Türk Tohumculuğunu Nasıl Geliştirebiliriz

Son Tarım Şurasında 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendi. Sonuç Bildirgesinde kararlar 60 maddede toplanmıştır. Tohumculuğu direkt ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

Hasattürk’ün Aralık 2019 sayısında bu konuda detaylara değinilmiş ve tohumculuğumuz en önemli ve öncelikli konusu yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” ile yola çıkılmasının zorunluluğu dile getirilmiştir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Peki nedir bu EMPREPA?

2017 yılı verilerine göre, 217 milyar dolar ihracatına karşın, 153 milyar dolarlık ithalatla Brezilya dünyanın 8. büyük ekonomisi olarak, fertlerine yıllık 15,6 bin dolar yıllık gelir sağlamaktadır. Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte oluşturdukları BRIC ülkeler topluluğu ile gelişmekte olan ülke görünümünden sıyrılmayı başarmışlardır[2]. Gerçekten de son yıllarda yakaladıkları yüksek kalkınma hızları ile bu ülkeler, G7’den G20’ye dönüşümle, dünya yönetiminde de yerlerini almışlardır.  Fakat bunların arasında Brezilya, özellikle tarımda gösterdiği yüksek performansla dikkatleri çekmektedir. Küresel tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında Brezilya 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir:

  • İhracatının %46’sı tarımsal üründen oluşmaktadır; dünya tarımsal ürün ihracatının %7’si bu ülkeye aittir;
  • 2018 yılındaki 65 milyon ton soya üretimini 2041 yılında 142 milyon tona, mısır üretimini 34 milyon tondan 55 milyon tona ve şeker üretimini de 28 milyon tondan 57 milyon tona çıkarmayı hedeflemektedir;
  • Birçok tarımsal ürün ihracatını yıldan yıla artırarak, bu konuda dünyadaki sıralamada öne çıkmaktadır (Grafik);
  • Birçok Dünya tarımsal ürün üretim ve ihracatında ilk sıralarda yer almaktadır (Tablo); 
ÜrünPortakal SuyuŞekerKahveSoyaTavuk EtiKırmızı Et
Dünya Pazarında %794527433616
Dünya Üretiminin %62213632
  • Ve tarımsal destekler OECD ülkelerinde %26, ABD’de %12 ve AB’de %29 iken, Brezilya sadece % 6 destekle adeta bir mucizeye imza atmıştır.

Peki, bu ülke nasıl oluyor da tarımda böylesine öne çıkabiliyor? Bu konu, çarpıcılığı nedeniyle çok ele alındı. Uzmanlarının birleştiği nokta: Yenilikçilik ve araştırma.

Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımlar, ülkenin her ekolojisinin durum saptanmasını takiben, o ekoloji için “ısmarlama elbise” örneği yeni çeşitlerin ıslahı ile yola çıkıldı ve:
  • Uzak doğunun (ılımal) soyası tropik Brezilya’ya adapte edilerek soya pazarında dünya liderleri arasına girildi; 
  • Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[3] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) genetik materyali, hem klasik ıslahla öyle yüksek verimlere ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü;
  • Hindistan’ın “ZEBU” ırkından geliştirilen “NELORE” sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi olundu. Son yıllarda gen düzenleme yöntemi ile Nelore etinden daha kaliteli olan ANGUS ırkını Brezilya’ya kazandırmak için kolları sıvadılar.

Diğer ülkelerden yeni hayvan ve bitki, ırk ve çeşitlerini ülkeye adapte edip, onların gen materyalinden yararlanarak, daha da yüksek performanslı yeni ırklar-çeşitler geliştirilmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarının akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birim,  EMBRAPA  (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor.

Tarım, Brezilya için sermaye birikiminden, iş sahası yaratmaya, temel ekonomik kaynak olmuştur. Fakat işçiliğe dayalı bu sistemde teknolojinin eksikliği hep yaşanmıştır. 1940’lara kadar Brezilya tarımsal ürün ithal eden bir ülke idi. İkinci dünya savaşı sonrası, korumacı politikalarla canlanan endüstri, kentleşme ve nüfus artışını beraberinde getirmiştir. İşte demokrasiye de nokta koyduran gıda krizi karşısında, tarımsal üretimin artırılma zorunluğu doğmuştur.

EMBRAPA tarımın geliştirilmesi için, araştırmaları yeni bilgi ve teknolojilerle cesaretlendirmek, teşvik, koordine etmek ve uygulamak amacıyla 1973 tarihinde kuruldu. Misyonu, gıda sıkıntısı arifesindeki Brezilya’nın tarımsal üretimini artırmaktı. İşte EMPREPA bu amaçla, Tarım Bakanlığı bünyesinde, fakat idari ve mali açıdan otonom olan bir birim olarak kurulmuştur. Halen, EMBRAPA, Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini (SNPA) de içine almaktadır. SNPA ise üniversiteleri, ulusal araştırma enstitüleri ve tarımsal araştırma faaliyetleriyle ilgili diğer kamu ve özel kuruluşlarını çatısı altında toplamaktadır.  

EMBRAPA’nın Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken yalnız “çeşit geliştirme” ile kalmayacağı bir gerçek. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yarattı ki, bir yılda “soya + soya” veya “buğday + soya” ekimi ile aynı araziden yılda iki ürün uygulamaları başlatıldı. 

Tarımsal araştırmalara dayalı performanslarla, adeta ülke ekonomisine yön veren bu ülkenin, konu ile ilgili stratejilerinden yararlanılamaz mı? Tüm tarımsal araştırma kuruluşlarını bir çatı altında toplayarak, acil konulara yön vermeğe, bazı kurumları göreve çağırmaya müthiş gereksinimimiz var. Üniversitelerimizi acil olarak yeni genitörler bulmak için motive etmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, tohum ihracatımız, hiç te ithalatımızın %60-70’ini karşılamıyor. İhracatın çoğu uluslararası firmaların tohum çoğaltma materyali. Kısacası Türkiye’nin tohumculuk konusunda, Brezilya’nın EMBRAPA (Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini) benzeri bir kuruma gereksinimi var.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[2] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-

[3] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

eDergi Yayınlamak Artık Çok Kolay

İnsanın fikirlerini, bilgilerini, görüşlerini, tecrübelerini başkaları ile paylaşması gayet doğal bir olgudur. Bu paylaşım sözlü-yazılı, basılı-elektronik olabilir. Paylaşımda, partnere-okuyucuya yarar sağlanıyorsa, tabiiki okuyucu kitlesi oluşacaktır. Bu kitle sosyal, bilimsel, ticari olabilir. Paylaşımın belirli düzeyde olması arzulanır. Günümüzde bilgisayar ortamı bu amaca çok uygun görünmektedir. O nedenle elektronik dergicilik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Buna rağmen standart bir bilgisayar kullanıcısının, ücret ödemeden elektronik bir dergi çıkartması pek kolay bir iş gibi görünmemektedir.

Bir serbest yazar veya bir blog yazarı olarak yazılarınızı maille hedef kitleye ulaştırabilirsiniz. Fakat dergi seviyesinde yayın yapabilmek için, içeriğin belirli bir seviyede olması, yani hedef kitlesini-okuyucuyu doyurucu olması gerekir. Hazırlanacak içerik için para, eleman, emek ve zamana ihtiyaç duyulacaktır. Biz şimdilik tek kişilik bir kadro ile tek konuda bir dergi yayınlamak için yola çıkalım. Konumuza odaklı haberler, bildiriler, duyurular ve yayınlarla bizi destekleyen ve kendi yazılarımızı da içinde bulunduran haftalık bir elektronik dergiyi ele alalım.

Bu konuda gerek amatör ve gerekse profesyoneller için hizmet veren bir platformdan yararlanabiliriz: “Paper.li”. Şimdilik İngilizce hizmet veren bu servisçe profesyonel kategoride yayınlanan, “Zein Marketing” firmasının günlük haber dergisinin kapağına bir göz atalım (http://zeinmarketingdaily.co.uk/#/). Haberler, Teknoloji, Bilim, Politika, Çevre, Dünya gibi sütun başlıkları ve sosyal medya bağlantıları ile mükemmel bir dergi örneği:

Şimdi de Paper.li’nin ücretsiz versiyonundan yararlanarak tarafımdan çıkartılan “The Plant Breeding Weekly“ (https://paper.li/e-1578347400#/ ) dergisinin kapağına bir göz atalım: O haftaki sayıda:

https://www.geneticliteracyproject.org/2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/” linkinde tarafımdan yayınlanan “BRIC Ülkelerinde Agrobiyoteknoloji Atağı” başlığı ile, Geneticliteracyproject dergisinde çıkan makale duyurumla birlikte, o hafta bitki ıslahında çıkan İngilizce makale, haber, duyurulardan derlenen onlarca konuyu karşınızda buluyorsunuz. Bu, amacınıza göre ticari, bilimsel, sosyal amaçlı bir güncel bilgi avcılığı ve avı demektir. İşte eDergiciliğin belki de en etkili tarafı da bu olsa gerek: Branşınızla ilgili, o hafta yayınlanan en çarpıcılarını tanesini ekranınızda izleyebilmek. Paper.li sistemi, başlığının kapsadığı, yani hedef kitlenizin ilgi alanındaki tüm içeriklerden seçilen öncelikli önemdeki yazıları derginizde görüntülemektedir. Bunlar, sosyal medya ve weblerden sağlanan veri tabanı, sosyal sinyal değerlendirilmesi dahil, son teknolojiler kullanılarak derlenmiştir.

Yukarıda sözü edilen kendi makalenizin dergiye eklenmesi için bazı koşullar var. Makalenizin bir portalda yayınlanmış olması gerekli. https://tr.wordpress.com/ ve benzeri destek kaynaklarıyla, ücretsiz olarak oluşturacağınız WEB siteleri size gerekli linkleri sağlayacaktır. Ancak o linkle kendi yazınızı Paper.li derginize ekleyebiliyorsunuz. Derginin oluşturulmasındaki detaylar her aşamada karşınıza çıkıyor. Yardım seçenekleri ile!

Arşiv seçenekleri yanında dergi toplanan haber-makaleleri kategorilerine göre sütunlarda sıralamaktadır. Bir eDerginin artlarını izlemek için 13.01.2020 tarihli “The Plant Breeding Weekly“nin Bilim (Science) sütunlarında toplanan elektronik yayınların listesinden bazılarına bir göz atalım:

1. Kenevir ıslahında kısa yol yok;

3. Brezilya, Çin ve diğer BRIC ülkelerinde bitkisel biyoteknolojinin geleceği;

4. Yeni ıslah teknikleri ile iklim değişikliğinin etkisi azaltılabilir;

5. Çeltiği İklim Değişikliğine Hazırlamak;

7. 2020 Bitki Genetiğinde 2020 Yılında Neler İzleyeceğiz?;

8. Geleceğin Gıdaları: Yapay Zeka İle Kuraklığa Dayanıklılık Nasıl Artırabilir.

Bitki ıslahı ile ilgili böylesine güncel ve böylesine çarpıcı uluslar arası bilgilere ulaşmak ancak bu tip bir eDergi ile olası. Genç bilim adamlarına bu tip fırsatlar sağlayan sistemi denemeleri hararetle önerilir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Tarımsal biyoteknoloji ile ilgilenenler için: “The Agricultural Biotechnology Weekly”,  https://paper.li/e-1435710000#/ 

Yeni Gıda Türleri Genç Girişimcilerle Yola Çıkıyor

Bitkisel et, bitkisel yumurta, etsiz but (tavuk), bitki bazlı peynir, sodyumsuz tuz gibi henüz soframızda görmediğimiz gıda adaylarının bazıları yola çıktı, bazıları ise çıkmak üzere. Tüketiciyi yakından ilgilendiren bu yeniliklerin ana nedeni, salt müteşebbislerin ticari ilgisi değil. Önümüzdeki yıllarda bir milyara ulaşacak olan farklı-lüks tüketime meyilli orta sınıfın yanında, iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği tarımsal üretimlerindeki kısıtlar olabilir. Söz konusu ürünlerden yalnız bitki bazlı ette, 2030 yıllarında 85 milyar US dolarlık ciro beklenmekte[1]

Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir rapora göre 2050’lere doğru, bugün tükettiğimiz gıda miktarının %70 artırılması gerekmektedir. Söz konusu artışın, et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Günümüz insanı, çevre konuları ile alabildiğine fazla ilgilenmektedir.  Bu bağlamda tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkarılmaktadır. Dünyanın kısıtlı “su” yunun kullanımı ile ilgili olarak gıda kaynaklarımızı irdelersek, bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su gerektiğini görürüz. İşte bu açıdan et tüketimimizin azaltılması için öncelikle akademisyenler kollarını sıvadılar. Daha 2013’lerde, bilim adamlarınca, bitkisel etin laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda, Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)).

Amerikada ise, bu yönde kurulan yeni girişimler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış firma ve yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir.  

İsrail’li yeni girişimci “Supermeat” i ise Alman PHW gurubu satın alma işlemlerini başlattı bile.

“Modern Meadow”, Horizons Ventures, Sequoia Capital ve PayPal gibi yatırımcılardan destek alarak laboratuvarında et ve deri üretmeye başladı.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” bitki bazlı tavuksuz piliç etini 2019 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

Solazyme, geleneksel ürünlerden daha az kalori, daha az doymuş yağ ve daha az kolesterol içeren %100 mikro alglerden üretilen bir yumurta alternatifini (VeganEgg) piyasaya sürdü. Onlarca yatırımcıdan destek sağlamış durumda.

Yumurtanın yerini tutacak bitki bazlı başka bir ürün, diğer girişimci Hampton Creek’in “Just Mayo” ve “Just Cookies” adları ile şimdiden market raflarında. Tabiiki onlarca yatırımcıdan sağlanan desteklerle.

Sodyumsuz tuz. Tuzda sodyumu devreden çıkarıp potasyumu devreye sokan girişimci Tom Manuel’in “NuTek Salt”ının yatırımcısı Khosla Ventures.

Harvard Üniversitesi’nden üç arkadaş tarafından kurulan Six Foods, altı ayaklı yaratıklardan elde edilen gıdaların gücüne inanıyor: böcekler. İlk ürünü “Chirp Chips” fasulye, pirinç ve un destekli. Chirp Chips, normal patates cipsinden üç kat fazla protein içermektedir.

Badem sütü ve Tayland cevizi sütü kullanan Kite Hill, frenk soğanı, mantar ve dere otu karışımları ile CoastanoaWhite Alder, ve Ricotta gibi birçok peynir çeşidi  pazarlamakta. Bu peynirler yüksek oranda yağ yerine, sadece dört doğal bileşen içermektedir: pastörize fındık sütü, kültürler, enzimler ve tuz. Bu girişimcinin yatırımcısı da Khosla Ventures’dır.

FinlessFoods ise hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak, karada üretmeyi hedeflemektedir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3].

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetine “http://blog.milliyet.com.tr/yarinin-yeni-gidalari-yolda/Blog/?BlogNo=615244” linki ile ulaşılabilir.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/bitkisel-et-pazari-85-milyar-dolar/Blog/?BlogNo=610162

[2] https://www.justforall.com

[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Küresel Isınma Tarımda Acil Yenilikler Gerektiriyor

Küresel ısınmanın önemi artık her kesimce kabullenilmişe benziyor. Birçok ülke bu doğrultuda yeni çarpıcı kararlar aldılar.  Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri dünyada ilk olarak Gıda Güvenirliği Bakanlığını kurdu. Suudi Arabistan’ın, iklim değişikliğinden daha az etkilenmesi için, buğday tarımına son vermiştir[1]. Son tahminlere göre 2050 yılına kadar ortalama sıcaklık 1,3 C0, 2100 yılına kadar 1,2 – 3,7 C0 arsında artış göstereceği beklenmektedir.

Sıcaklığın artışı yanında kuraklar tarımı alabildiğine olumsuz etkilemektedir. Örneğin kurakta, bitki tam gelişemiyor, erken oluma zorlanan bitki, tam dane dolumunu gerçekleştiremeyebiliyor. Tabiiki olay bununla bitmiyor. Değişen iklim hastalık ve zararlı etmenlerinin de yaşamsal değişimine neden oluyor. 1960 yılından beri zararlıların her yıl 2,7 kilometre kuzeye göç ettikleri biliniyor[2]. Hastalık etmenleri ve zararlıların yaşam süreleri uzayabiliyor, hatta üreme hızları artabiliyor, yeni genotipler oluşturabiliyorlar. İşte bu dünya tarımı için bir felaket habercisi. Çünkü söz konusu yeni hastalıklar ve zararlılar için mücadele ilaçlarının henüz piyasaya çıkarılmamış olması.

Tarımın bu tehditlere karşı muhakkak yeni stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz. Ekim, sulama, gübreleme teknikleri gibi agronomik seçeneklerin yanında, en etkili çar hastalık ve zararlılardan en az zarar görecek yeni bitki genotiplerinin – çeşitlerin ıslahıdır.

Fakat hastalık ve zararlıların gelişim ve davranışları o kadar çabuk değişmektedir ki, bitki ıslahı ile onlara dayanıklı genotiplerin geliştirilmesi genelde garantilenemez. Çünkü klasik ıslahta, türe bağlı olarak dayanıklı bir çeşidin ıslahı için on ile otuz yıl arasında bir zaman gerekmektedir. Klasik ıslahta, çok şey şansa bağlıdır ve başarı için çok zaman gerekir. Bugün bazı virüs ve mantari hastalıklara dayanıklı çeşitlerin henüz geliştirilememiş olmasının nedeni, klasik ıslahın yetersizliğidir.

İşte burada moleküler ıslah devreye girmektedir. Gen veya genom düzenleme diye bilinen CRISPR/Cas gibi yöntemler[3], daha hızlı ve etkin olarak dayanıklı genotiplerin geliştirilmesinde girmektedirler. Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İlginçtir, YİT le yeni çeşitler tescil edilmeye başlamış ve ilk olarak bir SOYA çeşidi 2019 yılında tescil edilmiştir. Aynı yılda bitki ıslahında bir ilk gerçekleşmiş ve dört yıllık bir sürede[4] yeni NOHUT çeşidi tescil edilmiştir.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, hiç de diğer biyoteknolojik tekniğindeki gibi, örneğin GDO, bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlar gerektirmemesi! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.  

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenirliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanlarından birkaç görüş[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor: “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[7].

Türk moleküler genetikçileri, bitki ıslahçıları ve tüm yaşam bilimci akademisyenlerin konuya ilgi göstermeleri beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873 

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2759.klimawandel-pflanzen-genome-editing.html

[3] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[4] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[5] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

Tohumculuğumuzun Ana Sorununa Nihayet El Atılıyor

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

İlginçtir, yıllardır Tohum ithalatına dur diyebiliriz”,  “Dünyada tohumculuk nasıl destekleniyor”,”Küresel ısınma yeni çeşitler, onlar da yeni stratejiler gerektiriyor”, “Dünyada yeni ıslah teknikleri meyvelerini vermeğe başladı”, “Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor”, “Türk tohumculuğu yeni stratejiler bekliyor”, “Tarımda Yeni Islah Teknikleri”, “Gen düzenleme ile ilk bitki: soya”,  “çeşit geliştirme dört yıla indi” gibi, gerek yurt içi ve gerekse yurtdışında yayınlanan yazılarımla, Türk tohumculuğu için kurumsal bir alt yapının oluşturulmasının gereğini dile getirmiştim.

Gerçekten de tohumculuğumuz, sihirli bir el bekliyor!

  • Günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığınca tescil edilen tarla bitkileri, toplam tescilli çeşitlerin ancak % 25’ini oluşturmakta. Bu oran meyvelerde % 49, sebzede % 4 dür;
  • Tahıl gurubunda kullanılan tohumlarımızın %35’i yurtdışı kaynaklıdır ve bunlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir;
  •  2018 yılı verilerine göre tohum ithalatımız 240 milyon dolar olurken, ihracatımız 152 milyon dolarda kalmıştır. Bazı çevreler fidan-süs bitkileri ihracat miktarlarını da bunun üstüne koyarak, tohum ihracatını, ithalatı aştığı vurgusu yaparken, Türk tohumculuğuna zarar verdiklerinin farkında bile değiller. Kaldı ki 152 milyon dolar ihracat kaleminin neredeyse yarısı yurtdışı firmaların hibrit mısır ve ayçiçeği tohum üretimlerini (fason) ülkemizde yapmalarından kaynaklanmaktadır;
  • Değişen tüketici tercihleri (Grafik), gittikçe etkisini artıran iklim değişimleri[1], tohumculukta hemen hemen her tür için yeni genotiplere-çeşitlerin geliştirilmesini, çiftçiye sunulmasını gerektirmektedir.

Ülke tohumculuğu köklü değişimlere, yeni stratejilere gereksinim duymaktadır. Çünkü:

  • Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta insan) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden % 0,8 i üç üniversiteye aittir[2];
  • Birçok tohum firması tescil ettirdikleri – koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  • Bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah teknikleri ile ilgili olarak tohumculukla ilgili birimlerimizde hızlı bir farkındalık yaratmak kaçınılmaz[3];
  • Tüm bu bağlamda kamu-üniversite-özel sektör işbirliği ile oluşabilecek tarımsal araştırma çatı örgütünün oluşturulması kaçınılmaz görünüyor;
  • Dünyada tarımsal araştırmalar çok disiplinli olarak yürütülmektedir. Bitki ıslah zincirine moleküler ıslah laboratuvarlarının devreye sokulmasın gerektirmektedir;
  • Maalesef tohumculuk firmaları çoğunlukla oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gereksinimi gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte.  

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[4] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Ülkemiz çok uygun ekolojisine ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[5]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[6].  Bu durumda, potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın? Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-arge-sorunu-cozuluyor/Blog/?BlogNo=614123 portalında “Tarımda ARGE Sorunu Çözülüyor” başlığı ile özetlenmiştir.


[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/29/countering-the-impact-of-climate-change-through-new-breeding-techniques/

[2] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[5] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[6] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit

Pusa 10216 in a field at IARI, New Delhi.

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[1]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalık dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir. Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[1]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Çalışmanın çarpıcı tarafı, kısa sürede çeşit geliştirilmesinin ötesinde, günümüz için çok önemli olan kurağa toleranslı-dayanıklı çeşitlerin elde edilmesidir. Dünyayı tehdit eden küresel ısınma olgusunun üretim ayağı için, kurağa dayanıklı genotiplerin öyle kısa sürede geliştirilebilmesi çok yararlı bir gelişmedir. Aslında bitkilerde kurağa dayanıklılıkla ilgili olarak gerek klasik ve gerekse moleküler ıslah çalışmaları yapılmaktadır. Fakat nohudun genetik haritalama çalışmalarında bu görevi üstlenen herhangi bir gen tanımlanamamıştır. Bu kez araştırıcılar kuraklığa dayanıklılıkla ilişkili diğer karakterlerin gen haritalarına yönelmişlerdir[2]. Önce, tüm eldeki nohut genetik materyalinde, kök derinliği ve kök hacmi gibi kuraklıkla ilgili karakterlerin gen haritaları elde edilmiştir. İşte bu çalışmalarla belirlenen kurağa dayanıklılıkla ilişkili ICC 4958 genleri Pusa 372 yerel ve en çok ekilen çeşidine moleküler koşullarda aktarılarak Pusa 10216 kurağa dayanıklı çeşidi geliştirildi. Çok yer ve yılda yapılan denemelerde, bu yeni çeşit orijinalinden %12 daha fazla verim sağlamıştır.

Aynı yöntemle Karnataka vilayetinde fazlaca tercih edilen fakat fusarium spp. hastalığına duyarlı Annigeri-1 çeşidine, bu hastalığa dayanıklı WR315 çeşidinden gen aktarımı yapılarak,  orijinaline göre % 7 daha fazla verim sağlayan Süper Annigeri-1 çeşidini elde ediliyor. 

Geleneksel olarak, nohut gibi kendine döllenen bitkilerde yeni çeşitlerin yetiştirilmesi 10-11 yıl sürebilir. Dünyanın nüfus artışı, gıdalara olan talebin artması ve küresel ısınmanın etkilerinin bugünden yaşanması karşısında amaca uygun yeni çeşitlerin kısa sürede geliştirilebilmesi, dünya bilimi açısından büyük bir başarıdır. Bu başarıda bilim adamlarının ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliğinin önemi yadsınamaz. Özellikle yüzyılımızda küresel sıcaklığın 2,5 – 4,3 ° C artacağı tahmin ediliyorken!

Düşük girdili marjinal arazilerde yetiştirilen nohut (Cicer arietinum L.) dünyada 13,2 milyon hektar bir alanda ekilen ve yıllık 11,62 milyon ton üretilen önemli bir baklagildir. 2020 yılında küresel nohut talebinin 17 milyon ton olacağı tahmin edilmektedir.

Nohut üretimini etkileyen çeşitli abiyotik (tuzluluk, ısı) stresleri arasında, özellikle büyüme mevsiminin sonunda kuraklık stresi, dünyanın kurak ve yarı kurak bölgelerindeki nohut üretimini ve verim stabilitesini sınırlayan temel bir kısıtlamadır. Kuraklık, nohutta yıllık % 50’ye varan oranda önemli verim kayıplarına neden olur. O nedenle kuraklığa toleranslı-dayanıklı yüksek verimli nohut çeşitlerinin geliştirilmesine büyük ihtiyaç vardır.

Türk tüketicisi için de vazgeçilmez gıda maddelerinden biri olan nohut, 1900’ lerde 800.000 hektar civarında bir ekim alanına sahipken, son yıllarda bu alan yarıya inmiştir[3]. 2018 yılında ise 520.000 hektara ulaşan ekim alanından 620.000 ton verim elde edilmiştir. Aynı yıl Arjantin, Meksika ve Hindistan’dan 93 bin ton nohut ithal edilerek 118 milyon dolar ödenmiştir.

İşte yukarıdaki örnekten hareketle, 120 kg/da olan verimizi yükseltmemiz olası. Tarım Bakanlığı araştırma kuruluşları klasik ıslahla birçok nohut çeşidini üreticimize sunmaktadır. Yukarıda konu edilen moleküler ıslahtan yararlanarak elde edilecek çeşitlerle, Türk ekonomisine büyük katkılar sağlanabilir. Bu potansiyelde onlarca fakülte-bölüm mevcutken “ıslahçı haklarını – royaliteyi[4]” öne çıkararak, yapılan çalışmalar yerine, bu tip ekonomik araştırmalara yönlenme konusunda bir “farkındalık yaratma” kampanyası mı başlatsak! 

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[2] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3910274/

[3] http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=29998&tipi=17&sube=0

[4]Islahçı hakkı – royalite bir çeşidin ıslahçısına ödenen bir bedeldir. Türkiye şu anda özellikle yabancı çeşitlerin sahiplerine çeşidin ekiliş alanına göre yüzbinlere varan $, € ödemektedir. Ülkemizde bu meblağ özellikle kamuda çalışan ıslahçılara ve ekibine belirli oranda yansımaktadır.

Bitki Bazlı Et Pazarı 2030larda 85 Milyar Dolar

Bir İsviçre yatırım firması UBS 2018 deki 4,6 milyar dolarlık bitki bazlı protein ve et pazarının 2030 yılına gelindiğinde 85 milyar dolara ulaşacağını tahmin etmektedir[1]. Aynı kaynak bitki bazlı süt pazarını 2025 ler için 37,5 milyar dolara ulaşabileceğini eklerken, toplumun gelişen sağlık ve refah düzeyinin bu artışlarda ana etken olduğunu ileri sürmektedir (önümüzdeki on yılda bir milyar tüketici orta sınıfa geçiş yapacak!).

Diğer taraftan Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor), 2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisini ele almıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.  

UBS raporunda çevre ve hayvan sağlığına odaklanırken, gittikçe daha çok tüketicinin bitki bazlı protein kaynaklarını tercih ettiğine değinmektedir. Gerçekten de tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Ayrıca dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.  

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında et oluşumu başlamaktadır. Hayvan vücudunda da izlenen bu sistem yalnız laboratuvarda değil, daha geniş ortamlarda da gerçekleştirilebilir. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle yer bulabileceğe benziyor. Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır.

Tam olarak piyasaya çıkmaları zaman gerektirebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” tavuksuz piliç etini 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü de ilginçtir. Burada et ikame maddesi olarak, bitkisel protein (soya) dokuları  ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[3]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.   

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[4].

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.fooddive.com/news/plant-based-meat-market-forecast-to-reach-85b-by-2030-report-says/559170/

[2] https://www.justforall.com

[3] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html

[4]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Türkiye Buğday 2019 Yıllığı

Toplumumuz, en fazla tükettiğimiz gıda maddesi olan buğday konusunda ne yazık ki hiç de sağlıklı bilgilendirilmemektedir. Bazı sivil toplum örgüt (STK) mensupları, konuları dışında olmasına rağmen, buğdayla ilgili sağlıksız bilgilerle vatandaşı adeta yanıltmaktadırlar. Hiç ilgisi olmamasına rağmen buğdayı GDO ile ilişkilendirilmeye kalkan profesöre,  işin aslını bilmeden, on yıllık toplam 50 milyon ton ithalat rakamını vererek, buğdayda dışa bağımlılığımızı kanıtlamaya çalışan STK temsilcisine rastlamaktayız. Hemen belirtelim: Türkiye yaptığı un ve makarna ihracatı için dâhilde işlem rejimi[1] çerçevesinde gerçekten her yıl 5 milyon ton civarında ekmeklik ve makarnalık buğday ithal etmektedir. 2002 yılından günümüze 15 milyar ₺’lik buğday ithalatına karşın, 27 milyar ₺’lik un-makarna gibi ürün ihracatı ile 12 milyar ₺ katma değer sağlanırken, un-makarna ihracatında Türkiye ilk sıralara yükselmiştir. Unutmamak gerekir ki, bazı yıllar 21 milyon tonu aşan üretimimiz, 18 milyon tonluk yıllık buğday tüketimimizin, devamlı üstünde kalmaktadır. Türkiye de 1960’larda 10 milyon hektar olan buğday ekim alanını daraltırken, üretimini birim alandan sağlanan daha yüksek verimle kapatmıştır. Ülkemizde buğday verimi, 2018 verilerine göre, 250 kg/da ile dünya buğday verim ortalaması civarındadır. 2018 yılında Türkiye 7,6 milyon hektar alanda 19 milyon ton buğday üretmiştir.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Özellikle 2050 yıllarında, her yıl bir milyar tonluk tüketimi tahmin edilen bu ürünün (grafik!), gereksinimini karşılamak için, her yıl %2 daha fazla ürün kaldırılması zorunlu görünüyor. Bu amaçla ülkeler, öncelikle birim alandan alınan ürünü artırmak için adeta yarışmaktadırlar. Nitekim Birleşik Krallık 2020’lerde dekara 2 ton verimi hedef olarak belirlemiştir[2]. Aynı ülkede 2015 yılında 1,65 ton/da ile yeni dünya rekoru kırılmıştır. Yani bitki olarak buğday, yüksek verim potansiyeline sahiptir. Uygun çeşit ve uygun ekolojilerde bu verimler artırılabilir. Nitekim ülkemizde de bazı bölgelerde sulu koşullarda 1000 kg/da üzerinde verimin elde edildiği yıllar olmuştur. 

2019 yılında buğdayın ana sorunu doların artışıdır. DAP (kompoze gübre) fiyatının 2017 yılında tonu 1,650 ₺ iken, 2018 yılında 3,355 ₺’ye çıkması her şeyi açıklıyor. İlacı da aynı paralelde değerlendirecek olursak, 2019 yılının buğday çiftçisi için hiç de kolay bir yıl olmayacağı anlaşılır. Bu aşamada devlet desteklerine bir göz atarsak, olayın pek iç açıcı olmadığı ortaya çıkacaktır. Çünkü sekiz yılda 4,5 kez artan dolara karşın, devlet desteklerinde pek de büyük bir değişiklik olmamıştır (Tablo!). Hâlbuki gübre, ilaç ve mazot gibi girdilerin fiyatları, dövize bağlı olarak sürekli artış göstermişlerdir.  Gerçi Toprak Mahsulleri Ofisi, bu yıl için alım fiyatlarında %25-30’luk bir artıştan, Tarım ve Orman Bakanlığı da primde %100’lük bir artıştan söz etmektedir. Şu günlerde gübre ve ilaç beklemekte olan buğday tarlalarımıza, gerekli özenin gösterilip, gösterilmediği, ancak hasat sonunda, dekara ortalama verim belli olduğunda anlaşılabilecektir.        

Yıl Tohum (₺/ha) Prim (₺/ton) Toprak a. (₺/ha) Yakıt (₺/ha) Gübre (₺/ha)
2010 50 50 25 32,5 42,5
2018 85 50 8 170,3 40

Gıda sektöründe hammadde olarak en çok kullanılan buğday, binlerce fabrika ile Türk sanayisindeki öncü yerini korumaktadır. 2019 verilerine göre, 640 un, 28 makarna, 103 bulgur, 32 bisküvi ve 13 irmik, toplam 816 fabrikası ile buğday, yalnız ülkemizde değil, yurt dışında da karınları doyurmaktadır. Rusya, Ukrayna gibi buğday üretici ülkelere yakınlığı ve dolayısı ile nakliye avantajından yararlanan Türkiye, 100’e yakın ülkeye un, makarna gibi buğday yan ürünleri ihraç etmektedir. 2016 yılı dünya 12 milyon tonluk un ticaretinin %30’unu gerçekleştiren Türk ihracatçıları, sıralamada ilk basamaktaki yerlerini almışlardır. 2017/2018 sezonunda 3,3 milyon tonu un ve 1,1 milyon tonu makarna olmak üzere toplam 6,2 milyon ton buğday yan ürünü ihraç etmiştir. Un sanayisinden geriye kalan kepek de, yem fabrikaları için hammadde olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu avantajlarla, Türk un ihracatçısının dünya pazarındaki rekabet gücü sürdürebilir görünümdedir.  

Buğdayla ilgili bu güncel haberlerden söz ederken, buğday tohumculuğuna değinmemek olmazdı. Hemen belirtelim, genç tohumculuk firmaları yurt içi-yurt dışı çeşitleri ile Türk çiftçisinin sertifikalı tohum gereksinimini karşılamaktadırlar. Ne var ki yurt dışı kaynaklı çeşitler için ıslahçı hakkı (royalite) ödemesi söz konusu ve bu gelecekte hibrit çeşitlere ödenen meblağa ulaşabilir (hibrit domates tohumuna ödenen yıllık döviz 30-50 milyar US$ civarında!). O nedenle Türkiye, başta buğday olmak üzere tüm türlerde yerli genotiplerini geliştirmek zorundadır. Buğdayın ıslah hedefleri oldukça geniştir. Sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık-bulgurluk-baklavalık-glutensiz, yazlık-kışlık, hastalık-zararlı-kurağa dayanıklılık gibi seçeneklerle Türkiye, her yıl çok sayıda yeni çeşide gereksinim duymaktadır. Ülkemizde buğday ıslahçısının ihtiyaç duyduğu genleri sağlayacak Avrupa’da olduğu gibi bir ticari gen-genotip geliştirme şirketinin de bulunmamasından kaynaklanan boşluk, ACİLEN doldurulmak zorundadır. Bazı ülkelerde bu konuda bakın neler yapıyor: Pakistan bir gen satın almış, ücretsiz olarak tüm ulusal pamuk tohumcusu kuruluşlarının kullanımına sunmuştur. Brezilya bir uluslararası firmaya, yalnız ülkesinde kullanılmak üzere bir çeşit sipariş etmiştir. Kanada’da tohumculuk ticareti için pek albenisi olmayan “yemlik buğday” çeşit geliştirme işi “üretici-tohumcu-kamunun” oluşturduğu bir kooperatifle çözümlenmiştir.

Türkiye ihtiyaç duyulan tüm çeşitleri geliştirecek potansiyele sahiptir. Yalnız bu konuda kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve özel sektörü bir araya getirecek kurumlar yalnız buğdayda değil, daha birçok türde tohumluk sorununu çözümleyebilirler. TARIMDA MILLI BIRLIK PROJESI çerçevesinde bu konuda ilk akla şu stratejik organizasyonlar gelebilir:

-Tüm buğday paydaşlarını bir çatı altında toplayan AR-GE odaklı bir “Türkiye Buğday Konseyi”;

-Kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[3] benzer bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi”.

Nazimi Açıkgöz



[1] Dâhilde İşleme Rejimi, iİhraç edilecek ürünleri üretmek için gerekli olan ve yurt dışından ithal edilen, ithali gümrük vergisine tabi girdilere gümrük muafiyeti getiren bir ihracatı teşvik sistemidir.

[2] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

[3] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

İklim Değişimine Karşı Savaşta Tarım

Küresel ısınma, yarınların gıda yeterliliğinde ciddi bir sorun olarak karşımızdadır. Çözüm arayışları, hükümetler üstü organizasyonlarca ciddi ölçüde ele alınmakta. Hükümetler arası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC), hazırladığı “İklim değişimi ve tarım” özel raporunun[1] yayınlanması sonucu birçok devlet, olayı değişik platformlarda ele almaya başladılar. ABD İklim Krizi Komitesi, iklim değişikliğinin etkisinin azaltılmasında tarım sektöründen nasıl yararlanılabileceği konusunu ele aldı. Tarımsal uygulamaların iklim değişiminde etkileri incelenirken, iklim değişimi ile savaşta tarımın da bir partner olabileceği düşünüldü. Bu aşamada, tarım ve gıda ile ilgili özel sektör paydaşlarının devreye girmesi bekleniyordu. Aslında General Mills, Danone (ABD), Kellogg ve Nestlé gibi büyük gıda firmalarının orman açmaları ve biyoçeşitliliğin sürdürülmesi konularına el attıkları biliniyordu[2]. Özellikle sözleşmeli tarımsal üretim yapan büyük gıda firmaları, garanti alım anlaşmalarında artık su, gübre ve ilaç kullanımında iyi tarım uygulamalarını, sözleşmelerine eklemeğe çoktan başlamışlardı.

Küresel ısınmanın temel nedeni, atmosferdeki doğal gaz (su buharı, karbon dioksit (CO2), metan (CH4), azot oksidül (nitroz oksit) (N2O) ve ozon (O3)) miktarlarındaki değişimlerdir. Yüz milyonlarca yıldan beri süre gelen doğal sistemin bozulması maalesef insan kaynaklıdır ve endüstrileşme sonucu ortaya çıkmıştır. 1958 yılında 315 ppm (milyon hacimde bir molekül) olan atmosferdeki yıllık ortalama karbondioksitin, günümüzde 400 ppm’lere ulaşması olayın ciddiyetini yeterince sergilemektedir.

Sera gazı başta olmak üzere, iklim değişikliğini tetikleyen kaynakların etkilerini en aza indirgemek üzere, ülkeler birçok antlaşmaya imza atmışlar ve bu arada “İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planlarını” uygulamaya koymuştur. Örneğin Avrupa Birliği %20 – %30, Avustralya %15 – %25, ABD %17, Türkiye %11’lik salım azaltmayı taahhüt etmiştir.

Bitkisel üretim karbondioksiti oksijene dönüştürerek, küresel ısınma kaynaklarının etkisini aşağıya çekmektedir. Fakat Şekil’den de anlaşılacağı gibi fosil yakıtlardan sonra % 14 payla sera gazı salınımında ikinci sektör olan tarım[3], özellikle karbon emiliminde devreye sokularak, iklim değişimine karşı savaşta görev üstlenebilir.

İyi tarım uygulamaları diye de tanımlanan bu çevre dostu tarımsal üretimle, sürdürülebilir tarım bilinci yaygınlaşmaya başlamıştı. Son zamanlarda dile getirilen regeneratif (carbon farming-karbon tarımı) – onarıcı tarım ise, tarımsal uygulamalarla iklim değişikliği etmenlerini azaltmayı hedeflemektedir. Bu yöntemin amaçlarının biri, toprak işlerken havaya geçen karbonu geri kazanmak ve toprağı zenginleştirmek – iyileştirmektir. Regeneratif tarım, bitki çeşitliliği artıran, toprakları zenginleştiren, su havzalarını iyileştiren ve ekosistemi iyileştiren, eski doğal haline kavuşturulması sağlayan sistemdir. Bir diğer ifade ile regeneratif tarım, kullandığı kaynakları yıpratmak – eksiltmek – yok etmek yerine, onları iyileştirmeye yönelmiş, çevresel, sosyal, ekonomik refahı hedefleyen bir yaklaşımdır.

Onarıcı tarım, atmosferdeki karbonu toprağa yönlendirerek, sera gazı salınımını azaltmayı da hedefleri arasına almaktadır. Suni gübre, tarımsal ilaç kullanmaksızın, anıza ekim, ekim nöbeti (münavebe), hasat sonu örtü bitkisi kullanımı gibi seçenekler kombinasyonu uygulama, gerçekten de toprağı yormayacak, tersine zenginleştirecektir. Onarıcı tarım taraftarları, böyle bir uygulamayı, toprağın karbonu depoladığı, atmosferdeki karbonu azalttığını savunmaktadırlar. Toprağın hangi ölçüde karbonu tuttuğu konusu hala tartışılmakla birlikte, yukarıda sözü edilen büyük tarım firmaları bu onarıcı tarımı destekleme kararı almıştır. Bunlardan biri, General Mills, 2030 yılına kadar, regeneratif tarım uygulamalarının dört milyon dönüme çıkabileceği görüşünde. Firma bu rakama ulaşmak için uygun bölgelerde, organik ve klasik tarım yapan çiftçilerle birlikte çalışmayı planlamaktadır.  

Onarıcı tarımın büyük gıda firmalarınca benimsenmesinde “SAVORY Institute”, “Rodale Institute”, “Civil Eats” gibi birçok STK’nun da büyük payları vardır. Ne var ki, karbon her ne kadar toprakta depolanabiliyorsa da, miktarı konusu henüz net olarak belirlenmiş değildir. O nedenle bu konular detaylı olarak, ivedilikle araştırılmalıdır. Nazimi Açıkgöz


[1] IPCC Special Report on Climate Change and Land: Raporun Expert Reviewer’lerinde biri olarak, esas geniş başlığın “IPCC Special Report on Climate Change, Desertification, Land Degradation, Sustainable Land Management, Food Security, and Greenhouse gas fluxes in Terrestrial Ecosystems” şeklinde olduğunu belirtmekte fayda görüyorum.[2]https://www.nbcnews.com/news/us-news/can-regeneratdive-agriculture-reverse-climate-change-big-food-banking-it-n1072941[3] http://www.foodtime.com.tr/makale/tarim-iklim-degisikliginde-ne-kadar-masum-m119.html

%d blogcu bunu beğendi: