde söz konusu makine devreye sokulamayacağı gibi, 5-10 hektarlık bahçeler için de kârlı olması beklenmemelidir. İlk aşamada sofralık çeşitler için zeytin toplama makinası uygun olmayabilir.

Bu konuda devlet teşvik-destek sistemlerine gerek görülmektedir.  Umarız zeytinciliğimizin rekabet gücünü artırmak için fazla zaman kaybetmeyiz.

Nazimi Açıkgöz

[1] https://www.facebook.com/EksperCiftci/videos/612201235647289/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/teknolojik-yenilikler-tarimsal-nufusu-daha-ne-kadar-azaltacak/Blog/?BlogNo=551437

%d blogcu bunu beğendi: