Gıda Tüketimimiz Farklılaşırken(*)

İnsanın evrimi boyunca tüketilen gıdaların, yaşanılan ortam ekolojisine bağlı olarak değiştiği bir gerçek. Fakat günümüzün küreselleşen dünyasında, genelde standartlaşan gıda tüketimi, bu kez “tüketici tercihleri” nedeniyle değişim göstermektedir.

Antropogen (insan eliyle) kaynaklı küresel ısınmanın nedeni yer kürenin güneşin çevresindeki yörüngesinin ve ekseninin eğikliğindeki değişimidir.  İşte bu endüstrileşme öncesi iklim değişimleri insanları göçe, birçok canlı türlerinin yok olmasına, yiyecek tür ve çeşitlerini bazen neredeyse tamamen değişimlerine neden olmuştur.

Günümüzdeki gıda tüketimlerinde değişim trendlerini daha sağlıklı yaşam arzusuna ve refaha dayandırabiliriz. Son yıllarda tüketilen kalori miktarındaki artış bunu doğrulamaktadır.  

Nüfus artışı, küresel ısınma, artan refah seviyesi nedeni ile 2050’lerde, bugünkü üretilen gıda maddeleri miktarının %50-%70 artırılması gerektiği öngörülmektedir. Fakat gelecekte tüketeceğimiz ana besin maddelerinde aynı oranda değişim beklememeliyiz.

İşte burada tarım stratejistlerinin gelecekte hangi tarım ürününün ne miktarda tüketilmesinin beklendiğini bilme zorunluluğu öne çıkmaktadır. Bu soru başta FAO, Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), Dünya Gıda Programı (WFP), Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) ve CGIAR gibi çok sayıda uluslararası kuruluş raporlarında yanıt bulmaktadır. 

Ana ürünlerin 2005, 2006 ve 2007 yıllarında kişi başına yıllık tüketim ortalamaları ile 2050 yıllarında beklenen değerler ÇİZELGEDE ele alınmış ve farkların, gözlenen değerlere oranı (%) hesaplanarak son sütundaki verilere ulaşılmıştır. Bu rakamlara dayanarak, hangi ürünlerin daha çok tüketileceği kolayca anlaşılmaktadır. Bu verilere göre gelecekte bazı ürünlerin araştırmasına, yatırımına ve üretimine öncelik verebiliriz.

Bu verilerden hareketle, ülkemiz tarımında nasıl bir yeniden yönlendirme yapmamız gerekebilir sorusuna yanıt arayalım.

  • Önce kişi başına yıllık kilokalori değerinde beklenen artışa bir göz atalım: 2772’den 3070’e çıkması beklenen bu enerjinin karşılanması için gerek bitkisel ve gerekse hayvansal gıda tüketiminde artış olacağı için söz konusu ürünlerde, günlük kalori gereksinimini karşılamak için %11’lik bir artış sağlamak zorundayız. Nüfus artış oranını da ayrıca hesaplamamız gerekir.
  • Tahıl tüketiminde sanki bir değişim olmayacakmış gibi görünen “%1” aslında biraz yanıltıcı. Çünkü Çin gibi yüksek nüfuslu bir ülkenin hızla buğdaydan pirince geçişini izlediğimiz bu günlerde, tahılların kendi içinde ayrı bir değerlendirme yapılmasını zorunlu kılıyor. Nitekim Türkiye’de de kentleşmeden kaynaklanan nedenle, yıllık kişi başına pirinç tüketiminin son 30 yılda iki misline çıktığına bu linkte detaylı olarak değinmiştir.  
  • Kişi başına yıllık şeker tüketiminin belirtilen süre içerisinde 22 kg’dan 25 kg’a çıkmasının beklenmesi sakın şeker pancarı üreticilerini sevindirmesin. Çünkü şeker kaynağı olarak şeker kamışı öne çıkacaktır. Hatta şeker pancarı, ekim alanı daralacak tek kültür bitkisi olacaktır.
  • Baklagil tüketiminde bir kg’lık artış aslında bu grup bitkilerin %15 artışı anlamına gelmektedir. AB 7. Çerçeve araştırma projelerinde bilime dayalı biyoekonomik projelerinde önceliği baklagil ağırlıklı bitkilere vermiştir. Bu yaklaşımda ilke, Akdeniz diyetinin temel gıdası olan bu ürünün, özellikle kuzey Avrupa’ya yayılması, sağlıklı beslenme açısından toplumuna sahip çıkarken, sağlık giderlerini de azaltmaktır. Sulanır alanlarımızdaki genişleme nedeniyle, ekim alanları daralan mercimek, nohut gibi ürünlerde artık kendine yeterli olamayan Türkiye’nin baklagil üretiminde bir hamle yapması, araştırma ve destek programlarında yenilemeye gitmesi yararlı olacaktır.  
  • Çizelgede en fazla artış beklentisi bitkisel yağlarda izlenmektedir. İthalatçısı olduğumuz bu kategori için Türkiye’nin özel stratejiler geliştirmesi gerekecektir.
  • Et ve süt konusu tüketimi artması beklenen tartışılmaz ana gıda kaynaklarıdır. Çiftlik balıkçılığının hızla arttığı ülkemizin bu konuda farkına varmadan gerekeni yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Batı ülkelerinde hızlı bir şekilde devreye giren bitki bazlı et konusunda Türk gıda sanayicilerinin dikkatlerinin çekilmesi yararlı olacaktır[1].

Bu gıda kategorilerinin beklenen artışlarına göre her ülkenin gerekli yatırım ve araştırmalara yeniden yön vermesi gereği karşımıza çıkıyor. Peki, politikacısından bürokratına, bilim adamından, yatırımcı özel sektörüne bu detaylara ne oranda vakıfız? Geleceğin planlanmasında zaten adı geçen şahıs ve birimler değil de “düşünce kuruluşları” görev üstlenmişlerdir.

Daralacağı beklenen ekim alanlarına karşın daha fazla üretmek için birim alandan daha fazla verimi sağlayacak biyoekonomik araştırmalar için bütün ülkeler adeta yarış içindedirler. Diğer taraftan küresel ısınma ile birlikte oluşacak koşullara uyabilecek yeni çeşitler[2] için her ülke bitki ıslahına yönelik çok farklı sistemler-stratejiler geliştirmek zorundadırlar. Nitekim BRIC ülkeleri tarımsal araştırma sistemlerini adeta yeniden yapılandırmışlardır. BREZİLYA tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak- Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplamıştır. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır[3].

Hindistan tarımsal araştırmalarını ICAR (Hindistan Tarımsal Araştırma Konseyi) 59 enstitüsü, 69 Ziraat Üniversitesi ve 636 istasyonu ile onlarca kültür bitkisinde biyotek çeşit adayları ile ülkenin yarınları için gerekli yeni çeşit gereksinimini karşılamaktadırlar[1].

Ülke olarak bizim de Kamu, özel sektör ve üniversiteleri bir çatı altında toplayacak ulusal “Tarımsal Araştırma Konseyini” kurmamız gerekir.

Nazimi Açıkgöz


[1] (http://www.washingtonbanglaradio.com/content/14886714-new-paradigms-agricultural-research#ixzz2qmhyxNrv

(*) Not: Bu yazı bir YouTube videosu olarak da izleneblir: https://youtu.be/eu-LhuGNk0E

İklim Değişimi Gıda Krizleri Getirebilir mi?

Almanya’da sıcaklıkların 1881-2021 yılları arasında yıllık ortalamalardan sapmaların seyrine bakıldığında işin önemi ve ciddiyeti daha iyi anlaşılıyor (Grafik). Zaten tüm dünya kuruluşları bu iklim değişimin önemini kavramışlar, olayın gıdaya ve tarıma olumsuz etkileri konusunda acilen tedbirler almak üzere kolları sıvamışlardır. FAO, Avrupa Komisyonu (EC), Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ve Dünya Gıda Programı (WFP) kısa zaman önce, gıda gereksiniminin karşılanması için bir çerçeve iş birliği anlaşması imzaladılar. Amaç gıda güvenirliği ve güvenliği konusunda etkili, koordineli, sürdürülebilir yeni stratejiler geliştirmek.

İklim değişimi başta olmak üzere zorlayıcı diğer birçok neden var. Önce nüfusun 2050 yılında 9,5 milyara varacağı beklentisi… Ekim alanı verilerinden hareketle 1960 yılında kişi başına 4,3 hektarlık bir üretim alanı düşerken, bu rakamın 1980’de 3’e ve 2020’de 1,8 hektara gerilemesi zaten bilinene bir gerçek. Bir hektarlık tarım alanın doyurduğu kişi sayısını tahminlemeye çalışalım: 1960 yılında bir hektar 0,7 kişiyi, 1980’de 1,5 kişiyi, 2000’de 2,7 kişiyi doyurmuştur. 2020 yılında ise bir hektarın 4,2 kişiyi doyurmuş olması gerek. Buradan hemen önümüzdeki yıllarda birim alandan daha fazla ürün almanın kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır.

İklim değişiminin beraberinde gelen ve tarımı olumsuz etkileyecek diğer bir etmen de artan sıcaklıklarla kuzeye kayabilecek hastalık ve zararlılardır. Olası etkilerini insan tasavvur etmek dahi edemiyor. Söz konusu değişimlerin artan olumsuz etkileri karşısında akla şu soru geliyor: İklim Değişimi Gıda Krizleri oluşturur mu?

Bu aşamada önce tarımsal üretimini sürdürebilir kılabilir miyiz sorusunu yanıtlamaya çalışalım. 

-Bazı ülkeler üretim modellerini değiştirmektedir. Arabistan’ın 2016 yılında su tasarrufu amaçlı olarak buğday tarımına son vermesi bir örnek olabilir mi?[1]

-Fransız bağcıların bağ tesislerini Birleşik Krallık’a kaydırmaları gibi, bazı üretimlere yeni alanlar yaratma olasılığı var mı?  

-Anıza ekim, ikinci ürün (Çin’de çeltikte yılda dört ürün bile alınabilmektedir), çift biçim, topraksız tarım, dikey tarım, şehirde çatı ya da depo-bodrum tarımı, permakültür gibi yeni uygulamalarla üretim artışları ne derece etkili olabilir?

-İklim değişikliği karşısında yarınki gıda maddelerini garantileme konusunda bitki ve hayvan ıslahı güvenilir kaynakları oluşturur. Daha şimdiden ağırlıklı olarak genetik mühendislik ve biyoteknolojiden de yararlanarak, kurağa dayanıklı mısır çeşitlerinin tescil edilerek üreticiye ulaştırılmış olması bunun bir ispatıdır. Peki bu ve benzeri uygulamalar yeterli olabilir mi?

-Yabancı döllenen ürünlerde verim artışını sağlayan hibrit tekniği Çin’de kendine döllenen bir ürün çeltikte uygulanmış ve bu ülke çeltik ekim alanlarının %56’sına hibrit çeltik ekerek pirinç ithalatçısı olmaktan kurtulmuştur[2]. Peki hibrit buğday çeşitleri geliştirerek buğday üretimini artırma şansı olabilir mi?

-“CRISPR-Cas9” gibi yöntemlerde, GDO’ların aksine dışarıdan herhangi bir  gen transferi olmaksızın, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Bu yeni ıslah teknikleri[3]ile birçok ülkede bitki ve hayvan geliştirilmeye başlanmıştır. Bu tip biyoteknolojik yenilikler AB ve Türkiye dahil diğer ülke biyoekonomilerine kazandırılamaz mı?

-Toplumun et tüketimi azaltılarak tarımsal üretimde büyük bir değişimler sağlanabilir. Bu konuda bitkisel kökenli yapay et ve balık teknolojilerindeki gelişmeler[4] ümit vericidir. Arazi ve su kullanımı konusunda öne çıkan, iklim değişiminde de sıkça öne sürülen hayvancılığı ve balıkçılığı rahatlatacak bitki bazlı et, süt, peynir vs. üretim ve tüketiminin teşviki genelleştirilemez mi?

-Ürün kayıplarının yarıya indirilmesiyle 2050’lerde tarımsal üretim %20 artabilecektir.

Bütün bu sorular olumlu yanıtlansa bile, derecesi sabitlenemeyecek iklim krizinin gıda güvenirliği için en büyük tehdit olacağı bir gerçek.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873

[2]https://gazetekoseyazilari.com/blog/2022/11/24/bitki-bazli-baliklar-geliyor/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/biyoekonomide-hayvancilik-ve-et-odak-noktasi/Blog/?BlogNo=588064

İklim Krizi AB’nin Başını Ağrıtmaya Başladı

Çoklarımız iklim krizi – küresel ısınma dendiğinde, AB ülkelerinin bundan en az etkilenecekler arsında olacağı görüşünde birleşirler. Okyanusta ortadan kalkacak adaların yanında, AB’deki iklim değişimi kaynaklı olumsuzluklar gerçekten neredeyse önemsenmeyebilir. İşi tarımsal üretim ve yiyeceğe ulaşım açısından ele aldığımızda da kuraklık nedeniyle ülkelerini terk etmek durumunda kalan Afrika kökenlilerle AB vatandaşlarını karşılaştırmak biraz garip görünebilir.

Fakat olaya yakından bir göz attığımızda görürüz ki:

  • 2022’nin bu yazı, Avrupa’daki çiftçiler için en sıcak yazlardan biri oldu. Bazı ülkede yaklaşık 500 yılın en kötü kuraklığı yaşandı[1] (Grafik);
  • Avrupa Komisyonu’nun Ortak Araştırma Merkezi’nin (JRC) yayınına göre AB’nin yüzde 17’sinde aşırı düzeyde kuraklık yaşanmış;
  • Mısır, soya fasulyesi gibi ürünlerde %30 a varan verim kaybı yaşanmış;
  • Macaristan, Romanya, Slovenya ve Hırvatistan’da çiçeklenme dönemi aşırı sıcaklara ve kurak dönemi rastlamış ve bu ülkelerde tahıllarda dane dolumu sorunları nedeniyle verim kayıpları gözlenmiş;
  • Elektrik, su ve sair üretim girdilerinde büyük bir artış yaşanmıştır. Bu girdilerden bazılarında fiyatı %300 artan kalemlere dahi rastlanmıştır.

Bu duruma bir çiftçi örgüt başkanının yaklaşımı, olayı daha net olarak aydınlatıyor: “ÇİFTÇİYE İHTİYAÇ ZAMANINDA KİM YARDIM EDECEK? Şimdiye kadar bu karmaşada bir yardım almadık. Bu nedenle çiftçilerin cebine giren doğrudan yardım talep ediyoruz. Pek çok insan, kırsalın günde üç kez yememiz için yiyecek ürettiğini unutuyor. Birçoğu kırsala sadece seçim dönemlerinde ayak basıyor ve verimli bir tarımın yapılmamasının gelecekte üçüncü ülkelerin eline geçeceğini unutuyor. Yiyeceklerle oynamamalıyız”

Avrupa daha geçen yıl organik beslenme adına, önümüzdeki yıllarda uygulanmak üzere bir seri kararlar almıştı[2]. Tabi bu kararlarda CO2 emisyonlarının ortadan kaldırılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi gibi hedefler de vardı. Bu kararlar: 2030 yılına kadar kimyasal pestisitlerin kullanımının %50 azaltılması, 2030 yılına kadar gübre kullanımının en az%20 azaltılması, 2030’a kadar organik tarım alanlarında %25′ ve organik su ürünleri yetiştiriciliğinde belirli bir artışın olması vb. Ne var ki iklim krizi ve savaşın da etkisi ile, Polonya, İspanya ve Macaristan söz konusu “Tarladan Çatala” yönetmeliklerinin değiştirilmesi doğrultusunda harekete geçtiler.

AB’de gıda güvenirliği doğrudan tehdit altında olmasa da Avrupa Birliğinin kuşkusuz karmaşık bir dönem geçirdiği bir gerçek.  COVID-19’un devam eden etkileri, dünya gıda, enerji ve gübre piyasalarında fiyat şokları yanında bazı hammaddelerin kıtlığına yol açan mevcut jeopolitik durum inkâr edilemez. Enflasyonun yükseldiği günümüzde uygun fiyatla gıda sağlanması AB Üye Devletleri için de geçerli.

Birliğin bu yılki başkanlığını yürüten Çek Başkanlı yıllık toplantıda tarım konusunu öne çıkartmıştır.  Bu hem gıda güvenirliği ve hem de sürdürülebilirlik ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına açısından önemlidir.

Gündeminde tohumculuk ve yeni çeşitlerin ıslahı konusu öncelikler arasında yer almaktadır[3].  Yeni gen teknikler olarak bilinen ve yeni çeşitlerin ıslah sürelerini kısaltan yöntemlerin AB’de de yeterince desteklememesi dile getirilirken, bu ve benzeri yeniliklerin AB dışında gelişmesi sorgulanıyor. Söz konusu modern teknik ürünlerinin AB dışında gıda ve yem güvenliği, sürdürülebilir tarım, biyolojik çeşitlilik ve gıda sistemleri üzerinde olumlu etkileri gözlenirken, AB’nin bu konuda rekabet şansını yitirmesi büyük bir dezavantaj kabul ediliyor.

Çek başkanlığı ilaveten, AB’nin sosyo-politik yeşil stratejisinin bu tekniklerin faydalarını inkarını gerektirmediğini, bu yöntemlerle kısa sürede ıslah edilen çeşitlerin örneğin, kuraklığa, tuza dayanıklılık, erkenci-geçci çeşitlerin geliştirilerek iklim değişikliği çerçevesinde tarıma ve gıda üretimine yararlı olacağı görüşünde. 

Çek Cumhuriyeti, Romanya, Litvanya, İsveç ve İtalya gibi üye devletleri Avrupa Adalet Divanı’nın gen düzenlenme konusundaki kararlarının yeniden gözden geçirilmesi için çağrıda bulunurken, AB’nin organik tarım savunucuları yeşiller, söz konusu kararları desteklemeye devam ediyor. Bilindiği gibi gen düzenlemeleri AB dışındaki hiçbir ülkede GDO’dan farklı mevzuatta değerlendirilirken, AB ve ülkemizde aynı  kefeye konulmaktadır.  

Nazimi Açıkgöz


[1] https://european-seed.com/docs/books/volume-9/issue 4/?page=30&utm_campaign=European+Seed+Marketing&utm_ medium=email&utm_source=hs_email

[2] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/10/11/kimya-nobel-odullulerinin-bulgu-sonuclari-coktan-market-raflarina-ulasti/

Tarımda Hibrit Kavramı

Çin’de kendine döllenen çeltikte hibrit çeşitlerin devreye girerek %15-20 verim artışı sağlanması, kendine döllenen diğer ürünlerde de aynı teknolojinin uygulanabileceğini gösterdi.

Mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen ürünlerde yüzyıllardır kullanılan hibrit yani melez azmanlığı uygulamasında ilk generasyonlarda yüksek bir performans yakalanmasına karşın, sonraki generasyonlar, genetik açılım nedeniyle tekrar ekimlerde verim düşmektedir.

Melez azmanlığı veya heterozis, aynı türe ait farklı iki genotipin (çeşit, hat) melezlerinde yani F1 olarak bilinen ilk generasyonlarında, ana ve babaların üstünde sergilenen performanstır. Yabancı döllenen bitkilerde yüzlerce yıl önce ticarileştirilen bu genetik buluş, tüm canlılar için genellenemez. “Melez güzeli” gibi deyimler olayın toplumca da özümlendiğini göstermektedir. Biraz daha açacak olursak, melez gücü “AA” ve “aa” genlerine sahip ana ve babanın “Aa” genotipindeki (evlat, döl) ilk generasyonlarda” üstün performans yakalanmasıdır. Genelde daha uzak genetik kökenli ana-baba ile daha yüksek melez gücü elde edileceği beklentisi vardır. İşte bu gücün hangi ana-baba ile yakalanacağı tohumculuk firmalarınca araştırılmaktadır. Ticari uygulamalarda anaçlar 4-5 yıllık bir “kendileme” ile saflaştırılırlar.

Hibrit teknolojisinin en çarpıcı gözlendiği mısır örneğine geri dönecek olursak (grafik), 1920’lerde 170 kg/da olan verimin günümüze 770 kg/da’lara ulaşmasına şahit oluruz. Her ne kadar tüm dünya da bu teknolojiyi kullanmakta ise de bu genetik keşif gübre, su ve ilaç vs. desteği de göz ardı edilemez.

Özellikle günümüzde daralan ekim alanları, buna karşın artan nüfus, bitkisel üretimde birim alandan kaldırılan üründe artış gerektirmektedir. İşte söz konusu heterozisten yararlanarak verimi yükseltmek amacıyla Çin bitki ıslahçıları kendine döllenen yani hibrit gücü göstermeyeceği beklenen çeltikte hibrit çeşit geliştirme çalışmaları başlatmışlar. Uzun yıllardan sonra normal çeşitlerden %30 daha fazla ürün veren hibrit genotipler geliştirdiler.  İlginçtir, 2022 itibarı ile Çin’in çeltik tarlalarının %56’sı melez çeşitlere ekilidir. Pirinç ithalatçısı ülkenin kendine yeterli konuma gelmesi hibrit çeltiğin tarıma kazandırılması ile gerçekleştirilmiştir.

Doğal olarak kendine döllenen çeltikte hibrit çeşitlerinin geliştirilmesi mısır gibi yabancı döllenen bitkilerde uygulanan tekniklerden çok farklıdır. Genetik-sitogenetik erkek kısır hatların elde edilmesi, bunların sürdürülebilmesi gibi bitki ıslah teknikleri Çin’de salt bu konuda enstitülerin kurulması ile gerçekleştirilebilmiştir.

Hibrit çeşitlerin tarımı başta ABD ve Hindistan olmak üzere birçok çeltik üreticisi ülkede uygulanmaktadır.  Oldukça masraflı olan tohum eldesi, aynı zamanda karlı bir iş kolu olarak uluslararası tohumculuk firmalarının eline geçmiştir. 2022 yılı 2,5 miyar USD olan hibrit çeltik tohumluk pazarının 2032 yılında 5,6 milyar USD a ulaşacağı tahmin edilmektedir. 

Hibrit teknolojisinin kendine döllenen bitkilerden yalnız çeltikte öne çıktığı sanılmasın. Hindistan’da üretimi yapılan transgenik (GDO’lu) pamuk da hibrittir. Yalnız burada amaç hibrit gücünden yararlanmadan çok tohum satışını her yıl yapabilmeye yöneliktir.

Türkiye’nin sebze ihracatındaki başarısının arkasında kalite yatmaktadır. Bu kalite de sebze tarımında kullanılan hibrit tohumdur. Türkiye ithal ettiği tohumuma ödenen 220 milyon doların yarısı hibrit sebzeye aittir. Maalesef yerli sebze tohumumuz gereksinimimizin sadece %4’ünü karşılamaktadır. Bu rakamın yıllar itibarı ile artış göstereceği beklenmektedir. Yerli hibrit çeşitlerimizin ihracatındaki artış, tohumculuğumuz açısından ümitvar görülmektedir.

Peki, tarımsal üretim açısından böylesine umut verici teknolojileri ürünlerine, yani hibrit tohumlara “ebter-kısır” damgası vurarak yapılan karalamalara ne demeliyiz!

Nazimi Açıkgöz

Organik Tarım Uygulamalarında Bazı Gelişmeler

Dünyadaki uygulamaları sınırlı olmakla beraber hala artış gösteren organik tarımda bazı gelişmeler izlenmektedir. Düşük gübre arzı ve enerji artışlarının yanı sıra çok kurak bir yaz, ayçiçeği ve mısır gibi temel ürünlerde sırasıyla yüzde 12 ve yüzde 16 oranında düşüş yaşanması Avrupa tarım sektörü için bir fırtına yarattı (1).Savaşın da etkisiyle gıda güvencesi çerçevesinde Polonya, İspanya ve Macaristan AB’nin “Tarladan Çatala” organik tarım uygulamaları ile ilgili yönergelerin değiştirilmesi doğrultusunda harekete geçtiler. Bilindiği gibi AB’de tarım sektörünün daha sürdürülebilir hale getirilmesi için bazı eylemler belirlenmiştir[1]: CO2 emisyonlarının ortadan kaldırılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi, 2030 yılına kadar kimyasal pestisitlerin kullanımının %50 azaltılması, 2030 yılına kadar gübre kullanımının en az%20 azaltılması, 2030’a kadar organik tarım alanlarında %25′ ve organik su ürünleri yetiştiriciliğinde belirli bir artışın olması gibi…

Dünyanın diğer ülkelerinde de organik tarım teşvik edilmekte ve aşama yapmaktadır. ABD de sebze ve meyvenin %15’i organik tarımla elde edilmektedir. Hatta son değerlendirmelere göre organik tarım küçük aile işletmelerin ötesinde orta işletmelerce de benimsenmiştir.

Organik tarımın daha büyük arazilere kayması adeta kaçınılmazdı. Daha büyük çiftlikler, küçük işletmelere göre toprak işleme açısında büyük avantaja sahiplerdir. Küçük işletmelerin el işçiliğinin ve toprak işlemenin çözümünde gerekli makinelere yatırım yapacak sermayeleri sınırlıdır. Zaten ABD’de büyük çiftlikler %97 mekanize olmuşken bu rakam küçük işletmelerde %54’lerde kalmaktadır.

Büyük işletmelerin organik tarıma girmelerinde şu dört özellik öne çıkmaktadır: “düşük ürün çeşitliliği”, “yüksek mekanizasyon”, “toptan pazarlama” ve “yerel olmayan pazara erişim”.  

Organik tarım uygulamasının bir ülke ekonomisini olumsuz etkilemesi ise gerçekten ders alınması gereken bir olaydır. Mayıs 2022’de Sri Lanka, uluslararası kreditörlerin verdiği kredileri geri ödeyememesi nedeniyle iflas etti ve IMF temsilcileriyle 3 milyar dolarlık bir kurtarma paketi için müzakerelere başladı. Peki ülke bu duruma nasıl geldi? 2019’un sonunda vergi indirimleri hükümet gelirlerini düşürmüş, 2020’de Covid-19 salgını turizm endüstrisini büyük bir yıkıma uğratmış ve hızla yükselen enflasyon yangını daha da alevlendirmişti. 2021 baharında ise Başkan Rajapaksa bir grup bilim adamı ve tarım uzmanının uyarılarına rağmen, pek anlaşılamayan bir karar aldı: Sentetik gübre ve pestisit ithalatını neredeyse bir gecede yasaklayarak Sri Lanka’nın milyonlarca çiftçisini bir yerde organik tarım yapmaya zorladı.  Bu kararda organik tarımın yayılmasını savunan ve birçok uluslararası grup tarafından da aktif olarak desteklenen STK’ların etkisi büyüktür. Ne var ki bu gübresiz ve ilaçsız organik tarım, özellikle buğday ve çeltik gibi tahıllarda %50’ye varan ürün kayıplarına neden olmuştur[2] (Grafik!).  

Bitkisel üretimde kullanılan suni gübreler onların azot, fosfor, potas gibi besin madde gereksinimlerini karşılamaktadırlar. Aşırı kullanımlarının çevreye olumsuz etkisi yadsınamaz. Ne var ki verim artışındaki rolü de yok sayılamaz. O nedenle gerek geçim için ve gerekse ihracat amaçlı üretimlerde eksiklikleri üretici – çiftçi için %30-40 civarında verim kaybı demektir.  Organik tarımın beraberinde gelen tarımsal kimyasalların devreden çıkarılması belki gelişmiş ülkelerde sorun yaratmayabilir. Fakat gelişmekte olan ülkelerde bu çerçevede yapılacak reformların ekonomik, politik ve sosyal açıdan çok iyi değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

Çek Cumhuriyeti, Romanya, Litvanya, İsveç ve İtalya gibi üye devletleri Avrupa Adalet Divanı’nın gen düzenlenme konusundaki kararlarının yeniden gözden geçirilmesi için çağrıda bulunurken, AB’nin organik tarım savunucuları yeşiller, söz konusu kararları desteklemeye devam ediyor.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

[2] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/organik-tarimi-desteklemekle-fakirden-kisip-zengine-mi-veriyoruz-96601

Türkiye Tohumculukta Bölge Lideri Olabilir

Birçok uluslararası tohum firması mısır, ayçiçeği gibi hibrit (F1) tohum üretimini ülkemizde yapar. Bunda ekolojinin uygunluğunun yanında, çiftçimizin tohumluk üretim kültürüne sahip olması etkili olmaktadır. Tabiiki bu olayda kazan-kazan felsefesi devreye girmektedir. Peki ülkemiz tohumda kendine yeterli midir?

200 milyon dolarlık tohum ithalatına (grafik!) karşın 170 milyon dolarlık ihracatla soru negatif yanıtlanabilir.  Fakat binlerce çalışanı ve yüz yıldan uzun mazileri, özel kamu üniversite işbirlikleri ile uluslararası tohum firmalarının hibrit tohum araştırma sonuçlarını yakalamamız beklenmemeli. Henüz 1980’lerde kurulmaya başlamış özel sektör tohum firmaları ancak “ÇEŞİT” ihraç aşamasına gelebilmişlerdir.

Katma değeri yüksek tohum ve tohumculuğun ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak, ihracat potansiyeline kadar birçok konu, stratejilerinin belirlenmesinden planlamaya, projelendirmeye, yasal düzenlemelere yön verebilecek uzman kadroların bir araya gelerek yol haritasının belirleme zamanı gelmiştir.   

2017 verilerine göre dünya ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) tohum pazarı 62 milyar dolar civarındadır. Bu meblağın üçte biri iç, üçte biri dış ticarete yöneliktir. Ticaretteki tohumun %42si transgenik yani GDO tohumdur. Türkiye dünya tohum pazarında takribi 800 milyon dolarlık ciroyla 11. sıradadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemekle birlikte ithalatçılar sıralamasında yine 11. sıradadır.

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Bunun başlangıcı bitki ıslahı ile uğraşan kamu, özel sektör ve üniversitelerde ıslah edilip, tescil edilen çeşit-genetik hatlardır. Değişen çevre ve hastalık-zararlı ortamı için her ülke çiftçisine yeni çeşitler sağlamalıdır. Bu çeşitler melezleme, mutasyon, hibrit çeşit geliştirme gibi yöntemlerle ıslah edilir. Çeşidin önemini şu iki olay daha iyi yansıtacaktır:

Kuruluşları 19.yüzyıllara dayanan batı bitki ıslah firmaları, tohumculukta hep ön saftadırlar. 1980’li yıllarda tohumculuğun özelleşmesi ile başlayan Türk özel sektör tohum firmaları oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Buna karşın Tarım ve Orman Bakanlığının (TOB) araştırma enstitüleri yeni çeşit geliştirme konusunda oldukça başarılıdır. Günümüzde mevcut tescilli tarla bitkileri çeşitlerinden %25’i, meyve çeşitlerinde %49’u ve sebze çeşitlerinde de %4’ü bu kuruluşlara aittir. Bir enstitü dünyada ilk defa 3 adet çekirdeksiz limon çeşidi geliştirmiştir. Tarımsal Araştırma Enstütülerinin ıslah ettikleri yerli çeşitlerden: Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a (4) buğday; Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye (4) pamuk; Romanya, Rusya ve Fransa’ya ayçiçeği; Suriye, Bulgaristan, Romanya, G. Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya (3) nohut; Bulgaristan (4), Makedonya (3), İspanya (2), Ukrayna (3), Rusya’ya (2) çeltik çeşidi satılmıştır (parantez içleri satılan çeşit sayısını göstermektedir).

Türkiye pamuk tohumculuğunda da oldukça aşama yapmıştır. Ülkemizde ekilen 42 tescilli ve koruma altına alınmış çeşitten 26’sı Tarımsal Araştırma kuruluşlarına, 12’si özel sektöre, 4’ü yurtdışı kuruluşlarına (İkisi Üniversite) aittir. Bir ıslahçı firmamızın geliştirdiği üç pamuk çeşidinin (MAY455, MAY505 ve MAY344) ABD’de tescillenip koruma altına alınmış olması da ilginç olsa gerek[1][2]. Türkiye’de tescilli bir pamuk çeşidi de Benin, Sudan, Suriye ve Tacikistan’a satılmıştır.

Burada “çeşit” ve “tohum” satışının farkını açıklamakta yarar var. Çeşit satışında ıslahçı hakları-royalite söz konusudur. Yani satılan çeşitte, çiftçinin ekip ürettiği üründen belirli bir oran ıslahçısına, yani ülkemize döner. Eğer bu gelişmeler sürdürülebilirse, yurt dışı pazarlar, daha yüksek bir çeşit ihraç potansiyelinden söz edebiliriz. Çünkü 11 Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkelerinden hiçbiri tarımsal araştırma yatırımlarını Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir. Aynı durum Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (ECO, Afganistan, Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan) ülkelerinin birçoğu için de geçerli. Yani yeni Türk tarım ürünlerine ait çeşitler için potansiyel ihracat noktalarıdır. Bu ülkelerde tohumculuğun gelişmesini engelleyen ana sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı hakları sorununun çözümlenememiş olmasıdır. O nedenle de komşularımız ÖZEL SEKTÖRÜ ARGEye yeterince yatırım yapamamıştır. İşte komşularımızın bu durumunu tohumcularımız fırsata dönüştürebilir.

Türkiye 2019 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülkedir. Yukarıda örnekleri verilen “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan Türkiye, geliştirilecek stratejilerle, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim.

O nedenle tohumculuğumuz acil yeni stratejiler gerektiriyor

  • ohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  •     
  • İşte bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah tekniklerinin ülke tohumculuğuna kazandırılma zamanı gelmiştir;
  • işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir çatı kuruma gereksinim büyüyor. Yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemektedir. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için!

Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[3] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı oluşturulması için başlangıç noktası olabilir.

Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[4]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[5].  Bu durumda, potansiyel baklagiller ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın?

Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/tohumda-ortadogu-liderligi/Blog/?BlogNo=621548

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/06/21/turkiye-ve-komsularinda-tohumculuk/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[5] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Yanlış Tarım Politikaları mı Sri Lanka’yı İflasa Sürükledi

Suriye krizini neredeyse tamamen küresel ısınmanın olumsuz etkilerine dayandıranlar olmuştur. Bazıları ülkede kuraklığın sağlıksız su yönetimi nedeniyle yaşandığı savındadırlar. Taban suyunun takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olanbitkilere geçiş (ihracat potansiyeli yüksek pamuk tarımı!) gibi, su kullanımındaki kritik konular, yetkililerce göz ardı edilmiştir. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan daha 2013 yılında, 2016’dan itibaren, ülke su varlığında tasarruf amacı ile buğday tarımının yasaklama kararını getirdiğini duyurmuştu.

Organik11 buğdayverimi.pngYanlış tarım politikalarının ülkeyi krizlere götürebileceği örneğine maalesef gelişmekte olan bir başka ülkede izlemekteyiz: Sri Lanka. Ekonomik kriz yüzünden ayaklanan halkın, sarayını basması üzerine Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın ülkeden kaçıp istifasını göndermiştir. Mayıs 2022’de Sri Lanka, uluslararası kreditörlere verdiği kredileri geri ödeyememesi nedeniyle iflas etti ve IMF temsilcileri 3 milyar dolarlık bir kurtarma paketi için müzakerelere başladı. Peki ülke bu duruma nasıl geldi?

2019’un sonunda vergi indirimleri hükümet gelirlerini düşürmüş, 2020’de Covid-19 salgını turizm endüstrisini büyük bir yıkıma uğratmış ve hızla yükselen enflasyon yangını daha da alevlendirmiştir. 2021 baharında ise Başkan Rajapaksa bir grup bilim adamı ve tarım uzmanının uyarılarına rağmen, pek anlaşılamayan bir karar aldı: Sentetik gübre ve pestisit ithalatını neredeyse bir gecede yasaklayarak Sri Lanka’nın milyonlarca çiftçisini organik tarım yapmaya zorladı.  Bu kararda organik tarımın yayılmasını savunan ve birçok uluslararası grup tarafından da aktif olarak desteklenen STK’ların etkisi büyüktür. Ne var ki bu gübresiz ve ilaçsız organik tarım, özellikle buğday ve çeltik gibi tahıllarda %50’leri aşan ürün kayıplarına neden olmaktadır[1] (Grafikler!).  

Organik11.pngBitkisel üretimde kullanılan suni gübreler onların, fosfor, potas gibi besin madde gereksinimlerini karşılamaktadırlar. Aşırı kullanımlarının çevreye olumsuz etkisi yadsınamaz. Ne var ki onların verim artışındaki rolü de yok sayılamaz. O nedenle gerek geçim için ve gerekse ihracat amaçlı üretimlerde, onların eksikliği üretici – çiftçi için %30-40 civarında verim kaybı demektir.  Organik tarımın getirdiği tarımsal kimyasalların devreden çıkarılması belki gelişmiş ülkelerde sorun yaratmayabilir. Fakat gelişmekte olan ülkelerde bu bağlamda yapılacak reformların ekonomik, politik ve sosyal açıdan çok iyi değerlendirilmesi kaçınılmazdır.  Nitekim AB’de Tarım sektörünün daha sürdürülebilir hale getirilmesi için birçok eylem belirlenmiştir[2]: CO2 emisyonlarının ortadan kaldırılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi, 2030 yılına kadar kimyasal pestisitlerin kullanımının %50 azaltılması, 2030 yılına kadar gübre kullanımının en az%20 azaltılması, 2030’a kadar organik tarım alanlarında %25′ ve organik su ürünleri yetiştiriciliğinde belirli bir artışın olması vs[3].

Durumu AB’den bir Romen gazeteci (Carmen Avram) köşesinde “öngörülebilir bir felaket” olarak tanımlarken, yazısına “Yeşil Anlaşma felaketinin habercisi: Organik tarımın neden olduğu iflas, bugün Sri Lanka’da, yarın tüm Avrupa’da” başlığını kullanmışlardır[4]. Yazar devamla “Romanya’nın AB ülkeleri arasında en az suni gübre ve zirai ilacı kullandığı göz önüne alındığında, Avrupa Komisyonu bizden bunları 2030 yılına kadar %50 oranında azaltmamızı talep ediyor. Bu üretimin sürdürebilirliğini sağlayan dört tarımsal girdinin devre dışı bırakılması anlamına geliyor. Bu üretkenliğimiz ve verimliliğimiz üzerinde yıkıcı bir etkiye yapacak, binlerce çiftçinin iflas riski ile karşı karşıya kalacaktır. Peki çiftçilerimizin sağlayamadığı ürün boşluğunu ithalatla doldurmaya kalktığımızda, lojistik vs. sorunlarla, çevreye daha büyük zarar vermeyeceğimizi kim garanti edebilir?”  

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/organik-tarimi-desteklemekle-fakirden-kisip-zengine-mi-veriyoruz-96601

[2] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2021/05/26/ab-tariminin-gelecegi-icin-nasil-hazirlaniyor/

[4] https://www-national-ro.translate.goog/stiri-externe/fenomenul-sri-lanka-anunta-dezastrul-green-deal-falimentul-provocat-de-agricultura-ecologica-768576.html?_x_tr_sl=auto&_x_tr_tl=en&_x_tr_hl=en&_x_tr_pto=wapp

Dünya Tarımında Verimin Önemi: Buğday Örneği

Dünyanın en güncel konularından biri gıda krizidir. Bu kriz, savaşlardan çevre ve iklim değişimine, ekonomik krizlerden sağlık krizlerine kadar bir türlü çözülmeyen yoksulluk ve eşitsizliğin birbirini tetiklemeleri sonucu ortaya çıkan çok faktörlü bir sorun yumağıdır.

Olayın net olarak kavranması için kriz nedenlerini birlikte değil de tek tek ele almak belki pek sağlıklı bir yaklaşım olmayabilir. Fakat söz konusu nedenlerin, en azından krizin azaltılmasındaki payı belirlenmiş olur. O nedenle burada buğday örneği ile dünyada tarımsal ürünlerin birim alandan elde edilecek verim artışının gıda krizinde ne gibi bir rol oynayabileceği ele alınacaktır.

2020 sezonunda Dünya buğday üretimi 761 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Ne var ki iklim değişimi buğday ekim alanlarını daraltacak gibi görünüyor. Nitekim Avustralya artan girdi maliyetleri nedeniyle buğday ihracatçısı olmaktan çıkmak üzeredir. S. Arabistan 2016 yılından itibaren küresel ısınma nedeniyle buğday tarımını sürdüremeyeceğini ilan etmiştir. ABD’de 1970’lerin buğday ekim alanı, biyoteknolojiden yararlanarak karlılığını artıran mısır ve soya karşısında son 20 yılda 1/3 oranında daralmıştır[1]. Türkiye’de de buğday ekim alanının 10 milyon hektardan 7,8 milyon hektara çekildiği de bir gerçek.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2020’larda 347 kg/da a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da a çıkartılması zorunlu görünüyor. Aksi takdirde söz konusu yıllarda, yıllık tüketim beklentisi 860 milyon tonu karşılamak olanak dışı görünüyor

Kişi başına yıllık tüketimi artmayacak, tersine azalacak tek gıda maddesi buğday olarak tahmin edilmektedir (2005 de 68,5 kg/yıl/kişi den 2023 de 66,2 kg/yıl/kişi ye düşüş)[2]. Özellikle buğday ağırlıklı beslenen ülkelerde, kentleşme, yaşlanma, küreselleşme, gelir artışı ve kültürel farklılaşma gibi bir seri sebebin yanı sıra tüketim alışkanlıkları nedeniyle söz konusu tahminin gerçekleşmesi beklenmelidir. Gelir düzeyi arttıkça karbonhidratlı ürün tüketimindeki düşüşe karşın sebze ve et tüketiminin arttığı yadsınamaz. Diğer taraftan son yıllarda buğdayın, gluten içeriği nedeniyle sebep olduğu çölyak dışında, bazı nörolojik hastalıkların tetikleyicisi olduğu da öne sürülmektedir.

Birim alandan daha fazla ürün kaldırmak için tüm tarım paydaşları bir yarış içindedir. Bilim adamından üreticiye hep daha yüksek verim hedeflenmiştir. Hatta politikacılar da bu yarışa katılmışlar ve Birleşik Krallıkta 2020 yılında buğday veriminin 20 ton/hektara çıkartılabileceğini, araştırıcılarına hedef olarak göstermişlerdir. Bu konuda bitki ıslahçılarının gayretleri YEŞİL DEVRİMİ beraberinde getirmiştir.

2015 yılına gelindiğinde, Yeni Zelanda’lı Mike Soalris’in Guinness’e kayıtlı 1,56 ton/da buğday verim rekoru İngiliz “The Beal Farm” tarafından egale edilerek, yeni bir dünya rekoru gelmişti: 1,65 ton/da[3].

Şimdi bazı ülkelerin 2000, 2010 ve 2020 yıllarında bir dekardan elde ettiği buğday verimlerine grafikte bir göz atalım. Hemen Britanya ve Almanya gibi yağışlı kuzey ülkelerinin verim ortalamalarının 700 kg/da civarında olduğu izlenebilir. Yalnız son 20 yılda Britanya’da verim düşerken, Almanya’da artması ilgi çekicidir. Genelde verimin son 20 yılda Rusya ve Ukrayna’da olduğu gibi %84 ve %92 düzeylerinde artırılabildiği bir gerçek.

Olayı Türkiye açısından ele alacak olursak, son 20 yılda %29’luk bir artış sağlamamıza rağmen henüz dünya ortalamasını yakalayamadığımız anlaşılıyor. Çin ise dünya ortalamasının üstünde bir performans ve %54’lük bir artışla sanki ileride kendi buğday gereksinimini karşılayabilecek gibi görünüyor.

Teorik biyolojik buğday verimi değil de rekor verimi olan 1600 kg/da verimlere ulaşma olasılığı her zaman gündemde kalacaktır. Biz gelin o rekor verimin nasıl elde edildiğine bir göz atalım:

1,65 ton/da ile yeni dünya rekorunu kıran, agronomist danışman destekli İngiliz “The Beal Farm”da (Newcastle) en uygun çeşit olan yemlik DICKENS’i seçip, ideal tohum teknolojilerini ve en uygun agronomik koşulları (ekim zamanı, sıklığı, toprak hazırlığı vs.) yerine getirip, su, gübre, ilaç, hormon vs. girdileri en ideal şekilde uygulanmıştır. Özellikle toprak iyileştirmesi için en uygun alet-ekipmanı kullanarak, taban taşı kırması, toprağın gevşetilmesi, ufalanması ve karıştırılmasını sağlanmış, ayrıca yıl boyunca çok miktarda humus da toprağa karıştırılmıştır. Doğal olarak toprak ve yaprak analizleri de sürdürülmüştür. 2014 yılının eylül ayının üçüncü haftası yapılan ekimde dekara 18,5 kg tohum kullanılmıştır (m2’ye 333 tohum). Yapılan yaprak analiz sonuçlarına göre bakır, çinko, bor ve magnezyuma dayalı yaprak gübreleme işlemleri yerine getirilmiştir. Ayrıca, çiçeklenmeyi ve hücre bölünmesini teşvik etmek ve değişik streslere dayanıklılık sistemin geliştirmek amacı organik asit uygulanmıştır. 31 kg/da azotlu gübre dört aşamada verilirken, dört de fungusit uygulaması yapılmıştır. Hasat ise 1 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Böyle bir verimin gerçekleşme şansı pek sınırlı görününse de insanlığın gelecek kaygısını biraz hafifletiyor. 

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-verimin-onemi–bugday/Blog/?BlogNo=639593

linkinde “Tarımda Verimin Önemi: Buğday” başlığı ile yayınlanmıştır.


[1] http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-04-20/america-is-losing-out-to-russia-in-the-wheat-wars

[2] https://gazetekoseyazilari.com/blog/2022/05/28/bugday-gluteni-colyak-disinda-da-mi-etkili/

[3] http://www.fwi.co.uk/arable/northumberland-grower-breaks-world-wheat-yield-record/

Buğday Gluteni Çölyak Dışında da mı Etkili

İnsanoğlunun avlama-toplama sistemini arkada bıraktığından beri yaşanan olumlu veya olumsuz gelişmeler gıda tür ve miktarında değişmelere neden olmuştur. Bitki ve hayvan yetiştiriciliği, işleme, saklama, pazarlama ve diğer tekniklerindeki gelişmelerle gelinen günümüzde, tüketimde bazı sağlık sorunları öne çıkmaya başlamıştır. İşte bu nedenle birçok gıda tür veya miktar yanında işleme tekniklerinde de değişiklik yapma zorunluluğu doğmuştur.

İnsanoğlunun rutin gıdalara alerji, duyarlılık (intolerans) gibi reaksiyonlarında gıdalardaki değişiklikle sorun kolayca çözümlenebilmektedir. Fakat buğday, mısır, pirinç gibi çok tüketilen ana gıda maddelerindeki herhangi bir duyarlılığa alternatif bulunması pek kolay görünmüyor.

Buğday glutenine reaksiyon-çölyak hastalarının olayı bu konuda çarpıcı bir örnektir. Buğday, arpa ve çavdar içindeki gluten bağırsak hücrelerine zarar vererek, bağırsak geçirgenliğine yol açar. 2000’li yıllarda her 100 kişide bir görülen bu hastalığın artışından söz edilmektedir.  

Söz konusu glüten proteinin yapı taşıdır. Buğdayda %12-18 oranında bulunan proteinin %60-70’i glütendir. Glüten ekmeklik buğdaya kabarma, süngerimsi ve elastiki yapı, makarnalık buğdaya makarnanın kaygan, akıcı görünüm kazandırır.

Glüten gliadin ve glutenin protein fraksiyonlarından oluşmaktadır. Buğday çeşitlerine ait gluten oranları ise %26,7 ile %33,5 arasında değişir.

Buğdayda protein fazlalığı alımlarda prim yapmaktadır. Toprak Mahsulleri Ofisi makarnalık buğday alımlarında zaman zaman %7’ye varan fiyat farkı ödemektedir. Protein yüzdesi 13,5<1. Sınıf, 12,4-11,5 2. Sınıf ve 11,4> 3. Sınıf olarak kabul edilip pirimlendirilir. Makarna sanayi ise daha da ileri giderek daha yüksek glüten miktarı ve glüten indeksi aramaktadırlar. Bu durum Türk buğday ıslahçılarını verimin yanında kaliteye de önem vermeye yöneltmiş ve 1960’larda tescil ettirilen örneğin Kunduru makarnalık buğdayında protein oranı %12-13’lerde iken, son yıllarda ıslah edilen yeni çeşitlerde bu %17-18’leri bulmuştur.

Bu durumda giderek yükselecek protein, dolayısı ile gluten oranları ile buğdaylarımızın çölyak hastaları ve glüten alerjik, gluten intolerans (duyarlı) kişilerce tüketilmesi sorunlu görünmektedir. Bu konuda buğday yalnız da değildir. Arpa, yulaf ve çavdarda da gluten içermektedir.

Dünya buğday üretimi son yıllarda ortalama 780 milyon ton olmuştur. Buradan dünyada yıllık kişi başına 95 kg buğday tüketimi hesaplanabilir.

Böylesine yüksek miktarda buğday tüketiminin yaşandığı dünyada, glütene duyarlı çölyak yanında onlarca nörolojik hastalığı tetiklediği için ekmek yani buğday tüketiminden tamamen vaz geçilmesini öneren bir beslenme akımı yükselmektedir[1],[2].  Söz konusu nörolojik hastalıklar dikkat eksikliği ve hiperaktiviteden başlayarak: anksiyete, kronik stres, kronik baş ağrıları ve migren, depresyon, şeker hastalığı, epilepsi, odaklanma ve konsantrasyon problemleri, arterit, uykusuzluk, gluten alerjisi, bağırsak sendromu gibi bağırsak rahatsızlıkları, alzheimer başlangıcı olarak kabul edilen hafıza problemleri ve hafif bilişsel sıkıntılar, obezite şeklinde belirtilmektedir.  

Önce dünyada insan beslenmesinde yılda kişi başına 95 kg civarında tüketime sahip buğdayın yerine geçebilecek herhangi bir bitkisel seçeneğin olup olmadığına bir göz atalım.  Bir sıcak iklim bitkisi olan pirinç ilk akla gelebilir. Ama bir serin iklim bitkisi olan buğday ekim alanlarında yetiştirilemez. Buna rağmen Türkiye dahil birçok ülkede son yıllarda kişi başına yıllık buğday tüketimi azalma trendine girerken, pirinçte bir artışa şahit oluyoruz.  Ülkemizde 2000’li yılların başında kişi başına 230 kg/yıl olan buğday tüketimi 2019larda 177 kg/yıla düşmüş buna karşın pirinç tüketimi 3 kg’dan 8 kg’lara çıkmıştır. Acaba bu salt refah seviyesi ile açıklanabilir mi? Bazı temel gıda tüketimlerinde 2030 yılı tahminlerinde tüm diğer gıdalarda farklı oranda artış izlenirken, buğdayda düşüşün sebebi ne olabilir? (Grafik).

Ne ilginçtir ki buğday dışı beslenme seçenekleri arayanlar için özel sektör acilen karabuğdayı piyasaya sürdü bile. Buğdayla hiç ilgisi olmayan kuzukulağıgiller familyasında, greçka olarak da bilinen bir bitki.

Bu durumda tüm dünya buğday paydaşlarının konuyu tartışmaya açmasında yarar var. Sanayinin ve bilimin kabul ettiği protein düzeyinde, kurağa, sıcağa, su basmalarına dayanıklı yüksek verimli yeni buğday çeşitleri ıslah etmekte geç kalmasak!

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/bugday-gluten-colyak-ve-otesi/Blog/?BlogNo=639400 portalında “Buğday Glüten Çölyak ve Ötesi” başlığı ile yayınlanmıştır.


[1] Perlmutter David 2016: Tahıl Beyin (Özgün Adı: Grain Brain), Pegasus Yayınları: 1102 (2.Basım)

[2] Davis William 2020: Buğday Göbeği (Özgün Adı: Wheat Bally), Pegasus Yayınları: 967 (3. Basım)

Gelecekte Çiftçi Kalacak mı?

Bütün dünyada tarım konusunda en çok tartışılan konulardan biri de çiftçilerin yaşıdır. Genç çiftçilerin tarımdan uzaklaşması karşısında hükümetler değişik yöntem arayışına başlamışlardır. Bu arada Almanya’da özel projeler, genç çiftçileri tarımsal üretimde tutmak üzere potansiyel adayların eş bulabilmeleri için çevrimiçi çöpçatanlık platformları oluşturmuştur. Bazı ülke basınında yer alan “Dünyada Çiftçiler Tükeniyor mu?”[1] veya “Yaşlanma krizi çiftçiliği tehdit ediyor”[2] gibi haber başlıkları boşuna değildir.

Türkiye’de de kırsalda yaşayan nüfusun azalmasının ve ortalama çiftçi yaşının yükselmesinin tarımsal üretimi nasıl etkileyeceği konusunda ciddi endişeler, kaygılar var.  Bu konu tümümüzü ilgilendirmektedir. O nedenle olayı her kesim (ferdi, kamu, STK ve vakıf vs.) önce farkındalık yaratma ve sonra ciddi çözüm önerileri ile gündemde tutmak zorunda olup devamında da bu konuda kendilerine büyük görevler düşecek olan STK ve vakıflar için görüşler oluşturulmalıdır.

Kırsalda nüfusun azalmasında, daha doğrusu çiftçi nüfusunun yaşlanmasında birçok neden vardır. Ücretsiz aile işçiliği belki de gençlerin kentlere göç etmesindeki nedenlerden ilk akla gelendir. Gelişen sosyal yaşamda, genç kızların bir çiftçi eşi olarak hayatını sürdürmek istememesi gibi ciddi bir noktaya gelinmiştir. O nedenle gençlerin kentlere göçü adeta bir zorunluluk olmuştur.

Çiftçi sayısındaki düşüşün ülke ekonomisi için ilginç bir tarafı vardır. %2 çiftçi oranı ile tarımsal üretimini sağlayan bir ülke ile %10 oranı ile aynı üretimi sağlayan ülkeyi karşılaştırdığımızda, ikinci ülkenin %8’lik bir nüfusu adeta boşuna beslediği gibi bir sonuç da çıkarılabilir.

Avrupa’nın tarım arazilerinin yarısından fazlası 55 yaş üstü çiftçiler tarafından ve yaklaşık üçte biri 65 yaş üstü çiftçiler tarafından yönetiliyor. Buna karşılık, toplam arazi alanının sadece %6’sı 35 yaş altı çiftçiler tarafından yönetiliyor. Çiftçilerin yaş ortalamasına bir göz atacak olursak İngiltere’de 59 ve Japonya’da dünyanın en fazla yaşı olarak 67’yi görürüz.

Grafikten de anlaşılacağı gibi Türkiye’de çiftçi sayısı (kırsal nüfus değil) son 12 yıl içinde bir milyondan 540 bine inmiştir. Gerçi son 20 yılda ekim alanlarımızda da belirli bir daralma yaşanmıştır. Ne var ki üretimden kopmalar, ekilebilir alanların boş bırakılmaları “pandemi-savaş-küresel ısınma-ekonomik sorunlar” sarmalındaki Türk tarımına pahalıya mal olacaktır.

Tarımsal üretimi çiftçi açısından irdelemeye çalışalım: Önce olayın ekonomik tarafını ele alalım. Maalesef serbest dünya pazarında, artan ve tahminlenemeyen girdi maliyetleri ile ürün fiyatlarının dengesi kolay kurulamıyor. Ve dolayısıyla çiftçinin gelir garantisi yok. İşte tarımdan kopmalar, kaçmaların, hatta çiftçi intiharlarının ana nedeni bunlardır. Ayrıca sosyal açıdan bakıldığında hangi birey, hafta sonu veya genelde tatil yapamadığı mesleği seçmek ister.

Birçok ülkede tarım sektöründe görülen intihar oranlarına hiçbir diğer sektörde rastlanmaz. İntiharların ana nedeni olarak üretim maliyetlerinin artması, kurak, don, aşırı yağış gibi iklimsel etkenler belirlenebilir. EUROACTIV’in bir yayınına göre[3] Fransız çiftçilerinde iki günde bir intihara rastlanıyor. Bu intiharlara, genelde 45-54 yaşlarında küçük çiftçilerde rastlanmakta. Aynı yayına göre Almanya ve Belçika’da da durum farksızdır.

Birçok devlet sürdürülebilir tarımsal üretim için yeni uygulamalara gitmişlerdir. Çiftçiyi üretimde tutmak ve yaşlanan çiftçilerin yerine geçebilecek genç adayları devreye sokabilmek için değişik biçimlerde devlet destekleri devreye sokulmuştur. Örneğin AB’de de 41 yaş altı üreticiler için hektar başına 50 €’luk bir meblağın dışında daha birçok sübvansiyon kaynağı yaratılmış. Yunanistan’da söz konusu amaç için 420 milyon € ayrılmışken, Slovakya hükümeti genç çiftçi adaylarına başlangıç sermayesi olarak 50.000 € sağlamaktadır.

Birleşmiş Milletler, FAO, Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), AB kırsal kalkınma başlığı ile değişik projeler uygularken göçün önlenmesi ve genç çiftçilerin tarımsal üretimde kalması hedeflenmişti. Tarım Bakanlığınca yürütülen Kırsal Dezavantajlı Alanlar Kalkınma Projelerinin dışında, diğer kaynaklarca desteklenen amaca uygun projelere bir göz atmakta yarar vardır. Ülkemizde yerli atılımlarla konuya çözüm olabilecek seçeneklere bazı örnekler:

  • Onlarca yıl önce tasarlanmış ve hatta uygulamaya başlamış bir KÖYKENT projesi örneği hala akıllardadır;
  • Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmazdır. Bu konuda kamu-özel sektör-vatandaş iş birliği ile yürütülen “Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesi”  bir başka örnek olabilir ;
  • Bitlis’in Tatvan ilçesindeki 5 köyün katılımı ile bir Vakıf tarafından kurulmuş Kavar Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, sürdürülebilir özellikleri ile bir model proje olabilir;
  • Ravanda Havzası Kırsal Kalkınma Projesi ;
  • Göksu Taşeli Havzası Kalkınma Projesi;
  • Kır-Kent Dayanışma Ağları: Kars-Boğatepe projesi diğer başka bir örnektir.

İşte ülkemiz tarımının sürdürülebilirliği, kırsalda yaşam şansı görmeyen potansiyel çiftçi adaylarını üretimde tutabilmek için bir şeyler yapmak durumundayız. O nedenle, yukarıdaki örnekler doğrultusunda amaca yönelik projeler üretecek veya destek olacak kişi ve kuruluşların desteklenmesi için bütün imkanları seferber etmek zorundayız. Bu konuda, o göçle büyük şehirlerde toplanan vatandaşların oluşturduğu hemşeri derneklerinin ve kuracakları vakıfların farkındalık yaratma adına kapılarını çalmakta yarar olsa gerek.  

Nazimi Açıkgöz 

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim/Blogger/?UyeNo=2306357 linkinde “Çiftçiliğin Geleceği“ başlığı ile yayınlanmıştır.


[1] https://european-seed.com/2022/04/the-world-is-running-out-of-farmers-whats-the-answer/

[2] https://www.bbc.com/future/bespoke/follow-the-food/the-ageing-crisis-threatening-farming/

[3] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/one-french-farmer-commits-suicide-every-two-days-survey-says/

Türkiye’nin Yem Sorunu Çözüm Bekliyor

Yem ekonomik bir meta olmanın ötesinde, Ukrayna savaşı, Pandemi ve küresel ısınma gibi nedenlerle sorunları tavan yapan tarımsal ürün olarak, tüketiciyi ilgilendiren bir girdi olmuştur. O nedenle sektör dışındakiler için yemle ilgili bazı çarpıcı konulara değinmekte yarar görülmüştür.

Hayvan varlığımız 18,5 milyon civarında büyükbaş, 54 milyon civarında küçükbaş ve milyarlarca tavuktan oluşmaktadır.

Büyük ve küçükbaş hayvan beslemesinde mısır silajı, yulaf, fiğ, yonca, korunga, saman gibi kaba yemin yanında kesif yem dediğimiz karma-fabrika yemi kullanılır.   

1950’lerde henüz dikkat çeken bir tüketimi olmayan karma yem, kırsaldan göç, çayır-meralarda daralma, hızlı nüfus artışı gibi nedenlerle bugün büyük bir endüstri oluşturmuştur. Öyle ki yem sanayi son on yılda yıllık %3 büyüyerek 27 milyon tonluk bir üretime ulaşmıştır (Grafik). 

Türkiye’de karma yem ağırlıklı olarak ahır hayvancılığı, besi ve yumurta tavukçuluğu ve balıkçılıkta tüketilmektedir. Bu yemler hayvanlara yarayışlı çok çeşitli hammaddeleri karıştırarak elde edilir. Bu hammaddeler değişik hububat (arpa, buğday, çavdar, akdarı, yulaf), küspeler (ayçiçeği, fındık, pamuk, soya), hayvansal kökenli proteinler (balık, et-kemik, kan unları, tavuk ve mezbaha kalıntıları, kemik unu), yağlı tohum, buğday kırığı kepeği gibi değirmen atıkları, selektör altı baklagiller, melas, malt çimi, mineraller, vitaminler, kireç taşı gibi katkı maddeleri, iz elementler, hormonlardan oluşmaktadır.

İşte Türkiye karma yem üretim hammaddelerden mısır, soya, kepek, küspe vs.nin ithalatı için yıllık ortalama 4 milyar dolar ödemektedir. Ki bu meblağ karma yem hammaddesinin yarısına karşılık gelmektedir.  Söz konusu rakam aynı zamanda tarımsal ürün ithalatımızın da ¼’ünü oluşturur. Bu hammaddelerden soya ve mısır başı çekmektedirler. 2019 verilerine göre soya (%95’i ithal) ve mısır ithalatı sırası ile 2,6 ve 3,6 milyon ton olmuştur. Karma yem üretimimizin 15 milyon tonu büyükbaş, 10 milyon tonu kanatlı yemidir

Türkiye 2021 yılında 27,4 milyon tonluk karma yemi 769 fabrikada üretilmektedir.  Aslında kapasite 38 milyon ton gibi oldukça yüksek bir potansiyeldir. Bu üretimle Türkiye Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradadır. 

Karma yem hammaddesinin diğer yarısı ise tarla tarımı alanımızın (16 milyon Ha) ancak %13 civarında bir alan bulmaktadır. Bir diğer ifade ile biz bu oranı yükselttiğimiz ölçüde ithalat oranları azalabilecektir. Ne var ki söz konusu yem bitkileri büyük çoğunlukla sulama gerektirir. Halbuki şu anda biz o 16 milyon hektarın henüz 6,6 hektarını sulayabiliyoruz. O zaman biz sulama olanaklarımızı bir an evvel artırmak durumundayız. Ekonomik olarak sulanabilecek alanların 2030’larda 9 milyon hektara çıkarılması planlanmışsa da, en basitinden gelecekte artacak nüfusunun beslenmesi için Türkiye yem bitkileri açığını kapatmak yönünde büyük atılımlar yapmak durumundadır.

Bu konuda Brezilya’dan bir örnek oldukça çarpıcı. Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[1] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) materyalinden yararlanarak, hem de klasik ıslahla öyle yüksek verimli çeşitler geliştirildi ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü. Bu tip başarılı bir ıslah programının, kamu, özel sektör ve üniversiteleri bir çatı altında toplayan tarımsal ARGE organizasyonu (EMPRAPA – Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) ile sağlanabildiği de bir gerçek[2].

Ekim alanlarımız sınırlı iken birim alandan kaldırılan ürünün yani verimin artırılması kaçınılmaz görünüyor. Daha birkaç on yıl evvel 400 kg/da olan mısır verimi günümüzde 1200 kg/da’a ulaşmış Türkiye diğer bitkilerde de atılım yapabilir. Yüksek performanslı sıcağa, kurağa, dayanıklı ve daha verimli yeni yem bitkileri çeşitlerinin ıslahı için ARGE alt yapımızın reorganize olmasında yarar görülmektedir. İlgili kamu üniversite ve özel sektör kurumlarının bir çatı altına alınarak güdümlü projelere geliştirilmelidir. Böyle bir uygulama tüm bitki ve hayvan ıslah programları için geçerlidir. Dünyada hızlı bir uygulama alanı bulan gen düzenleme gibi biyoteknolojik yöntemlerle 4 yılda yeni çeşit geliştirildiği günümüzde[3], yeni çeşitlerin kısa zamanda çiftçiye ulaştırılması için en etkin yoldur.  

Kaba yem gereksinimini karşılamak için özellikle ot verimi yüksek olan yem bitkisi türlerinin (sorgum, darılar ve Brassica türleri vb.) yetiştiriciliğinin teşvik edilmesi de yerinde olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not bu yazının bir özeti “Türkiye’nin Yem Dosyası” başlığı ile http://blog.milliyet.com.tr/turkiye-nin-yem-dosyasi/Blog/?BlogNo=638966 linkinde yayınlanmıştır.


[1] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

[2] https://wordpress.com/post/nazimiacikgoz.wordpress.com/520 (Brezilya’da Tarımın Yükseliş Sırrı ARGE)

[3] Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit (https://wordpress.com/post/nazimiacikgoz.wordpress.com/626)

Savaşın Gelişmekte Olan Ülke Tarımına Etkileri

Ukrayna-Rusya savaşının politik, askeri, sosyal, etik vs. sonuçlarını bir tarafa bırakıp, salt ekonomik sonuçlarını ele almak pek sağlıklı olmayabilir. Fakat gıda, enerji, hizmet ve benzeri sektörlerin bir an evvel analiz edilerek gerekli tedbirlerin alınması kaçınılmazdır.

Savaşan tarafların tarımsal ürün ihracatında önde gelen iki ülke olması, özellikle gelecekte tarımsal ürün ticaretinde yaşanabilecek olumsuzlukların dile getirilmesini gerektirmektedir. Genel olarak gelişmekte olan ülke fertleri harcamalarının %40’ını yiyeceğe ayırmaları, buna karşın gelişmiş ülkelerde bu rakamın %20 civarında kalması, konuyu gelişmekte olan ülkelere odaklanmaya yöneltmiştir.

Dünya Bankası ekonomistleri[1] gelişmekte olan ekonomilerin savaştan önceki büyümelerinin, 2021’de yüzde altı civarında olmasını, 2022’de yüzde beşe, 2023’te ise yüzde dörde düşmesini bekliyordu. Aynı kaynak Eylül 2021 ayından bu yana petrol fiyatlarının iki katına çıkmasıyla birlikte 2022 ve 2023’te büyüme tahminin yaklaşık yüzde bir puan azalacağını tahmin etmektedir. Yukarıda sözü edilen 120 ülkenin 50’si sorunsuz olarak izlenirken, diğerleri borç sıkıntısı içindedir. Savaşın, bu ülkelerin durumlarını ne denli kötüleştireceği merak konusudur.

Savaşan taraflardan Rusya bir emtia devi olarak en büyük buğday ihracatçısı olup doğal gaz pazarının dörtte birine, kömür pazarının yaklaşık %20’sine sahiptir. Ham petrol pazarında %10, platin pazarında ise %14 ve ham petrol pazarının da %10 söz sahibi. Aslında Rusya ve Ukrayna, küresel olarak ticareti yapılan tüm gıda kalorilerinin yaklaşık %12’sini üretiyor ve küresel buğday ihracatının %29’unu, mısır ihracatının %19’unu ve ayçiçek yağı ihracatının %78’ini oluşturuyor. 2018’den 2020’ye kadar yalnızca Ukrayna, küresel ayçiçek yağının %50’sini ve küresel buğday, arpa ve mısırın %10-15’ini üretmekteydi. Grafikten de izlenebileceği gibi bu iki ülke ayçiçeği yağı ihracatında da lider konumundadırlar (3. Ülke Türkiye[2]!)

Geçmişte enerji fiyatlarında ani artışlar yaşanmıştır. Fakat bu artışların uluslararası ticaretin kapanmasına yol açabileceği bir gerçek. Bazı ülkelerin kendine yeterlilik endişesi ile bazı ürünlerin ihracatını yasaklamasının tüm uluslararası tarım ürünleri ticaret sistemini sekteye uğratması kaçınılmaz. Daha 15 Şubat’ta Rusya’nın, Avrasya Ekonomik Birliği dışındaki ülkelere buğday ve diğer hububat ihracatında yeni bir düzenleme getirmesiyle fiyat artışları başlamıştı. Bu konuda Rusya yalnız değildi. Ocak ayında Endonezya, palm yağı ihracatına yeni yeni uygulamalar koydu. Bu tür eylemler yurtiçi enflasyon ve gıda fiyatları konusunda yardımcı olmadığı gibi global etkileri de gözlenmiştir. 

Savaşın milyonlarca insanı göçe zorlaması diğer bir sorun. Mülteci kabul eden ülkelerde maddi sıkıntıdaki kesimin olaylara pek sıcak bakmayacağı ayrı bir konu. Suriye savaşı nedeniyle, Türkiye’de olduğu gibi geçim sıkıntısı içindeki halkı yardıma muhtaçken, milyonlarca mülteciye bakmak durumunda kalınması çarpıcı bir örnektir. Ukrayna göçmenleri gelişmiş batı ülkelerine yönelmiş durumundalar.

İnsan hareketlerinde yani turizmde bu iki ülke vatandaşlarının tercih ettikleri Türkiye, Hindistan vb. gibi ülkelerdeki gelir kaynakları kapanacak ve birçok ülkenin bütçesinde olumsuzluklara neden olacaktır. Bu da yalnız o ülkelerin turizm sektörünü gececi bir süre olumsuz etkilemekle kalmayacak, daha birçok ticari ve sosyal etkiler bunu izleyecektir.  

Asıl büyük olumsuzluk gelecek yıllarda yaşanacak. Çünkü bu bahar ayında yapılacak ayçiçeği ve mısır ekimi Ukrayna topraklarında nasıl gerçekleşecek? Askerdeki veya yurt dışındaki çiftçi olmadan ekim ne oranda gerçekleşebilir?  Gerekli gübrenin Rusya’dan geldiği bilindiğine göre[3] gübresiz ekimde veriminin ne olacağı da soru işareti.   Umulur ki Ukrayna’da bu yaz geçekleşecek buğday hasadı sorun olmasın. Çünkü neredeyse tüm Orta Doğu ve Afrika ülkeleri bu ürünle karınlarını doyuruyor. Buğdaya ulaşamayan birçok ülkede “Arap Baharı” beklenmelidir.

Bizi ilgilendiren yanı, buğday ithalatımıza gelecek engellerin ülkemize yansıması. Çünkü Türkiye 2020 yılında her iki ülkeden ithal ettiği 9 milyon 750 bin ton buğdayın yarısını un olarak 160 ülkeye ihraç etmektedir ve bu ekonomimiz için çok önemlidir.

Bu olumsuzluklara rağmen tüm ülkeler, gerekli tedbirleri alarak tarımsal üretimlerini artırma arayışındadır. Nitekim Türkiye “ikinci ürün“ üretimi, “tüm boş arazilerin ekimi” gibi ürün artırıcı seçenekleri destekleme   programlarını başlatmıştır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/savas-gida-krizi-getirecek-mi/Blog/?BlogNo=638665 da “Savaş Gıda Krizi Getirecek mi” başlığı ile yayınlanmıştır.


[1] https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2022/03/Dollar-and-Sense-Gill-20220321.pdf

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2022/02/07/rusya-ukrayna-krizi-dunya-gida-guvencesi-icin-buyuk-tehlike/

[3] https://www.weforum.org/agenda/2022/03/how-to-contain-the-cascading-impacts-of-war-in-europe-s-breadbasket/?utm_source=sfmc&utm_medium=email&utm _campaign=2769095_Si-WeeklyNewsletterV5-Live-10-01-2022&utm_term=&emailType=Strategic%20Intelligence%20Weekly&ske=MDAxNjgwMDAwMDVRWHVUQUFX

GDOlu Çeşitlerle Organik Tarım Çifte Avantaj Sağlayabilir

Yakın gelecek için tarımsal üretimin artırılması gereği yadsınamaz. Bilim bu amaca yönelik olarak en son, kurağa dayanıklı genotipleri geliştirerek, kayıtsız kalmadığını ispatlamış olmasına rağmen, çevre koşullarındaki hızlı değişimlere anında yanıt vermesi beklenemez. Örneğin iklim değişikliğiyle birlikte Orta Avrupa sadece daha kuru ve daha sıcak hale gelmekle kalmıyor, sıcağı seven hastalık ve zararlıların yeni yeni genotipleri (varyant) de daha kuzeye, daha önce bulunmadıkları bölgelere ulaşıyor. Peki bitki yetiştiricileri bunlarla nasıl başa çıkabilir? Klasik bitki ıslahı ile yeni, dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi uzun yıllar gerektirir. Bu nedenle uygun genotiplerin geliştirilmesi için yeni stratejilerin, yeni teknolojilerin devreye sokulması kaçınılmaz görünüyor.

Son yıllarda insanoğlu kaliteli yaşam beklentisi ile, birim alandan %30-40 oranında daha az ürün alınan organik besinlere yönelmiştir[1]. Organik tarımda birim alandan alınan verimin, klasik tarıma oranla düşük olmasının ana nedeni, limitli besin ortamında maksimum verimi sağlayacak genotip ve çeşitlerin henüz geliştirilmemiş olmasıdır. Özellikle organik tarım yönergelerinde de yer alan, “organik tarım organik tohumla” koşulu (Acikgoz N., and Ilker E. 2006 Cereal breeding strategies for organic and low-external-input crop production systems. Paper presented at Joint Organic Congress, Odense, Denmark, May 30-31, 2006) sağlanmadığı sürece, organik-klasik verim farkı kapanacak gibi görünmemektedir.

Organik tarımın temelleri atılırken benimsenen felsefe gelecek nesillerin korunması, toprağa ve suya sahip çıkılması, enerjiden tasarruf, kimyasal gübre ve ilaç kalıntısı bırakmamak, tarımda çalışanların korunması gibi kimsenin hayır demeyeceği ilkelerden yola çıkılmıştır. Standartlar saptanırken o dönemin tartışmalı konularından GDO’suz üretim de yönetmelik maddelerine eklenmiştir. Şimdi grafikteki, ABD’de 1996 yılında başlayan mısır sap kurduna dayanıklı GDO’lu çeşit kullanımının tarihi seyrine bir göz atalım: Hektara 200 gr atılan ilaç 2010 yılında sıfırlanmıştır. GDO’lu çeşit kullanımı ise 2020’lerde %90’nın üstüne çıkmıştır. Bu, GDO ile gelen agronomik performansın yüksekliğini göstermektedir. Kimyasal ilaç kullanmayı sıfırlayan ve o organik tarımdaki verim kaybını kapatan “GDO’lu mısırın organik tarımı” düz mantıkla nasıl reddedilir? Hem de o sap kurduna dayanıklılığı sağlayan gen, Bacillus thuringiensis gibi bir organik tarımda gübre olarak kullanımı onaylanan bakteriden gelirken!  

Dünyada hem organik tarım ve hem de tarımsal biyoteknoloji vizyonerleri bazı eski ve geçerliliğini yitirmiş yönergelerin yenilenmesi gerekliliğini savunarak, gelecekte yaşanacak gıda sorunlarına çözüm arayışına girmişlerdir.  Örneğin Tijeniro ve arkadaşları[2] “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Organik Olabilir” derken organik tarımda GDO’ların ekonomik, çevresel, beslenme ve gıda güvenliği ile ilgili endişelere gerek kalmadığını” dile getirirken, ilaveten “GDO teknolojisinin organik amaçlarına ne denli olumlu katkıda bulunduğu açıklanarak, tüketicilere bilime dayalı bilgileri sunup, organik tarımda GDO kullanımının yaratacağı artı değerler vurgulamalıdır” görüşündedir.XXXX

Aynı paralelde Bernard[3] “Organik GDO’larla olur mu mı? İşte bunun iyi bir fikir olduğunun arkasındaki bilimsel gerçekler” makalesinde şu konulara değinmiştir: GDO’ların organik gıda üretimine dahil edilemeyeceğine dair mevcut politikanın modası geçmiştir. Yapılan önemli araştırmalar GDO’nun sağlık ve çevre açısından güvenirliliği göstermiştir. GDO’ların organik tarımda kullanılmasına izin veren mevzuatın ve bu konudaki politika değişikliğine gidilmelidir. Tohum üretiminin GDO’lu ve organik tarımda aynı standartlarda yapılması yerinde olacaktır.  Genetiği değiştirilmiş organizmalar, mahsul verimini artırarak ve kullanılan pestisit ve herbisit miktarını azaltarak geleneksel çiftçiliğe sürdürülebilir bir çözüm sağlamaktadır. Bu nedenle GDO’ların organik tanımına girmesine izin verilmelidir.

Şimdi bazı gerçeklere bir göz atalım:

  • Kurağa dayanıklı transgenik mısır (GDO’lu) tescillendiği. Kurak bölgede organik mısır üretecek çiftçinin seçeneği kalıyor mu?
  • GDO’nun benimsenmesiyle ilişkili çevresel faydalar, tarımsal ürünlerin fiyatının düşürülmesiyle tamamlanmaktadır. Birkaç örnek, GM teknolojilerinin fiyatı düşürdüğü görüşünü desteklemektedir;
  • Dünyada 4000’e yakın mutasyonla geliştirilmiş çeşit vardır. Organik tarımda bunlar kullanılmaktadır. Oysa ki CRISPR gibi gen düzenleme yöntemi ile geliştirilmiş çeşitlere organikte izin verilmez, salt yöntem olarak biyoteknoloji devrede olduğu için. Burada laboratuvarlarda ışınlama yöntemi ile geliştiriliş mutant çeşitlere onay verilirken biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş çeşitlere hayır denmesinin nedeni bilimsel olarak açıklanamaz.

Ülkemizde GDOlu üretim yok. Bu nedenle bu konular henüz bizden uzak gibi dursa da bu konudaki beyin fırtınalarına hazır olmak gerekir.  Sonuç olarak, yarının gıda güvencesi için yeni teknolojilere kucak açmak durumundayız. İlk aşamada toplumun bu konuda aydınlatılması, özellikle karar organlarının bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Nazimi Açıkgöz

Organik tarım, organik ve GDO, Gen düzenleme ve organik, organik standartları, gıda güvencesi ve GDO


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/07/15/organik-gida-pazari-100-milyar-dolara-yaklasti/

[2] https://journals.lww.com/nutritiontodayonline/fulltext/2021/01000/genetically_modified_organisms_can_be_organic.6.aspx

[3] https://geneticliteracyproject.org/2022/02/08/viewpoint-will-there-ever-be-organic-gmos-heres-the-science-behind-why-it-its-a-good-idea/

Türkiye Ayçiçeği Konusunu Yeniden İrdelemelidir

Tarımsal ithalat listemizin başlarında yer alan ayçiçeği, kaynak ülkelerdeki savaş nedeniyle gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir. Dış ticaret istatistiklerine bakıldığında (Çizelge) konunun oldukça karmaşık olduğu ortaya çıkar. 2021 yılı ithal ettiğimiz 668 bin ton ayçiçeği tohumuna ve 850 bin ton ham ayçiçeği yağına karşı, aynı yıl ihraç ettiğimiz 496 bin ton ayçiçeği yağı miktarları kafalarda soru işaretlerine neden olmaktadır. Onun dışında ayrıca ayçiçeği ihracatımız da göz önünde bulundurulduğunda ayçiçeği istatistiklerinin, ayçiçeğinde kendine yeterliliğimiz konusunun yeniden değerlendirilmesinin gereğini ortaya çıkmaktadır.   Genelde Türkiye’nin dahilde işlem rejimi çerçevesinde (re-eksport) gümrükten muaf ithal edilen ayçiçeği dane ve yağ dış satım verilerine hiç değinilmeyen istatistiklerin göz önünde bulundurulmadığı verilerin, kamuoyunu yanılttığı bir gerçek. Kendine yeterli olmadığı dile getirilen bir ülkenin, neredeyse tükettiği miktar ürünü ihraç etmesi nasıl açıklanabilir? Özellikle savaş döneminde sağlıklı verilere ulaşmadan, konu uzmanı olmayan kişilerin beyanlarına dayandırılan haberlerin spekülasyonlara neden olması kaçınılmaz! İşte ayçiçeği stokçuluğunun ana nedeni budur. Devlet elindeki verileri sağlıklı bir biçimde topluma yansıtamadığı müddetçe böyle olaylar beklenmelidir.

Ayçiçeği ithalatı, A. Yağı İhracatları, üretimi (bin Ton)
Yıl201620172018201920202021
Üretim167019641949210020672420
İthalat38364071212391206668
Ayç.Yağİhraç283635389496715496

Çok daha çarpıcı nokta da ayçiçeği ithalatında Ukrayna’ya bağımlılık konusu. Türkiye’nin ayçiçeği ithal ettiği ülkeler arasında Ukrayna’nın payı %5’i geçmemiştir. Nitekim 2019/20 döneminde Türkiye’nin ayçiçeği ithalatında Rusya’nın %57, Moldova’nın %13, Romanya’nın %12, Bulgaristan’ın %8, Arjantin’in %5 payı olmuştur. Buğday olayında ise Türkiye, 2020’de ithal ettiği 9 milyon 750 bin ton buğdayın 6,5 milyon tonunu Rusya’dan, bir milyon tonunu Ukrayna’dan ithal etmiştir[1].

Savaşın Ukrayna tarımsal üretimine vereceği olumsuzlukların yalnız ayçiçeği ile kalmayacağı muhakkak. Ayçiçeği ekimine günler kala savaşın tarıma etkisi büyük olacaktır. Kaç üretici askere alınmış, kaç üretici yurt dışına çıkmış, kaç üretici canını kaybetmiştir. Ya ekim alanları. Mayın, patlamamış mermileri toprak hazırlığı – ekimi büyük ölçüde olumsuz etkileyecektir. Tohum temini, ekipman varlığını hiç dile getirmeyelim. Ukrayna’nın gerçekleşmeyen ayçiçeği ekimi ve dolayısı ile dünya ayçiçek piyasalarında %30’luk bir eksikliğin fiyatlara yansıyacağı muhakkak. Hatta ürün temininde birtakım zorlukların yaşanmayacağının garantisini kimse veremez. İşin Rusya tarafı şimdilik sorunsuz diyebiliriz.

Türkiye’nin bitkisel yağ tüketiminde bir artış trendi vardır. O nedenle yalnız ayçiçeği değil soya, aspir, kolza gibi diğer yağ bitkilerinin üretimine ağırlık verilmesi kaçınılmaz görünüyor. Destekleme programlarının yanında bu bitkilerin ikinci ürün kapsamında da öne çıkarılmasında yarar görülmektedir. Şu anda tescilli ayçiçeği çeşitlerinin neredeyse tümünün ikinci ürün olarak ekilme şansı vardır. 

Yağlık ayçiçeği, Türkiye’de en fazla üretilen yağlı tohum olması, bitkisel yağ tüketiminde %80-85 civarındaki payı ve yüksek yağ içeriği (%40) nedeniyle Türkiye’nin en önemli yağ bitkisidir. Ayrıca bitkisel yağ açığını kapatabilmek için, üretimi artıracak seçenekler bitkisel üretim stratejistlerince acilen ele alınmalıdır.

Hemen hemen her bölgemizde kuru veya sulu şartlarda yetişebilen ayçiçeğinin günümüze kadar ekim alanları 600-700 bin hektar düzeyinde kalmış ise de gerek ana ve gerekse ikinci ürün olarak söz konusu ekim alanlarının iki katına çıkartılma potansiyeli vardır.

Yağlık ayçiçeği ekim alanlarının yanında onun %3-4’ü kadar da çerezlik ayçiçeği üretimi yapılmaktadır.

İlginçtir, savaşın başlamasıyla artan sıvı yağ fiyatları, piyasaları prina yağına yöneltti Bitkisel yağa bir alternatif olarak devreye girebilecek bu yağ, yüksek sıcaklığa ayçiçek yağından daha dayanıklıdır. Pirina yağı teknolojik gelişmeler sayesinde pirinanın ikinci bir ekstrasyonu ile üretilmekte olup tamamen yurt içi kaynaklıdır.

Yüksek ayçiçeği yağ fiyatları atık yağlardan geri dönüşümle yemeklik yağ eldesine kadar gidilmesine fırsat verebilir. Ne var ki bu tip uygulamalar sağlık bakımından sorgulanmak durumundadır.

Türkiye’nin tohum ihracatına bakıldığında hiç de gurur duyamayacağımız bir tablo ile karşılaşırız. İhracat verilerine bakıldığında ihracatımızın hemen yarısı, ıslahçı hakları Türk tohumcularına hiçbir kazanç sağlamayan uluslararası firmaların ilkemizde ürettiği melez mısır ve melez ayçiçeği tohumluğuna aittir. Bu, aslında tohum ihracatımızın ithalatın çok daha gerisinde kaldığını belgelemektedir[2].

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin bir özeti  “Türkiye’nin Ayçiçeği Dosyası“ başlığı ile http://blog.milliyet.com.tr/turkiye-nin-aycicegi-dosyasi/Blog/?BlogNo=638422 linkinde yayınlanmıştır.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/dombas-krizi-ve-gida-guvencesi/Blog/?BlogNo=636315

[2]https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/06/21/turkiye-ve-komsularinda-tohumculuk/

Küçük Çiftçilerin Tohum Sorunu

Küçük çiftçilikle tüm işgücünün aile fertlerinden oluştuğu işletmeler anlaşılır. Aile işletmeciliği ile karıştırılmaması gerekir. Söz konu küçük çiftçiler bugün 500 milyon civarındaki sayılarıyla dünya tarımsal üretiminde %80 hatta balıkçılıkta %90 pay sahibidir.  

Doğal olarak tarımsal üretimin ana girdilerinden biri olan tohum ve dolayısı ile tohumculuk küçük çiftçiler için bir farklılık gösterecektir.

Kasım 2021’de, “Dünya Karşılaştırmalar Birliği (WBA)[1] ”, 67 küresel ve bölgesel tohum şirketini küçük ölçekli çiftçilerin kaliteli tohuma ulaşmadaki sorunlarını değerlendiren üçüncü “Tohumlara Erişim Endeksini[2] ” yayınladı. Söz konusu birlik Dünya “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları” (Sustainable Development Goals – SDG) programının çerçevesindeki bir çalışmadır. Bu sıralamada yer alan tohumculuk firmalarının küçük işletmelerle olan ilişkilerinin bazıları çarpıcıdır. Özellikle ihracata yönelmiş[3] Türk tohumculuk firmaları için de yararlı olabileceği beklentisi ile Dünya tohum endüstrisinin söz konusu uygulamalarının, nerelere ve nasıl odaklandığını – yoğunlaştığını irdelemekte yarar görülmüştür.

2016 yılında başlatılan endeks çalışmalarında, dünyanın önde gelen tohumculuk firmalarının küçük çiftçilerdeki verimliliği artırma konusundaki performanslarını ölçüp onları karşılaştırıyor. İlk aşamada Asya ve Afrika’daki küçük çiftçilerin tohuma ulaşımı ele alınıyor. Düşük gelirli ülkelerde küçük çiftçilerin kaliteli tohumlara erişimini sağlamaktan doğrudan sorumlu 5’i kooperatif 72 şirket tek tek amaç doğrultusunda analiz ediliyor.

Genel olarak, bölgedeki tohum endüstrisi henüz başlangıç aşamalarındadır. Başta bölgesel olmak üzere birkaç şirket, tohum üretimi ve tohum işleme gibi yerel ticari faaliyetlere yeni yeni yatırım yapmaktadır. Bazı şirketler, bilgi transferine yardımcı olan sözleşmeli düzenlemeler kapsamında tohum üretmek için küçük ölçekli çiftçileri tohum üretim faaliyetlerine dahil etmekte.

Uluslararası firmalar bölgenin belirli ülkelerinde ıslah programı uygularken doğal olarak o ülke kadroları için en son teknolojiler ve yetiştirme uygulamaları konusunda eğitim sunmaktadır. Bu durum tohum üretim faaliyetlerinde yeterli bilgi birikiminin henüz sağlanamamış diğer ülkeler için bir şanssızlıktır.

Uluslararası firmalar hibrit çeşitlere ağırlık verirken, yerel firmalar hem hibrit hem de açık döllenen çeşitlere yönelmişlerdir. Firmalar mısır, çeltik ve sebze tohumculuğuna ağırlık verirken, fasulye, nohut, bezelye, soya fasulyesi ve yerfıstığı gibi protein yönünden zengin baklagillerin tohumculuğunda adeta yoklar.

Uluslararası firmalardan yalnız biri yerel bir ıslah programı uygularken şirket, yerel ıslahçıları için en son teknolojiler ve yetiştirme uygulamaları konusunda eğitim sunmaktadır.

Tohumlara Erişim Endeksinde yer alabilmek için şirketlerin iş modellerinin ve operasyonlarının küçük ölçekli çiftçilerin başarılarına katkı sağlamaları gerekmektedir. Endekste düşük performans gösteren şirketlerin, küçük ölçekli çiftçi üretkenliğini artırmak için tarımsal yayın hizmetlerine de yer vermesi gereklidir. 

Tohum endüstrisi, gıda zincirinin başlangıcında konumlandığı için, artan küresel nüfusumuzun gıda ve beslenme güvenirliği için yönlendirici olabilir.  

Küçük ölçekli çiftçiler, yüksek verimli çeşitlerinin tohumlarını edinebilmelerinin ötesinde, gelişmiş tarım teknolojilerini benimseyerek kapasitelerini geliştirme konusunda da desteğe ihtiyaç duyarlar.

Tohumlara Erişim Endeksinde öne çıkan bir diğer bulgu da COVId-19 pandemisi nedeniyle, dünya çapındaki seyahat kısıtlamalarının bir sonucu olarak, online çözümlerin artmasıydı. Çiftçi kaliteli tohumlara erişimin yanında, çeşitlerinin tam potansiyelini gösterebilmesi için gerekli için güncel ve doğru bilgilere de gereksinim duyar.

Tohum şirketleri, tohum işleme faaliyetleri, ıslah, tohum üretimi ve tohum işleme gibi ilgili altyapı tesislerini bölgenin sınırlı sayıda ülkesinde gerçekleştirmesi o ülke için yararlı oluyorsa da bu, diğer ülkelerin söz konusu yatırım ve bilgi birikimlerinden yeterince yararlanamaması anlamına gelmektedir.

Nazimi Açıkgöz


[1]https://bit.ly/3MGFJw9

[2]https://bit.ly/3w7fmJX

[3]http://blog.milliyet.com.tr/tohumda-ortadogu-liderligi/Blog/?BlogNo=621548

İklim Şurasında Tarım ve Gıda İçin Güzel Haberler Var

Bitkisel üretimde değişen çevre koşullarında daha iyi performans gösteren genotiplere gereksinim duyulur. Bitki ıslahı, işte söz konusu yeni çeşitlerin geliştirilmesinde devreye girer. Genelde yeni bir çeşit 13-15 yıllık bir sürede çiftçiye ulaşmaktadır. Son yıllarda bulucularına Nobel ödülü kazandıran CRISPR yani gen düzenleme yöntemi söz konusu süreyi 4 yıla kadar indirebilmektedir[1].

2022 yılının ilk iki ayında farklı ülkelerde gen düzenleme yöntemleri ile çok sayıda yeni çeşit geliştirildi: yabancı ot ilacına dayanıklı domates, hoş kokulu sorgum, virüse dayanıklı domates, küllemeye dayanıklı buğday, kısa boylu kolza, kararmayan patates, besleyici marul gibi. Önceki yıllardaki elde edilen onlarca yeni çeşide değinmeğe hiç gerek yok.

Söz konusu yöntem hayvancılıkta da başarı ile uygulanmaya başlamıştır. Japonya’da fangri mercan, Arjantin’de tatlı su çuprası ıslah edildi. Rusya’da inek sütüne alerjiyi devreden çıkaran ilk buzağıyı klonlandı.

İlginçtir, tüm bu gelişmeler AB ve Türkiye dışında gerçekleşmektedirler. Bu ülkelerde tarımsal biyoteknoloji yani GDO ve gen düzenlemelere yasak getirilmiştir. AB’nin ithal ettiği GDO’lu mısır ve soya yıllık 30 milyarlara ulaşırken, üretimin yasaklanması düşündürücüdür.

İşte 21-24 Şubat 2022 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca Konya’da düzenlenen İKLİM ŞURASI sonuç bildirgesi söz konusu gen düzenleme yaklaşımları yüreklere su serpmektedir.  Dört gün süren Şura’da yedi farklı komisyonun çalışmaları toplamda 217 maddelik tavsiye kararı kabul edilirken bunlardan 76’sı öncelikli olarak benimsenmiştir. Bunlardan 21. Madde aynen şöyledir:

“Farklı iklim etkilerine karşı (kuraklık, sıcak/soğuk hava dalgası, şiddetli yağış, don vb.) karşı tarım desenleri ve yöntemleri (çöl koşullarında tarım, denizde tarım gibi) geliştirilecek, iklim kaynaklı stres koşullarına dayanıklı yeni ve yerli bitki çeşitlerinin ve hayvan ırklarının daha kısa zamanda geliştirilebilmesi için klasik, biyoteknolojik ve moleküler genetik destekli (CRISPR gen teknolojisi gibi) ıslah çalışmaları gerçekleştirilmeli ve entegrasyonu sağlanmalıdır.”

İklim Şurasında tarımı en çok ilgilendiren konu olarak kuraklık, çölleşme, don, arazi tuzlanması gibi koşullara en uygun yeni bitki çeşitlerinin geliştirilmesi öne çıkmaktadır. Ve bu konuda dünyada hızla öne çıkan gen düzenlemenin (CRISPR) faydalarından yalnız belirli ülkeler yararlanmaktadır. Türkiye dahil birçok ülke olayın öneminin ve aciliyetinin henüz farkında değiller. Bu tür çalışmalara Tarım ve Orman Bakanlığımızın destek verildiği bilinmektedir. Ancak konunun araştırma bazında muhatabı Bölümün çalışma konuları arasında yer dahi almaması ilginçtir[2]. Gerçekçi olmak gerekirse bu konuda ne üniversitelerimiz ne Bakanlık ve ne de özel sektör tek başına bu konuyu üslenebilir. Gönül istiyor ki bu ve benzeri konular özel sektör, üniversiteler ve kamunun bir çatı altında toplandığı “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu’nca ele alınabilsin. Bu konuda 3. Tarım Şurasında alınan kararlardan 28. madde aynen şöyle demektedir. “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması”

İklim Şurasında kabul edilen 34. Madde de ilginçtir: “İklim değişikliğiyle mücadele ve uyuma hizmet eden kilit ve çığır açıcı teknolojilerin hayata geçirilmesine yönelik finans, ER-GE insan kaynağı, teknoloji girişimciliği, platforma dayalı iş birlikleri ve araştırma altyapılarının ortak kullanımı ile bu hususları kolaylaştırıcı ve destekleyici adımlar atılmalıdır.”   İşte iki bakanlığın aynı paralelde iki kararı böyle iken hemen harekete geçilmesi gerekmez mi? Ortadoğu’da liderliği yakalayan Türk tohumculuğunun yeni yeni çeşitler geliştirmesi bu alt yapıların bir an evvel gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/iklim-surasinda-tarim-ve-gida/Blog/?BlogNo=637033 linkinde yayınlanmıştır.   


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/10/11/kimya-nobel-odullulerinin-bulgu-sonuclari-coktan-market-raflarina-ulasti/

[2] https://arastirma.tarimorman.gov.tr/tarlabitkileri/Menu/23/Biyoteknoloji-Bolumu

Doğa Tahribi Bu Kadar Kolay Olmamalı

Doğal orman, ötede beri var olan ağaç topluluğudur. Anadolu’muz bu tür alanların ötesinde çok daha farklı arazilerden oluşmuştur. Örneğin “Baston diksen yeşerir” şeklinde tanımlanan alanların yanında, üzerinde ot bitmeyen araziler de bulunmaktadır. İşte konumuz, öyle üzerinde ağaç yetişmeyen bir arazi, Çeşme’nin Paşalimanı mevkiinde…

Söz konusu arazide Dr. Halis Temel tarafından 1955 yılından itibaren bir eşeğin çektiği kendi imalatı olan tanker ile su taşınarak ağaçlandırılmaya başlanmış. Tabii ki onlarca parselin -bazıları Orman Genel Müdürlüğü’nden- bedelleri ödenerek tapu işlemleri de tamamlanıyor. Bugün itibarı ile binlerce çam, ardıç, palmiye, sakız ve okaliptüs ağacı yetiştirilerek ormanlaştırılma geçekleştiriliyor. Bu doğal bir orman değil. İnsan tarafından doğaya kazandırılmış, ağaçlandırılmış bir alan. Yani çevrecilik açısından insanın iki gözü gibi bakması lazım gelen bir değer!

Dr. Temel geçek bir çevre aşığı. Çalışmaları, zamandaşları Halikarnas Balıkçısı, Dr. Behçet Uz, Manisa Tarzanı gibi önemli çevrecilerle eşdeğer. Kendisi son yüzyılın ve tüm zamanların en başarılı Türk Çevrecisi seçiliyor. Birleşmiş Milletler Ossakawa Dünya Çevre Ödülü’ne aday gösteriliyor.

Dr. Temel’in ufku o kadar açık ki, söz konusu arazinin günümüz betonlaşmasına kurban gitmemesi için bir vakıf kuruyor. Mal varlığını bu vakfa bağışlayıp, hisselerin yüzde 51’i Mehmetçik Vakfı’na, yüzde 20’si Çeşme Belediyesi’ne, yüzde 18’i Alaçatı Belediyesi’ne, yüzde 10’u kendi ortaklarına, yüzde 1’i de Erzincan Belediyesi’ne verilmesi kaydı düşülmüştür. Halis Temel, tapuyu varislere bırakmış olmasına rağmen, vasiyete göre, satış olduğu takdirde gelirin yüzde 85’i Mehmetçik Vakfına devredilecek.

Dr. Halis Temel 2000 yılında 91 yaşında vefat ediyor ve 22 yıl süren miras kavgaları başlıyor. Önce ilk mirasçı olarak DEVLET (Orman Genel Md.) çıkıyor ortaya ve diyor ki “Burası orman ve 14 dekarı bize ait”. Sonra mirasçılar satalım diye tutturuyor.  Ve “Dr. Halis Temel Vakfı” da bu görüşe katılınca da Yargıtay son kararı veriyor. Tapusu vakıfta olmamasına rağmen, satma hakkına istinaden vakıf satış işlemlerini başlatıyor.   Şimdi bu arazinin 7 Mart 2022 tarihinde satışı için gazetelerde ihale ilanları çıktı bile. Paşalimanı koyunda “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” kapsamında olan bu doğa cenneti arazinin ne olacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Fosseptik sorunu dahi çözümlenmemiş bu koya gelecek her türlü yapılaşma böyle bir cennetin beton yığınına dönüşmesi ve kirlenmesi demektir. Doğa bu kadar kolay mı tahrip edilebiliyor. Özellikle bir çevreci tarafından ilmek ilmek ortaya konan bir eser, bir yapı, bir orman…

Peki böyle bir katliama hiç kimse mi ses çıkartmıyor? En başta Paşalimanı sakinlerinin oluşturduğu platformun bu konudaki çabalarını takdirle karşılamak gerekir. İlk aşamada ilgili resmi makamları bilgilendirmeye yönelik çalışmaları hemen meyvesini verdi ve Çeşme Belediye Başkanlığı konu ile ilgili görüşünü oluşturdu. Sakinlerin “Doğa harikası Paşalimanı’nı, rant uğruna betona teslim etmeyelim. Dr. Halis Temelin emeğine, hatırasına, emanetine sahip çıkalım” çağrısına Belediye Başkanı şu ifadelerle destek verdi: “Çeşme’mizin, doğal zenginliklerini korumak, gelecek kuşaklara sürdürülebilir bir yaşam alanı bırakmak adına birinci derece doğal sit alanı kapsamındaki, söz konusu bu yerin özenle korunması ve özel mülkiyete konu edilmemesi gerektiğine inanıyoruz.” Başkanlık Çeşme’lileri rahatlatacak beyanda da bulunmuştur: “Aynı ortak kaygı ile VAKIF YÖNETİMİMİZİN BU SATIŞ İŞLEMİNİ DURDURMASINI TALEP EDİYORUZ. Aksi halde tarafımızca yasal  yollara başvurularak satış işleminin iptali için gereken tüm çabayı göstereceğimiz bilgilerinize önemle rica olunur’’.  

“Çeşme – Paşalimanı Koyunda Nitelikli Doğal Koruma Alanı Talan Edilmesin” sloganı ile bir sosyal platformda başlatılan kampanyaya binlerce destek, toplumumuzun görev bilincindeki seviyenin de bir göstergesidir.   

Paşalimanı platformunun farkındalık yaratma çalışmaları çerçevesinde birçok makam ve birime ulaştığı da bilgilerimiz dahilindedir. Platformun söz konusu faaliyetinin salt kadınlarca yürütülmüş olması, çevre konusunda kadınların daha mı duyarlı olduğu sorusunu akla getiriyor.

Paşalimanı’nda otursun oturmasın binlerce doğaseverin imzalarını koyarak, ilgili makamlara dilekçe vererek, konuyu değişik platformlara taşıyarak yarattığı farkındalığın ses getirmesinin sonucu doğanın lehine bir karar çıkıp çıkmayacağını ise zaman gösterecek.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/doga-tahribi-o-kadar-kolay-mi-/Blog/?BlogNo=636968 portalında yayınlanmıştır.

Biyoteknoloji 2022 de Neler Getirecek

Günümüz vizyonerleri, önümüzdeki yıllarda yaşam bilimleri ve teknolojiye yani biyoteknolojiye yoğun olarak odaklanılacağı görüşündeler[1]. Koronavirüs pandemisi sağlık ve özellikle gıda konusunda yeni çözümler getireceği beklentisi ile, biyoteknolojinin gelişmesini ve benimsenmesini hızlandırdı. Biyoteknoloji basında her ne kadar farklı nedenlerle manşetlerde yer alıyorsa da genetik mühendisliği, gen haritaların çıkarılması, analizleri, gen düzenleme ve DNA modifikasyonları gibi uygulamaların, küresel biyoteknolojinin pazar değerinin 2022 yılında 100 milyar doları aşarak çok daha fazla gündemde yer alması bekleniyor. Önümüzdeki aylarda birçok yeniliklerin yaşanacağı biyoteknolojinin en önemli beş temel alanına bir göz atalım:

Kişiselleştirilmiş Tıp

Aynı hastalığa sahip bireylerin, aynı tedaviye farklı cevap vermesi felsefesinden yola çıkılarak, yeni yeni gelişmeğe başlayan bu bilim dalı uygulamalarının 2022 yılında atağa kalkacağı beklenmektedir[2]. Henüz emekleme aşamasında olmasına karşın, geleceğin sağlık alanında büyük potansiyele sahiptir. Önceki tıbbi yaklaşımlar, aynı hastalıkları olanlara aynı tedavileri uygulayarak “herkese uyan tek beden” politikasına dayanıyordu. Bununla birlikte, bazı ilaçların etkinliği ile ilgili hastalığa katkıda bulunan bir dizi faktör bulunmaktadır. Bilim, genom analizi yoluyla ilaçları daha spesifik ve etkili hale getirmek için kişiselleştirebilir ve böylece tedavi sonuçlarını iyileştirebilir.

Niçin bazı hastalara standart dozda verilen ilaçlar hiç etkili olmaz? Neden bazılarında ilaçların yan etkileri görülür de diğerlerinde görülmez? Niçin bazı insanlar kanser olur da diğerleri olmaz? İşte bu soruların yanıtı “Kişiselleştirilmiş Tıp” da saklıdır. Geçmişteki ve kısmen günümüzün tıp, tek ölçüt ve dozun herkese uygun olduğu temeline dayalıdır ve “istatistiki olarak güven sınırları” içindeki değişimleri kapsar. Kişiselleştirilmiş tıpta ise kavram “doğru zamanda, doğru hasta için, konulan kişisel tanı ve tedavinin uygun dozda ve uygun ilaç” olacağı şekle dönüşmüştür. Bunun anlamı, genetik çeşitlilik çerçevesinde, daha düşük ilaç dozu ile tedavi edilebilecek hastayı, önlenebilir yan etkilerden koruyarak ve hastalık başlamadan, önleyici izleme ile tedavinin sağlanabilmesidir. Sonuç olarak; gelişen teknolojinin getirdiği genom, proteom, farmakogenom çalışmaları ve  biyoinformatik değerlendirmeler devreye sokulmuştur. Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) gibi kontrol ve değerlendirme kuruluşlarının farmakogenom çalışmalarını desteklemesi ile kişiselleştirilmiş tıbba hızlı bir giriş yaşanmaktadır.

Tarımsal biyoteknoloji

Artan dünya nüfusunun beslenebilmesi için daralan ekim alanlarına karşın, birim alandan kaldırılan verimin artırılması gerekmektedir. İklim değişiklikleri gibi olumsuzlukları da göz önünde bulundurduğumuzda, klasik bitki ıslahının verim artışını sağlamada yeterli olamayacağı anlaşılmıştır. 2013’lerde keşfedilen Gen Düzenleme (Gen Editing) yöntemi kaşiflerine de Nobel Ödülü kazandırırken, bitki ıslah süresini de oldukça kısaltmıştır. Bu teknik aslında klasik mutasyon ıslahının laboratuvar versiyonudur. Bilindiği gibi mutasyon, canlı genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Dünyada mutasyon yöntemleri ile ıslah edilmiş 4000’e yakın çeşit tescil edilmiştir. Bu genom düzenlemeleri, CRISPR ve bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu olmasının aksine hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır. Bu yöntemle genom, hiç olmadığı kadar hızlı, kolay, ucuz ve güvenilir bir şekilde değiştirilebiliyor.

Çok geniş bir uygulama potansiyeline sahip olan CRISPR, tıp ve tarımda devrim yaratacak yeniliklere yol açacak. 2021 yılında bu yöntemle Arjantin’de tatlı su çuprası, Japonya’da bir mercan balığı, Hindistan’da dört yıl gibi kısa zamanda nohut, Japonya’da tatlı domates çeşidi, ABD’de uzun raf ömürlü çilek ve Çin’de azottan daha fazla yararlanabilen buğday çeşidi gibi birçok yeni genotip elde edilmiştir.  Gen düzenlemeleri ile geliştirilen yüzlerce genotipin 2022 yılında ticarete sunulması bekleniyor. 

İlaçların hızlı test ve onayı

Genelde yeni ilaçların uzun onay ve sertifikasyon sürecinden geçmesi 10 yılı bulmaktadır. Covid-19 aşılarının acil olarak geliştirilmesi ve onaylanmasının ardından, yeni ilaçların test ve onay sürecini hızlandırmak için büyük uğraş verilmeye başlandı.  Bu çabaların çoğu, biyoteknoloji alanından kaynaklanan araştırmalara dayanmaktadır. Biyoteknoloji verileri, sürecin her aşaması için maliyetli ve zaman alıcı insan denemelerine güvenmek yerine, ilaçlar ve insan vücudu arasındaki etkileşimlerin simülasyonlarına izin vererek, bu süreci hızlandırmak için kullanılıyor. ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) Gerçek Zamanlı Onkoloji İnceleme programı, özellikle test sonuçlarını doğru bir şekilde tahmin etme potansiyeli nedeniyle en çarpıcı örnektir. Bu programda hızlandırılmış ilaç test süreci, büyük ölçüde biyoteknolojik verilerle kısaltılmıştır.

Çevre Biyoteknolojisi

Tarımda olduğu gibi iyileşmeyi sürdürülebilmek ve çevresel etkiyi azaltmak için biyoteknolojiden yararlanmanın başka yolları da vardır. Bu, plastikleri parçalamak ve daha verimli bir şekilde geri dönüştürülmelerini sağlamak için özel olarak tasarlanmış biyolojik organizmaların geliştirilmesidir. Bu yıl Fransız şirketi Carbois’in, plastik şişelerde kullanılan polietilen tereftalat (PET) plastiği, genetiği değiştirilmiş enzimler kullanarak parçalayan ilk tesisini açması çarpıcıdır. Diğer biyoteknolojik türevli enzimler, endüstriyel temizlik süreçlerinde kullanılabilecek kadar güçlü ve diğer endüstriyel deterjanlarda olduğu gibi toksik atık üretmek yerine, tamamen biyolojik olarak parçalanabilen yeni deterjan türlerinin geliştirilmesi beklenmektedir. 2022’de görmeyi bekleyebileceğimiz çok önemli bir diğer alan da biyoyakıt olacaktır.  Gelişmiş biyoteknoloji sayesinde tarımsal ve endüstriyel atıklardan ve hatta alglerden temiz enerji yaratmayı içeren yeni gelişmeler de beklenmektedir.

Bitki Bazlı Et[3]

Tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken hayvancılık ön planda olmaktadır. Bu konudaki bazı veriler çarpıcıdır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 3900 litre, bir kilo koyun eti için 6100 litre ve bir kilo sığır eti için 15500 litre su tüketilmektedir[4]. Bir kilo tarımsal ürün üretiminde en fazla CO2 salınımına neden olan da sığır etidir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Et ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında, et oluşumu başlamaktadır. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünlerin, yukarıda değinilen çevresel olumsuzlukları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle, gittikçe artan oranda market raflarında yer alacakları beklenmelidir. 

Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır. Burada bitkisel protein (soya-bezelye) dokuları ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır.

Bitki bazlı protein üretimi tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya başlanmış ve hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı eti, bitki bazlı yumurta, süt, peynir, yağ ve yoğurt ABD’de market raflarında yer almaya başlamışlardır. Bu iş gerçek et, süt vs. üreticilerini ciddi ölçüde endişelendirmiş ve bu ürünlerin tanıtımında ve pazarlamasında “et”, “süt”, “yoğurt”, “yağ” gibi kelimelerini ve hatta resimlerini dahi kullanamayacakları kararlarının alınmasını sağlamışlardır. İki taraf arasında gözlenen söz düelloları dikkat çekici olmakla beraber, hayvan lobisi bitki bazlı et piyasası için, “onlar bizim tırnağımız olamaz” görüşüne karşı, bitki bazlı et üretimi yapan bir firma CEO’sunun savı çarpıcıdır: “2035’de et endüstrisini bitirmiş olacağız”.  

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/biyoteknoloji-neler-getirecek/Blog/?BlogNo=636398 portalında yayınlanmıştır.


[1] https://www.forbes.com/sites/bernardmarr/2021/12/08/the-5-biggest-biotech-trends-in-2022/?sh=37137982380f

[2] https://www.news-medical.net/health/Is-Personalized-Medicine-the-Future-of-Healthcare.aspx

[3] http://blog.milliyet.com.tr/corona-ve-bitkibazli-et-pazari/Blog/?BlogNo=627494

[4] https://www.vatekcevre.com/blog/bir-urunun-uretimi-asamasinda-ne-kadar-su-kullaniliyor-biliyor-muyuz

Rusya-Ukrayna Krizi Dünya Gıda Güvencesi İçin Büyük Tehlike

Rusya – Ukrayna krizi birçok yönüyle önümüzde durmakta. Tartışılan konuların başında ise enerji sorunu öne çıkıyor. Gerçekten AB doğal gaz gereksiniminin üçte ikisini Rusya’dan karşılıyor ve gazın dörtte biri Ukrayna topraklarından geçiyor[1]. Burada ABD’nin AB’ye söz verdiği sıvılaştırılmış doğal gaz seçeneği ortada.  Fakat bu iki ülkenin dünya buğday pazarındaki hakimiyeti, krizin her aşamasında gıda güvencesi konusunda bir sürprizin yaşanabileceğini yönündedir. İhracat yasağı, fiyatlarla oynamalar rutin beklentilerin yanında, özellikle Rusya’nın buğday depolama ve transport alt yapısındaki sorunlar, söz konusu krizde dünya buğday ticaretini büyük ölçüde etkileyebilecektir. Çünkü bu iki ülke 200 milyon ton dünya buğday ihracatının %32’sini ellerinde tutmaktadır (2021 yılı verileri: Rusya 36, Ukrayna 24 milyon ton, grafik).  

Gıda güvencesinde tahıl ve baklagil gibi kuru gıdalar temel teşkil eder. Bu yazıda onları temsilen BUĞDAY ele alınarak, söz konusu krizde yaşanabilecek olasılıklara değinilecektir.

Söz konusu ülkelerde, normal yıllarda dahi buğday ticaretinde keyfi fiyat hareketlerine şahit olunmaktadır. 2014 yılında AB makarnalık (durum) buğday ithal etmek istediğinde Rusya değişken bir ihracat vergisi getiriverdi. Fiyatı 180$’ın üzerinde olan tüm ürünler %50 vergiye tabi tutuldu. Tabii ki bu kararla ülkede durum buğdayı ihracatını dolayısı ile üretimi geriledi. Pandemi döneminde Rusya’nın tarım ürünlerindeki ihracat ve fiyat politikaları çarpıcı görünümler sergilemiştir. Fiyatların son 9 yılın en yüksek seviyelerini gördüğü 2021 Kasım’ında, Rusya’nın stokların azalmasını ve talebin artmasını bahane ederek ihracat vergilerinde revizyon yapabileceğini açıklaması[2], gıda güvencesi açısından ilginçtir.  Bunda 2020 buğday üretiminin 85 milyon tondan 2021 yılında 75 milyon tona düşmesinin de etkisi olabilir.   

Avrupa buğday ithalatının %22sini Rusya’dan ve %18,5ğunu da Ukrayna’dan yapmaktadır. Bu iki ülke mısır, arpa, çavdar gibi tahıllarda ve özellikle ayçiçeğinde hemen hemen aynı oranda dünya ticaretinde söz sahibidirler.

Aslında Rusya 20. Yüzyılın ikinci yarısında gerek insan beslenmesi ve gerekse besicilik nedeniyle buğday ithalatçısı idi. Rus buğday endüstrisinin düşüşü ve yükselişi uluslararası politikadan, iç siyasi ve ekonomik ideolojiden, ülkenin kötü şöhretli değişken hava koşullarından ve yerel hayvancılık endüstrisindeki iniş çıkışlardan etkilenmişti. Halbuki 19. yüzyılda olduğu gibi barış zamanlarında Rusya’nın buğday ihracatçısı ülkeler arasında yerini almıştır. Çarlık sonrası Komünist rejimin tarımsal üretimde devlet kontrolü, üreticilerin direnişine neden olmuş ve 1930’larda tüm çiftlik hayvanlarının yarısı itlaf edilmiş, takiben kıtlıklar baş göstermiş ve milyonlarca insan ölmüştür. Sovyetler Birliği 2060’lara kadar tahıllarda kendine yeterliliği mevcut verimli araziler sayesinde sağlamıştır.

1970’lerin başlarında şiddetli kuraklık koşullarının üretimi daha düşürmüştür. Tahıl üretiminin düşüş eğilimi göstermesi karşısında Sovyetler Birliği, baş-politik düşmanı ABD’den gizli anlaşmalarla tahıl ithal ederek kendi kendine yeterlilik stratejisinden vaz geçilmiştir. Temmuz 1973’te Sovyetler Birliği, ABD’den sübvansiyonlu fiyatlarla 10 milyon ton buğday ve mısır satın aldı ve bu da küresel tahıl fiyatlarının yükselmesine neden oldu. İki ülke müzakerecilerinin, dünya tahıl piyasasının yetersiz kaldığının farkında olmaksızın sübvansiyona devam etmeleri “Büyük Tahıl Soygunu” olarak adlandırılan bir skandala neden olmuştur. Küresel gıda fiyatlarının en az %30 artması ve küresel tahıl stoklarının azalması krizi şiddetlendirmiştir.

Sovyetler birliğinin dağılımını müteakip pazar odaklı bir ekonomiye geçerken yaşanan zorlu bir on yılın ardından, Rus tarımı yeni sistemin faydalarını toplamaya başladı ve tahıl ithalatçısından ihracatçıya geçiş başladı. Her ne kadar özellikle silo, nakliyat gibi alt yapı konularında hala özel sektör payı sınırlı ise de Rusya’nın ihracat ikliminde gelişmeler yaşayacağı beklenmelidir[3]. Halbuki Ukrayna bunları aşmış ve yabancı yatırımcılara kapısını açmıştır. Bunge, Cargill, IFC, Cofco, ve daha birçok uluslararası tahıl ticari firmaları Ukrayna’da ofislerini açmışlardır.

90’lı yıllardan bu yana bu iki ülkenin tarım politikalarının temel amacı, hayvancılık sektörünü canlandırmak ve ülkeyi tarımda mümkün olduğunca kendi kendine yeterli hale getirmek olmuştur.   Bunların çoğu başarılmış, örneğin Rusya yılda 3 milyon tondan fazla et ithal ediyorken son yıllarda bu ithalat yaklaşık onda birlere inmiştir. Büyüyen hayvancılık sektörünü ve 144 milyon insanını beslemek ve dünyanın en büyük buğday ihracatçısı unvanını kazanmak için Rusya, yüzyılın başında yılda yaklaşık 30 milyon ton olan buğday üretimini 2010’da iki katına çıkarak 60 milyon tona ve 2020’de rekor 85 milyon tona ulaştı. Şu anda Rusya ve Ukrayna 200 milyon tonluk buğday pazarının %32sini ellerinde tutuyor. Tutuyor da şu barış döneminde vergilerde oynama, ihracat kısıtlamaları gibi manipülasyonlar içindeyken, bir savaş durumunda neler olabileceğini insan düşünmek dahi istemiyor.  

 Krizin dünya buğday piyasasını büyük ölçüde etkileyeceği muhakkak. Buğdaya ulaşamayan birçok ülkede “Arap Baharı” beklenmelidir. Artan fiyatlarla baş etmeye çalışan buğday ithalatçısı diğer ülkelerin tüketicinin gıda güvencesinin ne denli tehlikede olabileceği tahmin etmek için kâhin olmak gerekmemektedir.

Fakat işin bizi ilgilendiren yanı, söz konusu tehlikenin ülkemize yansıması. Türkiye, 2020’de ithal ettiği 9 milyon 750 bin ton buğdayın 6,5 milyon tonunu Rusya’dan, bir milyon tonunu Ukrayna’dan alırken, bunun yarısı un olarak 160 ülkeye ihraç edilmektedir. Yani söz konusu kriz yalnız gıda güvencemizi değil, ekonomimizi de tehlikeye sokabilecektir.  

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti “Dombas Krizi ve Gıda Güvencesi” başlığı ile  http://blog.milliyet.com.tr/dombas-krizi-ve-gida-guvencesi/Blog/?BlogNo=636315 portalında yayınlanmıştır.


1 https://tr.euronews.com/2022/02/06/rusya-n-n-olas-bir-sald-r-s-nda-avrupa-n-n-enerji-kaynaklar-nas-l-etkilenir

[2] https://millermagazine.com/tr/blog/rusya-bugday-ihracat-vergisini-degistiriyor-4282

3 https://www.world-grain.com/articles/16273-the-fall-and-rise-of-russian-wheat

Dünya Gıdada Sürdürülebilir Sistem Arayışında: Türkiye’nin Öncelikleri Neler Olmalı

Tüm ülkeler için tarım giderek önem kazanmaktadır. Dünyanın geleceği ile ilgili tüm kuruluşlar tarım sistemlerini irdelemeye başladılar. FAO yeni tarım sistemleri üzerine hazırladığı raporda konuyu derinlemesine irdelerken, BM Gıda Sistemleri Zirvesi (UNFSS) konuyu tartışmak, iş birliği olanaklarını aramak ve daha iyi bir gelecek seçenekleri için halkın görüşünü de alacak bir diyalog sistemi oluşturdu  Tam bu aşamada Tarım ve Orman bakanlığımız internet üzerinden bir webinner gerçekleştirdi: “Sürdürülebilir Gıda Sistemlerine Doğru Türkiye’nin Ulusal Yol Haritası Lansmanı”ı. Doğal olarak ana başlıklara yer verilirken 3. Tarım Şurasında alınan kararlara da değinildi. Gönül isterdi ki gıda sistemlerimizin büyük bir eksiliği olan ve özellikle ARGE konusunun özel sektör, kamu ve üniversitelerin bir çatı altında toplandığı bir sistem, Ulusal Yol Haritasında yer alabilsin. Aslında 3. Tarım Şurası sonuç bildirgesindeki 60 karardan, bu yazıyı ilgilendiren 28. maddesi “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar, henüz %42 sini yerli çeşitle sürdürdüğümüz tohumculuğumuz için bir çıkış hamlesi olabilir. Çünkü tohumculukla ilgili birçok konu, söz konusu üç kurumun bu konuda birlikte çalışmasını zorunlu kılmaktadır. Örneğin gen düzenleme gibi dünyada 4 yılda yeni bir çeşit geliştirme tekniklerine henüz ne kamu ve ne de özel sektörümüzün vakıf olduğu söylenebilir. Diğer taraftan, batıda tarımla ilgili yüksek öğretim kurumlarına ait araştırmalarının %80’i uygulamalara dönükken, ziraat fakültelerimiz araştırmalarının yalnız %20si pratik hedeflidir.

Sürdürülebilir Gıda Sistemlerinin ele alındığında özellikle son yıllarda ekonomik ilerleme sağlayan bazı ülkelerin neler yaptıklarına bir göz atalım.

Ülkelerin ekonomik göstergesi olarak Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) yanında Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP kriterleri kullanılır. SAGP ülke kazancının satın alabilme gücünün ifadesi olup, ülkeler arası fiyat farkı etkilerinden arındırmakta ve ekonomilerin gerçek yüzünü yansıtmaktadır.

Çizelgede, 2021 yılının, GSMH’ya göre ekonomisi en büyük 10 ülke ilk üç sütunda sıralanmaktadır. 4, 5 ve 6. sütunlarda ise 2020 yılının SAGP sıralamasına göre 10 ülke yer almaktadır. İlk sıralamada yerini koruyamayıp ikinci sıralamada sıra kaybedenlere v, tersine üst sıralara çıkanlara ^ da simgeleri verilmiş ve bunlar da çizelgenin son sütunda yer almışlardır.  Bu simgelerle gerçek ekonomik sıralamada Çin, Hindistan, Rusya, Endonezya, Brezilya’nın öne çıktıkları açıkça görünüyor. Bu ülkelerin çoğunun BRİC ülkeleri olarak bir araya geldikleri de bilgilerimiz dahilindedir[1]. Yerlerini üst sıralara çeken ülkelerin genel özelliklerine bakıldığında; nüfus artışı, fiziki ve insan sermayesindeki artışlar, bilim ve ileri teknolojilerden yararlanma oranlarının öne çıktığı kolayca anlaşılabilir. Fakat bazı ülkeler, belirli sektörlere ağırlık vererek öne çıkmışlardır. İşte bu ülkelerinin tarımsal üretim ve gıda sistemlerinde ne gibi yenilikler yaptıklarına bir göz atalım:

BREZİLYA: 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatını 2019’larda 97 milyar US$’a çıkaran bu ülke teknolojiye ve araştırmaya verdiği önemin meyvesini toplamaktadır. İlginçtir, diktatörlük zamanında çıkarttıkları bir yasa ile tarımsal araştırma faaliyetlerinde kamu, üniversite ve özel sektörü tek bir çatı altında toplayarak (EMPRAPA), tarımda büyük gelişmeler sağlamıştır. Asidik savanaların toprak ıslahı ile yola çıkılarak geliştirilen yeni mera bitki çeşitleriyle, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşımı, 20 aya düşürebildiler. ABD’den sonra transgenik çeşit geliştiren ilk ülke olarak biyotek soya, mısır ve pamuk tarımı yapılırken, tarımsal biyoteknolojide, şeker kamışı, fasulye, papaya, patates ve bazı ağaç türleri tarla deneme aşamasındadır[2] .

ÇİN: Dünyada tarımsal araştırmalara en fazla kamusal yatırım yapan Çin, tarımsal biyoteknolojide daha 2004’lerde sonuç almış ve kendi transgenik pamuk çeşitlerini üretime sokmuştur. Çin Tarım Bilimleri Akademisi (ÇTBA), Çin’in kendi kendine yeterli olabilmesi için, 2030 yılına kadar bazı bitkisel ve hayvansal ürünlerde verim ve kaliteyi yükseltmeyi hedef olarak belirlemiştir. Son yıllarda, ÇTBA poliploid ıslahı, gen düzenleme ve genetik olarak değiştirme dahil temel biyoteknolojik yöntemlerde önemli atılımlar yaparak gelecekteki araştırmalar için sağlam bir temel oluşturdu. Akademi bu doğrultuda 50 hedef belirlerken yenilikçi araştırmalara, tohumculukta girişimciliğe, bilim ve teknoloji platformunun oluşturulmasına öncelik verileceğini ve böylece tohumculukla ilgili ana sorunların çözümlenebileceği ve 2030 yılına kadar yüzde 10 olan kendine yeterlilik oranını yüzde 50’ye ulaştırmayı hedeflemektedir.

HİNDİSTAN: 2003 yılında transgenik pamuk tarımına onay veren bu ülkede, 2004 yılında 11,6 milyon hektar ekim alanın %93’ünde biyotek çeşit ekilmiştir. Böylece verim %34-42 oranında artırılırken, %50 civarında ilaç masrafları azaltılmış ve ilaçlamadan kaynaklanan çiftçi ölümleri %88 oranında azalmıştır. Gen düzenleme yöntemi ile dört yılda[3] geliştirilen nohut çeşitleri, yeni ıslah tekniklerini uygulama konusunda Hindistan’ın öncülüğünü sergilemektedir.

RUSYA: Biyoteknoloji konusunda oldukça geç kalmıştır. Putin’in imzaladığı ve 2012-2015 ve 2016-2020 yıllarında iki aşamada uygulanacak 1,18 trilyon rublelik bir programın asıl amacı, dünyada önemli yeri olan biyoteknolojinin artılarından Rusya’nın da yararlanmasıdır[4].  Ve tabiiki meyvelerini toplamaya başladılar bile: Russia’s First Gene-Edited Calf Turns One[5] (Rusya’nın gen düzenlemesi ile elde edilen buzağısı bir yaşına girdi).

Tarımsal biyoteknoloji konusunda Türkiye başka ülkelerin ürünlerini ithal edip, yem sanayisinde kullanarak, o ülkelerin çiftçisini desteklerken, kendi çiftçisine bu artı değerlerden yararlanmayı yasaklamıştır. Bu yasak bilimsel araştırmalara dahi öylesine yansımıştır ki, bu konuda ülkemizde “yaprak kımıldamamaktadır”. Gelecekte kurulacak kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” gıda sistemlerimizi dünya ile entegre edebilecektir.

Nazimi Açıkgöz      (https://about.me/nazimi.acikgoz)


[1] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-oynayabiliyorlar/Blog/?BlogNo=581874

[2] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-nin-tarimsal-mucizesi/Blog/?BlogNo=372462

[3] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[4] Biyoteknolojide Rusya’nın aklı başına yeni geldi, http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim

[5] http://iasvn.org/en/homepage/Russia%60s-First-Gene-Edited-Calf-Turns-One-10187.html

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Tarımda Gen Düzenleme Teknikleri Yaygınlaşıyor

Son 200 yıl içinde dünya nüfusu 1 milyardan 7,9 milyara çıktı. Böyle hızlı bir nüfus artışına tarımsal üretim ekim alanlarının genişleterek ve birim alandan kaldırılan ürünü artırarak ayak uydurabildi. Nitekim son yüz yılda değişik ıslah teknikleri ile verimin kat be kat artırıldığına şahit oluyoruz (Grafik). Teorik potansiyelin henüz çok gerisinde olduğumuz da bir gerçek. Nitekim dünya çeltik verim ortalaması dekara 333 kg iken Hindistan’da bir denemede söz konusu verim 2240 kg/da’a ulaşılabilmiştir[1]

Verim artışını sağlayan çeşitte genetik değişim, farklı ıslah yöntemleri ile gerçekleştirilmektedir. Klasik melezleme, seleksiyon, mutasyon poliploidi gibi tekniklere son 30 yılda GDO (Genetiği Değiştirilmiş organizmalar) yöntemlerini devreye sokarak, sürekli yeni genotipler geliştirmektedirler. 2013’lerde keşfedilen Gen Düzenleme (Gen Editing) yöntemi kaşiflerine de Nobel Ödülü kazandırırken, ıslah süresini de oldukça kısaltmıştır.

 Bu teknik aslında klasik mutasyon ıslahının laboratuvar versiyonudur. Bilindiği gibi mutasyon, canlı genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Dünyada mutasyon yöntemleri ile ıslah edilmiş 4000’e yakın çeşit tescil edilmiştir. Bu genom düzenlemeleri, CRISPR ve bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır.

Son yıllarda gen düzenleme yöntemleri ile elde edilen sonuçları kısaca bir göz atalım:

  • Daha 2019 yılında Arjantin’de tatlı su çuprası;
  • ABD’de yağ kalitesi iyileştirilmiş soya;
  • Hindistan’da dört yıl gibi kısa zamanda ve nohut;  
  • Japonya’da tatlı domates çeşidi;
  • Japonya’da bir mercan balığı;
  • İngiltere’de yeni buğday hatları tarla deneme safhasında;
  • Japonya’da başakta çimlenmeyen arpa tescil edildi;
  • ABD’de uzun raf ömürlü çilek geliştirildi;
  • Japonya’da fangri mercan ıslah edildi;
  • Rusya’da CRISPR’den yararlanılarak ilk buzağıyı klonlandı (inek sütüne alerjiyi devreden çıkaran);
  • Çin’de azottan daha fazla yararlanabilen buğday çeşidi geliştirildi. Ve yüzlerce yeni genotip adayları yolda…

Gen düzenleme yöntemlerine bakış açısı ülkeden ülkeye değişmektedir. Örneğin AB, bu yöntemle ilgili mevzuatı GDO kapsamına alarak, adeta gen düzenleme yöntemleri ile geliştirilen çeşitlerin tarımının yasaklamıştır. Aynı yaklaşım ülkemiz için de geçerlidir. Halbuki GDO’ya karşı Rusya 2019 yılında gen düzenleme ile ilgili araştırmaları başlattı. Nitekim kısa zamanda klonladığı buzağıyı sürüye kattı bile. 

Görüldüğü gibi gen düzenlemenin faydalarından yalnız belirli ülkeler yararlanmaktadır. Türkiye dahil bir çok ülke olayın öneminin ve aciliyetinin henüz farkında değiller. Bu tür çalışmalara Tarım ve Orman Bakanlığımızın destek verildiği bilinmektedir. Ancak konunun araştırma bazında muhatabı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü Biyoteknoloji Bölümünün çalışma konuları arasında yer dahi almaması ilginçtir[2]. Gönül istiyor ki bu ve benzeri konular özel sektör, üniversiteler ve kamunun bir çatı altında toplandığı “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu”nca ele alınabilsin.

Gerek özel sektör gerek kamu karar vericiler için farkındalık yaratmak kaçınılmaz görünüyor. Gelin AB bitki ıslahçılarının söz konusu yöntemden bir an önce yararlanmaya başlamak için ne yaptıklarına bir göz atalım: Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik araştırmalar en çok tahıllar, soya, patates ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaşmaktadır. İşte Almanya’nın küçüklü büyüklü 60 bitki ıslahçı firması, yeni ıslah tekniklerinden (YİT) yani gen düzenlemeden yararlanarak, mantari hastalıklara toleranslı-dayanıklı buğday genotipleri geliştirmek için 2020 yılında PILTON projesinde bir araya gelmiştir. Böyle sofistike bir atılımın gereksinimden ortaya çıktığı kolayca anlaşılabilir. Ne var ki proje yürütücülerinin zihinlerini meşgul eden büyük bir sorunları var. AB’de Islahın belirli aşamalarındaki test ve tescil işlemlerinde, yeni ıslah tekniklerinin de genetiği değiştirilmiş ürünlerle (GDO) aynı muameleyi görmektedir. Ki bu durumda aday genotiplerin çevre, sağlık vs. testleri için GDO’larda olduğu gibi milyonlarca Euro gerekecektir. Bu durumda küçük ölçekli firmaların bu masrafları karşılayamayacağı bir gerçek[3].  Bilindiği gibi YIT ile geliştirilen çeşitler ABD başta olmak üzere birçok ülkede GDO kapsamında değil, klasik ıslahla geliştirilen çeşit adaylarında uygulanan yönetmeliklere göre test ve tescil edilmektedir. Peki PILTON proje yönetiminin bu konudaki görüşü ne? Bir proje sorumlusu “İlginç bir ortamda çiftçi ve toplum için, gerçek katma değeri olan net ve pratik bir proje oluşturduğumuza inanıyoruz. Bu konuda AB kurullarının olayı yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir. Ayrıca olaya siyasi olarak da müdahil olabiliriz” diyor!

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/gen-duzenlemesi-yayginlasiyor/Blog/?BlogNo=635817’da yayınlanmıştır.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/celtik-veriminde-dunya-rekoru/Blog/?BlogNo=406206

[2] https://arastirma.tarimorman.gov.tr/tarlabitkileri/Menu/23/Biyoteknoloji-Bolumu

[3] https://www.transgen.de/aktuell/2807.weizen-pilztoleranz-pilton-crispr.html

Pamuk Dosyası 2021

Tarımımızda en fazla tartışılan bitkilerden biri olan pamuk, özellikle sosyal yanıyla da sürekli gündemde kalmıştır. “Ürettiğimizden daha fazlasını ithal ediyoruz!” gibi hamasi yaklaşımların yanında, “bu sene pamuğu toplatacak işçi bulamadık” yakınmalarına da şahit olunmuştur. Pamuk ithal ettiğimiz Yunanistan ekonomistlerinden birinin ifadesi “biz Türk tekstilcisini zengin etmek için mi pamuk yetiştiriyoruz” ifadesi de ilginçtir. Gerçekten, dahilde işlem rejiminden en fazla yararlanan pamuk sektörü, katma değer üretiminde de en önde gelmektedir.

2020/2021 üretim sezonunda dünyada 32,6 milyon ha alanda 26,2 milyon ton lif pamuk üretilmiştir. Dekara verim ise 76 kg olarak tahmin edilmiştir. Türk çiftçisi ise aynı sezonda, 430.000 hektardan, dekara 162 kg verim alarak, 697 bin ton pamuk hasat etmiştir. Aynı sürede sanayinin ihtiyacı ise 1,8 milyon ton olacağı tahmin edilmektedir. Bu demektir ki 1,1 milyon tonluk ithalat söz konusudur. 2019/2020 yılı verilerine göre Türkiye’nin pamuk ithal ettiği ülkeler ve ithalat oranları grafikten izlenebilir. Bu verilerin ülke ve oranların yıldan yıla değişeceği muhakkak.

Kovid-19 pandemisinin tekstil ihracatına değişik etkileri olmuştur. Aşı ve diğer gelişmeler karşısında AB, ABD ve iç piyasalarda tüketimin artması ve Asya’lı rakiplerine göre lojistik avantajı ile, Türkiye’nin yıllık tekstil ürünleri ihracatı 30 milyar doları bulabilecektir.   

Pamuk ithalatı, başta tekstil sektör mensupları olmak üzere birçok kesimde “kendimiz üreterek ithalata verilen parayı ülkemizde tutamaz mıyız” gibi bir soru aklımıza getirmektedir. Diğer taraftan çiftçimiz, potansiyel pamuk alanlarını yılda iki ürün alınan mısır tarımına kaydırmış ve böylece 6 milyon tonlara ulaşan mısır üretimimizle, bazı yıllar 3 milyon tona ulaşan mısır ithalatının en aza indirilmesine olanak sağlanmıştır. Üreticinin tercihinde tarımsal destekler, GAP’taki gelişmeler nedeniyle işçi teminindeki sorunlar öne çıkmaktadır. Dünyadaki transgenik pamuk tarımındaki gelişmelerle artan üretim ve düşen fiyatlarla rekabet edememe gibi konular da pamuk ekim alanlarının daralmasında etkili olmuştur.   

Pamuk tüketiminde Çin, Hindistan ve Pakistan’ın ardından dördüncü sırada yer alan Türkiye, dünya pamuk ticaretinde de söz sahibidir.

Pamuk ihracatı ağırlıklı olarak hazır giyim, kumaş ve iplik şeklinde gerçekleşir. Türkiye 2019 yılında iplik – kumaş yani tekstilde 12,4 milyon dolar ve hazır giyimde de 15,5 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirmiştir. Yaklaşık olarak ham pamuktan ipliğe dönüşümde 2-3, iplikten dokumaya geçişte 5-7, konfeksiyona geçişte 8-12 kat katma değer yaratılmaktadır. 2019 yılı dünya tekstil ihracatından aldığı %3,6’lık pay ile Türkiye, ülke bazlı sıralamada 5’inci, dünya hazır giyim ihracatından aldığı %3,3’lük pay ile 7’nci büyük ihracatçı konumundadır.

Pamuk tarımında da Türkiye, birim alandan alınan verim sıralamasında dekara 162 kg verimle Avustralya’dan sonra (244 kg/da) ikinci gelmektedir. Kazakistan, Özbekistan gibi bazı Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi, kuru koşullarda pamuk tarımı yapan birçok ülkede verim, 50 kg/da civarında kalmaktadır.

Türkiye’de pamuk tohumculuğunda da oldukça çarpıcı noktalar vardır. 42 koruma altına alınmış çeşitten 26’sı Tarımsal Araştırma kuruluşlarına, 12’si özel sektöre, 4’ü yurtdışı kuruluşlarına (İkisi Üniversite) aittir. Bir ıslahçı firmamızın geliştirdiği üç pamuk çeşidinin (MAY455, MAY505 ve MAY344) ABD’de tescillenip koruma altına alınmış olması da ilginç olsa gerek[1][2]. Türkiye’de tescilli bir pamuk çeşidi de Benin, Sudan, Suriye ve Tacikistan’a satılmıştır.

Dünyada yetiştirilen ilk genetiği değiştirilmiş dört üründen biri pamuktur. 20 yıl içinde, transgenik pamuk alanları toplam dünya pamuk alanlarının %75’ine ulaşmıştır[3]. Pamuk yetiştiren 13 ülkeden bazılarında, ekim alanlarının %92’yi aşan oranda GDO pamuk ekilmektedir. Bu ülkelerdeki pamuk tarımı büyük farklılıklar göstermektedir. Örneğin Çin’de 3,6 milyon hektarlık ekim alanının %96’nında transgenik pamuk tarımı yapılmaktadır.

Hindistan’daki pamuk üretiminin ise, dünyada başka örneği yoktur. 2000’li yıllarda pamuk ithalatçısı olan ülke, 2002’lerde başlattığı transgenik pamuk tarımı ile bugünün başlıca ihracatçısı olmuştur. Ülke böylece, o yıldan günümüze üretimini üç kat artırarak, dünyanın en geniş pamuk plantasyonunu 12 milyon hektara ulaştırmıştır.  Bu alanın %95’i transgenik olup, üretim yalnız Hindistan’a özgü hibrit (F1-Melez) tohumla yapılmaktadır. Transgenik tohum, uluslararası firmaların yanında, ulusal kuruluşlarca da sağlanmaktadır. Geliştirilen binlerce çeşitle Hint pamuk üreticisi, pembe ve yeşil kurt gibi zararlılar için yılda 20 civarındaki ilaçlama sayısını 2-3’e indirerek üretim masraflarını azaltmışlardır. Son zamanlarda geliştirilen yeni genotipler, zararlılara dayanıklılık yanında, hastalık, emici böceklere, virüslere, kurağa ve tuza dayanıklılık, yüksek lif kalitesi gibi çoklu amaçlara uygundurlar.

Günümüz pamuk tarımını yönlendirecek çarpıcı bir atılım gerçekleştirilmektedir: İyi Pamuk Uygulamaları! Uluslararası “Better Cotton Initiative” (http://bettercotton.org/) organizasyonun bu hamlesi ile “pamuğun ekiminden-tekstil satış raflarına tüm ortam, işlem ve çalışanların refahı dâhil, pamukla ilgili her şeyin iyileştirmesi ve standarda bağlanması hedeflenmektedir. Diğer bir ifade ile sürdürülebilir bir pamuk üretimi için gerekli sosyal, ekonomik ve çevresel tedbirlerin alınması sağlanmak istenmektedir.

2013 yılında kurulan IPUD, sürdürülebilir pamuk üretimi konusunda dünyada önemi gittikçe artan ‘’Better Cotton’’ lisanslı pamuğu Türkiye’de üreterek, Türkiye’deki pamuk üretimini sosyal, ekonomik ve çevresel anlamda sürdürülebilir kılmak ve Türk tekstil sanayicisinin sürdürülebilir pamukta dışa bağımlılığını azaltmak için çalışmaktadır. Peki dünya ve Türkiye pamuk üretim olanakları ve pamuk ekonomisi buna ne kadar izin verecektir?

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti “A’dan Z’ye 2021 Pamuk Dosyası“ başlığı ile http://blog.milliyet.com.tr/a-dan-z-ye-2021-pamuk-dosyasi/Blog/?BlogNo=635304 linkinde yayınlanmıştır.

Pamuk ithalatı, iplik ihracatı, kumaş ihracatı, pamukta çeşit ihracatı, pamuk üretimi


[1] http://blog.milliyet.com.tr/tohumda-ortadogu-liderligi/Blog/?BlogNo=621548

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/06/21/turkiye-ve-komsularinda-tohumculuk/

[3] http://www.isaaa.org/resources/publications/briefs/51/executivesummary/

Tohumculuğun Ana Sorunu Çeşit Geliştirme

İklim değişikliğine Pandemi de eklenince gıdanın-tarımın önemi oldukça öne çıktı. Önümüzdeki yıllarda yeterli gıda üretilemeyeceği, gıda fiyatlarının artacağı konusunda endişeler dile getirilmeye başlandı.  

Peki Türkiye önümüzdeki yıllarda yeterli gıda maddesi üretebilecek mi? Burada ilaç, gübre gibi tarımsal üretim girdilerinden yalnız birine tohuma odaklanalım. İlk akla gelen soru ülkemiz tohumda-çeşitte kendine yeterli mi? Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu alanda da aşırı bir bilgi kirliliği vardır. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre 2020 yılında 162 milyon USD tohum ihraç edilirken, 199 milyon USD tohum ithal edilmiştir. Bu durumda ihracatın ithalatı %81 oranında karşıladığı ortaya çıkmaktadır. Fakat bazı STK’ların bu hesaplarda tohuma süs bitkileri ve fidanı da ekleyerek ihracatın ithalatın üstüne çıkarak %114 karşıladığını savunmaktadır[1]. Bunun, onlarca sorun içinde boğuşan tohumculuğumuza nasıl zarar verebileceği hiç mi düşünülmez? En azından sorunlara göz atan bir politikacı “tohumculuğumuzda bir sorun yok” saptamasına gidebilir. Hiçbir ülkede uygulanmayan bu istatistikle, kamuoyunu yanlış bilgilendirme, hiçbir SKT’nin hakkı olamaz.

Tohumculuğumuzda tohum ithalat-ihracatından daha önemli bir konu öne çıkmakta: Geliştirilmiş çeşit sayısı. Grafikte mısır, domates ve patateste korunmaya alınmış çeşitlerinin ve firmaların yerli-yabancı karşılaşmalarına yer verilmektedir. Aslında Türkiye’de korunmaya alınmış çeşitlerin %58’inin yabancı olduğu[2] zaten bilinmekte. Peki o yabancı çeşitlere ne kadar ıslahçı hakkı – royalite ödendiğini tahmin edebiliyor musunuz? Üretim izni alınıp, tohumluk üretimi yapıldığı, çeşit tescil edilmese bile söz konusu tohumların satışının devamının, tescilli yerli çeşitlerin kullanımının ne denli önüne geçildiğine değinmeğe gerek bile yok.

Bitkisel üretimin temeli olan tohumun, katma değeri yüksek bir ürün olarak ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak ihracat potansiyeline kadar birçok konu planlama, projelendirilme ve stratejilerinin belirlenmesini gerektirmektedir.

Türk tohumculuğu ancak 1980’lerde liberalleşme ile özel sektörü devreye sokabilmiştir. Yurtdışındaki rakiplerine göre genç tohumculuk firmalarımızın çarpıcı öyküleri var. Bir sebze tohumculuk firmamız 75 yurt dışı distribütörlüğü ile kendi ıslah ettiği çeşitlerin tohumlarını pazarlarken, diğer bir ıslahçı firmamızın geliştirdiği üç pamuk çeşidi (MAY455, MAY505 ve MAY344) ABD’de tescillenip koruma altına alındı. Diğer taraftan kamu araştırma kuruluşlarınca geliştirilen 4 buğday, 4 pamuk, 1 ayçiçeği, 3 nohut, 4 çeltik çeşidi İspanya, Fransa, Rusya, Makedonya, Ukrayna, Benin, Sudan, orta Asya ve komşu ülkelere satılmıştır.

Türkiye’nin geliştireceği yeni çeşitlerle, özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu tohumculuk pazarında çok daha etkin olabilir. Çünkü bu ülkelerin ARGE bütçeleri henüz GSM Hasılalarının %1 civarındadır.

Çeşit geliştirmenin artılarının farkına varan Türk firmalarının yeni genotipler – hatlarla desteklenmesi gerekmektedir. Bu konuda özellikle gen düzenleme gibi yeni ıslah teknikleri ile Üniversitelere büyük görevler düşmektedir. İşte bu aşamada TARIM ŞURASINDA alınan kararlar çerçevesinde tasarlanan, özel sektör, üniversiteler ve kamunun bir çatı altında toplandığı “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu”nun bir an önce oluşturulması çok yerinde olacaktır. Çeşit geliştirmede dünyada büyük beklenti içinde olduğu yeni ıslah tekniklerinin, moleküler biyolojiden geçtiği bu aşamada[3], tam yapılandırmalarını henüz tamamlayamamış tohumculuk firmalarımızın üniversitelerle partnerlikleri kaçınılmazdır. Diğer taraftan kısıtlı ekonomik yapımızda üniversitelerin ülke gerçekleri ve gereksinimlerine yönelik araştırma yapmaları beklenmektedir. Batıda ziraat fakültelerinde yapılan tezlerin %80’i tarımsal endüstri ile ilgili iken, bizde bu rakamın %20’lerde kalması ne derece rasyoneldir. İşte kastedilen KURUM özel sektör – üniversite ortak platformunu oluşturarak, üniversitelerin araştırmalarını da ülke gereksinimlerine yöneltebilecektir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin bir özeti “Tarımımızda Çeşit Büyük Sorun “başlığı ile http://blog.milliyet.com.tr/tarimimizda-cesit-buyuk-sorun/Blog/?BlogNo=635033 yayınlanmıştır.


[1] https://www.turktob.org.tr/uploads/plugo/bilgimerkezi/raporlar/SEKTOR_RAPORU_2021.pdf

[2] http://blog.milliyet.com.tr/covid-19-ve-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=624333

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2021/11/02/cin-gida-yeterliligi-icin-genetik-muhendisligini-devreye-sokarken/amp/

Çin Gıda Yeterliliği İçin Genetik Mühendisliğini Devreye Sokarken

Dünyanın en büyük tarım ekonomisine sahip Çin[1] global gıda üretiminin dörtte birini tek başına üslenmektedir. Diğer taraftan parasal açıdan dünyanın en çok tarım ürünü ithal eden ikinci ülkesidir. ABD ile başlayan ticari savaştan sonra Çin, birçok üründe kendi kendine yeterli olma çabasındadır. 9,5 milyon kilometre kare yüz ölçümü ve 1,3 milyarlık nüfusu ile son 50 yılda gayri safi milli gelirini (GSMG) her yıl %10 artırarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmuştur. Fakat çalışan nüfusun istihdam edildiği tarım sektörünün GSMG e katkısı ancak %10 oranındadır. O nedenle Çin yapısal reformlar, kurumsal yenilikler, yoğun ARGE ve sosyal yatırımlarla tarımsal verimliliği ve dolayısı ile gıda üretimini artırmayı amaçlamaktadır. Ülkenin ARGE’yi ne denli önemsediği grafikten de kolayca anlaşılabilir.

Çin Tarım Bilimleri Akademisi (ÇTBA), Çin’in kendi kendine yeterli olabilmesi için, 2030 yılına kadar bazı bitkisel ve hayvansal ürünlerde verim ve kaliteyi yükseltmeyi hedef olarak belirlemiştir.

Son yıllarda, ÇTBA poliploid ıslahı, gen düzenleme ve genetik olarak değiştirme dahil temel biyoteknolojik yöntemlerde önemli atılımlar yaparak gelecekteki araştırmalar için sağlam bir temel oluşturdu. Akademi bu doğrultuda 50 hedef belirlerken yenilikçi araştırmalara, tohumculukta girişimciliğe, bilim ve teknoloji platformunun oluşturulmasına öncelik verileceğini ve böylece tohumculukla ilgili ana sorunların çözümlenebileceği görüşündedir. Hedef her ne kadar dört ana ürüne (çeltik, buğday, mısır ve soya) odaklanmışsa da sebzeler dahil diğer ürün ve çiftlik hayvanlarını da kapsamaktadır. 2030 yılına kadar brokoli, havuç ve ıspanak gibi sebze çeşitlerinin kendi kendine yeterlilik oranı şu anki yüzde 10’dan yüzde 50’nin üzerine çıkartılacak.

Çin’de tohum kullanımının güvenliği sağlanmış olsa da ülke ıslah teorisi ve temel teknolojiler açısından küresel olarak geride kalıyor. Bazı sebze tohumlarının mevcudiyeti ithalata bağlı kalırken, mısır ve soya fasulyesi verimleri de gelişmiş ülkelerinkilere ulaşmamıştır.

Hedefe klasik bitki ıslahı ile ulaşılması 10-15 yıllık bir zaman gerektirebilir. Fakat son yıllarda geliştirilen Yeni Islah Teknikleri- (YIT, Açıkgöz 2019: http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo= 612792) bitki ıslahçılarına büyük ölçüde zaman kazandırabiliyor. Bu teknik aslında klasik mutasyon ıslahının laboratuvar versiyonudur. Bilindiği gibi mutasyon, canlı genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. YIT 2010 yılından beri laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır.  Bu yöntemde genotipler kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir.  Bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), CRISPR gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır.

 Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok tahıllar, soya, patates ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır[2].  

AB dışında uygulanmaya başlanan bu gen düzenleme yöntemleri ile standart tohumculuk firmaları devreye girerek kısa zamanda birçok çeşit geliştirmiştir. Bu uygulama, transgenik mevzuatında değil, standart bitki ıslahı ilkelerine göre yürütülmüştür. AB (ve dolayısı ile AB ile ticari ilişkisi olan Türkiye gibi ülkeler) gen düzenlemelerinin de GDO’lu ürün mevzuatında olduğu gibi, yani sağlık ve çevre risk testleri ile değerlendirilmesi zorunluluğu getirmiştir. Bu uygulamaya tohumculuk firmaları maliyetleri artıracağı için karşı çıkarken, AB çiftçisi de biyoteknolojinin sözü edilen artılarından yararlanamama nedeni ile rekabet güçlerini koruyamayacaktır.  Son yıllarda AB tohumcu firmaları, mevzuat değişikliği beklentisi ile, gen düzenlemeleri yöntemlerini devreye sokmaya başlamışlardır[3]. Türkiye’de de bu tür çalışmalara Tarım Bakanlığınca destek verilse de konunun muhatabı Biyoteknoloji Bölümü çalışma konuları arasında yer dahi almamıştır (https://arastirma.tarimorman.gov.tr/tarlabitkileri/Menu/23/Biyoteknoloji-Bolumu). Gönül istiyor ki bu ve benzeri konular özel sektör, üniversiteler ve kamunun bir çatı altında toplandığı “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu”nca ele alınabilsin. Fakat her şeyden önce kovid aşısının geliştirilmesinde kullanılan biyoteknoloji mevzuatında yapılan değişikliğin, AB tohumculuğuna da uygulanması ve böylece ülkemizin tarım ve gıda üretim potansiyelinin artırılma şansının kaçırılmaması dikkate alınmalıdır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özetine http://blog.milliyet.com.tr/cin-in-gida-yeterlilik-sorunu/Blog/?BlogNo=634671 linkinden ulaşılabilir.


[1] https://www.millermagazine.com/cin-dunyanin-en-buyuk-tarim-ekonomisi/.html

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/10/05/abnin-pestisit-kullanim-kisitlamalari-bitki-islahcilarini-birlestirdi/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2021/05/26/ab-tariminin-gelecegi-icin-nasil-hazirlaniyor/

Tarımda Dahili İşlem Rejiminden Yeterince Yararlanabiliyor muyuz?

Gelişmiş ülkelerin tarımsal ürün ticareti yapan şirketleri, ürünü alıp gereğinde ülkelerine sokmadan dahi ihraç edebilmektedir. Reeksport veya antrepo ticareti de denilen bu sistemde üründe herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. İthal edilen üründe yapılan işlemlerle katma değer yaratılarak yapılacak ihracatın özel bir mevzuatı oluşmuştur. Dahilde İşlem Rejimi diye bilinen bu sistemin en çarpıcı tarafı işlenmek için ithal edilen üründen gümrük vergisinin alınmamasıdır.

Gelişmiş ülkelerin uluslararası ticaret yapan firmalarının ara ve hammadde ticaretinde adeta tekel oluşturdukları bir gerçek. Kahve, tütün, fındık gibi bazı ürünlerde hiçbir üretimi olmayan bazı AB ülke firmaları, yalnız ülke ihracatına değil aynı zamanda ülke işçi sorunlarının çözümüne de katkılar sağlamaktadırlar.

Dahilde İşleme Rejimi, firmaların ihraç ürünleri sağlamak için yurt dışından getirilen ve vergilendirilmesi beklenen, aslında ithali gümrük vergisine tabi ürünlere-mallara gümrük muafiyeti sağlayan, bir ihracatı teşvik sistemidir. Tabii ki vergi dışında KDV, ÖTV ve diğer vergi ve fonlardan da muafiyet ve hatta resim-harç istisnaları sistemin ihracatçılara sunduğu avantajlardır. 

Sistemi sanayicinin yanında, tarım sektöründen birçok kesim uzun süredir kullanmaktadır. Başta un ve yağ sanayi olmak üzere yumurta, et, balık üretip ihraç eden firmalar yıllardır bu teşvikten yararlanmaktadır.

Sistemin ana yürütücüsü Ticaret Bakanlığı İhracat Genel Müdürlüğü olup Dahilde İşleme İzni için ilk başvuru Gümrük ve Tekel Bakanlığına yapılır.

Tarımsal ürünlerle ilgili olarak 2016 yılında “Tarım Ürünlerine İlişkin Dahilde İşleme Rejimi Genelgesi” yayınlanmıştır. Bu genelgede canlı hayvanlardan etlere, balıklara; kuru meyvelerden yaş meyve sebzelere, zeytin, zeytin yağı ve salçaya, konserveye, meyve suyuna, alkollü içkilere, şekerlemelere, kabuklu baklagillere, bağırsak ve çiçek fidesine kadar detaylar ele alınmıştır. Bu kategorilerin her birinde özel düzenlemelere gidilmiştir. Örneğin buğday kategorisinde ithal edilen buğdaydan yalnız un elde edilmekle yetinilmez.  Buğday irmiği, makarna, bulgur, aşurelik buğday gibi birçok ürünün de ihracatı yapılır. O nedenle Dahilde İşlem İzin Belgesinde aşırı detaya gereksinim vardır. Bu detaylar o kadar titizlik gerektirmektedir ki zaman zaman yeminli mali müşavir raporuna bile başvurulmaktadır.

Dahilde işlem rejimi çerçevesinde ithal edilen ürünlerin, işlenerek ihracatı için genelde 6 aylık bir süre tanınmışsa da yavru balık ithal edilerek yetiştirilen balıklarla yapılacak dondurma, kurutma, tütsüleme, tuzlama, fleto ve salamura işlemlerinde süre 24 aya kadar çıkabilmektedir.

Dahilde işlem sistemi için buğday ithalatı çarpıcı bir örnektir. Zaman zaman ürettiğimizden fazla tüketiyorsak da Türkiye buğdayı genelde işleyip ihraç etmek için ithal eder. Nitekim 2020 yılında 9 milyon ton civarında kaliteli buğday ithal edip ve işleyerek, yüzde 60’lık bir katma değer artışıyla 165 ülkeye un, makarna, bulgur, irmik ve bisküvi olarak ihraç etmiştir. Ülkemiz bugün Avrupa’da ikinci, dünyada dördüncü en büyük makarna ihracatçısı konumundadır.

Bu konu aslında reeksportun bir alt uygulamasıdır. Birçok batı ülke ekonomisinin, Hong Kong’un, Singapur’un yıllık ihracatlarının reeksport bazlı olduğu bir gerçek. Türkiye coğrafi konumu, tarihi ve kültürel bağları nedeniyle reeksport potansiyeli çok yüksek bir ülkedir. Bu aşamada birçok tarımsal ürün işlenerek ihraç edilebilir. Türk girişimcilerinin bu yönde cesaretlendirilmeleri, bilgilendirilmeleri ülke ekonomisi açısından çok önemlidir. Mevcut ihracatçılarımız dışındaki potansiyel girişimcilerimizin, uluslararası ticaret konusunda farkındalık yaratma çerçevesinde ilgili bakanlık ve sivil toplum kuruluşlarının ellerini taşın altına koymaları gerekmektedir.

Hollanda’nın ithal ettiği narenciye miktarı tükettiğinin kat kat fazlasıdır. Çiçek üretiminin çoğu Afrika ülkelerinde gerçekleşmektedir. Uluslararası birçok tohumculuk firması ıslah materyalini ülkemizde üretmektedir. Hasat zamanın oldukça kurak olması nedeniyle bazı firmalar melez mısır ve ayçiçeği tohumluğunun ilk generasyonununu (F1) ülkemizde üretip, tohumu dünyaya pazarlamaktadırlar[1]. Ve Türkiye’nin ihraç ettiği tohumluğun değerinin yarısı mısır ve ayçiçeğine aittir. Bu olanaktan yararlanarak kuzey ülkelerinin yeni yerel tohumculuk firmalarının tohum çoğaltma, generasyon atlama gibi işlemlerinin Türkiye’de gerçekleştirilmesi daha da yaygınlaştırılabilir. Böyle bir gelişme, genç tohumculuk firmalarımız için yararlı olabilecektir.

Nazimi Açıkgöz

Not 1: Dahilde işlem rejiminin uygulaması Ticaret Bakanlığınca yapılması nedeniyle dahilde işleme rejimi, tohumculuk firmalarının ilgisi çekmemiş olabilir. Bir seri avantajı ile bu uygulamanın tohumculukla da başlatılması, uygulanıyorsa daha da yaygınlaştırılması amacı ile “Tohumculukta Dahili İşleme Rejimi” konulu bir yazı ele alınacaktır. Bu konuda katkısı olabilecekler, görüşlerini 532 375 66 31’a whatsapptan aktarabilir.

Not 2: Bu yazının bir özeti “Tarımda Dahilde İşlem Rejimi” başlığı ile http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-dahilde-islem-rejimi/Blog/?BlogNo=634328 de yayınlanmıştır.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/tohumda-ortadogu-liderligi/Blog/?BlogNo=621548

Çiftçiye Daha Çok Nasıl Destek Olabiliriz

Tarımsal üretimde ana öge ekilip biçilecek tarla-bahçe-arazidir.  Ülkemizde ekilmekte olan arazi varlığına bir göz attığımızda, 2000 yılındaki 18,1 milyon hektar arazinin 2020 yılına gelindiğinde 15,3 milyon hektara gerilemesi (Grafik), yani son 20 yılda ekim alanlarımızda %15’lik bir azalması düşündürücüdür. Bu olgunun ana nedeni çiftçi sayısındaki azalmaya dayandırılabilir mi?

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre, Türkiye’de 2009 yılında 1160692 olan çiftçi sayısı 2021 Haziran’ında 541346’ya düşmüştür. Bu da son 12 yılda kayıtlı çiftçi sayısının %47 sinin tarımsal üretimden ayrıldığını göstermektedir.

Bu rakamların, bir çoğumuzu tarımımızın geleceği açısından endişelendirdiği muhakkak. Peki çiftçilerimize, tarımımıza katkı sağlayacak görüşler üretemez miyiz? Çiftçimizin en büyük sorunu girdi masraflarıdır. Mazotu, ilacı, gübresi, tohumu tek tek dövize endeksli yüksek maliyetli bu ögelerden burada, TOHUMCULUĞA odaklanmaya çalışalım. Çiftçiyi destekleyen, onlara olanaklar sağlayan, onların üretkenliklerini ve kazançlarını maksimuma çıkartabilen bir yurt dışı organizasyon yumağı resmine şu linkle bir göz atalım: “https://nacikgoz.wordpress.com/2021/09/28/kaliforniyada-celtik-ciftcisinin-yaninda-kimler-var”.

ABD’de Kaliforniya çeltik üretimi, ülkemiz tarımına da örnek olacak bir organizasyonla sürdürüle gelmektedir. Verilen linkte ARGE’den ihracata uzayan çeltik tarımının tüm aşamalarına katkıları olan ve bir tarla-demonstrasyon gününe katılımcıları taşıyan otobüsün arkasında listelenen organizasyonların listesi görüntülenmektedir. “Kaliforniya Çeltik yetiştiriciler Birliğinin Araştırma Birimi”, “Çeltik Araştırma Vakfı” (çeltikle ilgili araştırma ve araştırıcıları da destekler), “Kaliforniya Çeltik Araştırma Kooperatifi”, (CALIFORNIA COOPERATIVE RICE RESEARCH FOUNDATION, INC), “Çeltik Araştırma İstasyonu”, “Kaliforniya Çeltik Komisyonu”, “Kaliforniya Üniversitesi”, “Çeltik Konseyi” ( ), “AB tarım Bakanlığı”.

ABD çeltik ekim alanı 1,3 milyon hektardır ve bu alanın 200,000 hektarı Kaliforniya’da bulunur. Bu, Türkiye çeltik ekim alanının yaklaşık iki katıdır. 2500 civarındaki çeltik çiftçisinin etrafı onlara destek veren onlarca kuruluşça kucaklanmıştır. Özellikle çeltikle ilgili araştırmalara ve çeşit geliştirmesine yönelik desteklerle üretici, tohum-çeşit konusunda adeta hiçbir sorun yaşamadan üretimini sürdürmektedir.

Değişik yöntemlerle çeltikten para kazanan tüccarların da elini taşın altına koymasıyla kurulan Bigg’teki yerel Çeltik Araştırma İstasyonu, Kaliforniya’da ekilen tüm çeşitleri bizzat geliştirmiş olup, hiçbir çiftçi tohum için herhangi bir yabancı çeşit sahibi firmaya-ülkeye royalite-ıslahçı hakkı ödememektedir. Burada hemen belirtelim, ülkemizdeki tohumların-çeşitlerin %50’den fazlası yabancı kaynaklıdır ve royalite ödenmektedir[1].

  • Gerçekten de tohumculuğumuz sihirli bir el beklemektedir. Çünkü: Günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığınca tescil edilen tarla bitkileri, toplam tescilli çeşitlerin ancak %25’ini oluşturmakta. Bu oran meyvelerde %49, sebzede %4 dür;
  • Tahıl gurubunda kullanılan tohumlarımızın %35’i yurtdışı kaynaklıdır ve bunlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir;
  • Değişen tüketici tercihleri, gittikçe etkisini artıran iklim değişimleri[2], tohumculukta hemen hemen her tür için yeni genotip-çeşitlerin geliştirilmesini, çiftçiye sunulmasını gerektirmektedir.

Ülke tohumculuğu köklü değişimlere, yeni stratejilere gereksinim duymaktadır. Çünkü:

  • Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta insan) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin %42’si yerli, geri kalan %58’i yabancı uyrukludur.
  • Söz konusu çeşitlerden sadece %0,8 i üç üniversiteye aittir;
  • Birçok tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  • Bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah teknikleri ile ilgili olarak tohumculukla ilgili birimlerimizde hızlı bir farkındalık yaratmak kaçınılmaz[3];
  • Dünyada tarımsal araştırmalar çok disiplinli olarak yürütülmektedir. Bitki ıslah zincirine moleküler ıslah laboratuvarlarının devreye sokulmasın gerekmektedir;
  • Tohumculuk firmaları çoğunlukla yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte. 

2019 yılında Türk çiftçisinin ana girdilerinden biri olan tohumla ilgili bir haber çok ilgi çekmişti: “Tohumculuğumuzun Ana Sorununa Nihayet El Atılıyor”[4]. Haberde 3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildiği, 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesine değiniliyordu. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştı ve konumuzu ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklinde idi.

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[5] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumunun” bir an önce oluşturulması kaçınılmaz görünüyor.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti “Tarımımız İçin Yeni Arayışlar” başlığı altında  http://blog.milliyet.com.tr/tarimimiz-icin-yeni-arayislar/Blog/?BlogNo=634028 de yayınlanmıştır.


[1] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[2] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/29/countering-the-impact-of-climate-change-through-new-breeding-techniques/

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-arge-sorunu-cozuluyor/Blog/?BlogNo=614123

[5] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Gelecekte Gıda Tüketimimiz Ne Yönde Değişecek

Nüfus atışı, küresel ısınma, artan refah seviyesi nedeni ile 2050’lerde, bugünkü üretilen gıda maddeleri miktarının %50-%70 artırılması gerektiği öngörülmektedir. Fakat yarınlarda tüketeceğimiz ana besin maddelerinde aynı oranda değişim beklemeliyiz.

İşte burada tarım stratejistlerinin gelecekte hangi tarım ürününün ne miktarda tüketilmesinin beklendiğini bilme zorunluluğu öne çıkmaktadır. Bu soru başta FAO, Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), Dünya Gıda Programı (WFP), Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) ve CGIAR gibi çok sayıda uluslar arası kuruluş raporlarında yanıt bulmaktadır.  Çizelgeden de anlaşılacağı gibi ana ürünlerin 2005, 2006 ve 2007 yıllarında kişi başına yıllık tüketim ortalamaları ile 2050 yıllarında beklenen değerler ele alınmış ve farkların, gözlenen değerlere oranı (%) hesaplanarak son sütundaki çarpıcı verilere ulaşılmıştır. Bu rakamlara dayanarak, hangi ürünlerin daha çok tüketileceği kolayca anlaşılmaktadır. Bu verilere göre gelecekte bazı ürünlerin araştırmasına, yatırımına ve üretimine öncelik verebiliriz.

Ürünler20062050FarkFark%
Tahıllar15816021
Şeker2225314
Baklagiller67117
Bitkisel Yağlar1216323
Et-Balık39491026
Süt Ürünleri83991619
K.Kalori2772307029811

Bu verilerden hareketle, ülkemiz tarımında nasıl bir yeniden yönlendirme yapmamız gerekebilir sorusunu yanıt arayalım.

  • Önce kişi başına yıllık kilokaloride beklenen artışa bir göz atalım: 2772’den 3070’e çıkması beklenen bu enerjinin karşılanması için, gerek bitkisel ve gerekse hayvansal gıda tüketiminde artışlar yaşanacağı ve bu nedenle söz ürünlerinde, salt günlük kalori gereksinimini karşılamak için %11 lik bir artış sağlamak zorundayız. Nüfus artışı ayrıca
  • Tahıl tüketiminde sanki bir değişim olmayacakmış gibi görünen “%1” aslında biraz yanıltıcı. Çünkü Çin gibi yüksek nüfuslu bir ülke hızla buğdaydan pirince geçişi izlediğimiz bu günlerde, tahılların içinde ayrı bir değerlendirme yapılmasını zorunlu kılıyor. Nitekim Türkiye’de de kentleşmeden de kaynaklanan nedenle, yıllık kişi başına pirinç tüketiminin son 30 yılda iki misline çıktığına bu linkte detaylı olarak değinmiştir.  
  • Kişi başına yıllık şeker tüketiminin belirtilen süre içerisinde 22 kg. dan 25 kg. a çıkmasının beklenmesi sakın şeker pancarı üreticilerini sevindirmesin. Çünkü şeker kaynağı olarak şeker kamışı öne çıkacaktır. Hatta şeker pancarı, ekim alanı daralacak tek kültür bitkisi olacaktır.
  • Baklagil tüketiminde bir kg.lık artış aslında bu gurup bitkilerin %15 artışı anlamına gelmektedir. AB 7. Çerçeve araştırma projelerinde bilme dayalı biyoekonomik projelerinde önceliği baklagil ağırlıklı bitkilere vermiştir. Bu yaklaşımda ilke, Akdeniz diyetinin temel gıdası olan bu ürünün, özellikle kuzey Avrupa’ya yayılması ve sağlıklı beslenme açısından toplumuna sahip çıkarken, sağlık giderlerini de azaltmaktı. Sulanır alanlarımızdaki genişleme nedeniyle, ekim alanları daralan mercimek, nohut gibi ürünlerde artık kendine yeterli olamayan Türkiye’nin baklagil üretiminde bir hamle yapması, araştırma ve destek programlarında yenilemeye gitmesi yararlı olacaktır.  
  • Çizelgede en fazla artış beklentisi bitkisel yağlarda izlenmektedir. İthalatçısı olduğumuz bu katagori için Türkiye’nin özel stratejiler geliştirmesi gerekecektir.
  • Et ve süt konusu tartışılmaz tüketimi artması beklenen ana gıda kaynaklarıdır. Çiftlik balıkçılığının hızla arttığı ülkemiz bu konuda farkına varmadan gerekeni yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Batı ülkelerinde hızlı bir şekilde devreye giren bitki bazlı et konusunda Türk gıda sanayicilerinin dikkatlerinin çekilmesi yararlı olacaktır[1].

Bu gıda katagorilerinin beklenen artışlarına göre her ülkenin gerekli yatırım ve araştırmalara yeniden yön vermesi gereği karşımıza çıkıyor. Peki, politikacısından bürokratına, bilim adamından, yatırımcı özel sektörüne bu detaylara ne oranda vakıfız? Geleceğin planlanmasında zaten adı geçen şahıs ve birimler değil de “düşünce kuruluşları” görev üstlenmişlerdir.

Daralacağı beklenen ekim alanlarına karşın daha fazla üretmek için birim alandan daha fazla verimi sağlayacak biyoekonomik araştırmalar için bütün ülkeler adeta yarış içindedirler. Diğer taraftan küresel ısınma ile birlikte oluşacak koşullara uyabilecek yeni çeşitler[2] için her ülke bitki ıslahına yönelik çok farklı sistemler-stratejiler geliştirmek zorundadırlar. Nitekim BRIC ülkeleri tarımsal araştırma sistemlerini adeta yeniden yapılandırmışlardır. BREZİLYA tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak- Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplamıştır. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır[3].

Hindistan tarımsal araştırmalarını ICAR (Hindistan Tarımsal Araştırma Konseyi) 59 enstitüsü,  69 Ziraat Üniversitesi ve  636 istasyonu ile  onlarca kültür bitkisinde biyotek çeşit adayları ile ülkenin yarınları için gerekli yeni çeşit gereksinimini karşılamaktadırlar (http://www.washingtonbanglaradio.com/content/14886714-new-paradigms-agricultural-research#ixzz2qmhyxNrv).

Peki, Türkiye onlarca Ziraat Fakültesinde (biyoloji bölümlerini de unutmayalım) çalışan binlerce araştırıcıyı devreye sokmayarak, yani bir ulusal “Tarımsal Araştırma Konseyini” hala kurmadan geleceğin yeni çeşitlerini nasıl geliştirecek? Batıda var olan özel bitki ıslahı kuruluşları genelde Üniversite kaynaklı “melek yatırımcılarca”  kurulmuştur. Tabii ki Üniversitenin devrede olmadığı genetik çalışmalar, gerekli yarı-yol materyali sağlayamayacaktır. İşte royalite de (ıslahçı hakkı) ödenerek ithal etmek zorunda kaldığımız TOHUMUN çözülemeyen sorunu burada başlıyor.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti “http://blog.milliyet.com.tr/yarin-hangi-gida-ne-oranda/Blog/?BlogNo=633840linkinde yayınlanmıştır.


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2021/01/20/bitki-bazli-etler-ne-derece-gercek-etin-yerini-tutar/

[2] https://www.yazarportal.com/ab-tariminin-gelecegi-icin-nasil-hazirlaniyor/185230/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/2030-larda-dunya-tarimda-neler-bekleniyor/Blog/?BlogNo=553627

Transgenik Buğday da Çiftçinin Hizmetine Sunuluyor

Buğday, mısır ve çeltik dünyayı besleyen en önemli kültür bitkileridir. Birçok dönem ticari savaşlarda başrol oynayan buğdayın Pandemi döneminde önemi daha çok ortaya çıkmıştır.

Son yıllarda öne çıkan küresel ısınma, her üründe olduğu gibi buğdayda da verimde düşmelere neden olmaktadır. Dünya buğday gereksinimi yıldan yıla artarken, daralma eğilimindeki ekim alanları karşısında artan dünya nüfusunu doyurmak için daha yüksek verimli çeşitlere gereksinim vardır. 2050 yıllarında yıllık 900 milyon tonluk tüketimi tahmin edilen bu ürünün (grafik!), tüketim gereksinimini karşılamak için her yıl %2 daha fazla ürün kaldırılması zorunluluğu karşısında, biyoteknolojik yöntemler öne çıkmıştır. Kurağa dayanıklı yeni çeşitlerin ıslah edilerek üretime kazandırılması için gen aktarma (GMO), gen düzenleme gibi yöntemlerle buğday ıslah programları başlatılmıştır.

Transgenik buğdayla ilgili olarak 2013 yılından beri Avrupa’da 34, Amerika’da 419 tarla denemesi yürütülmüştür. Bu çalışmalarda amaç başta yüksek verimli çeşitlerin ıslahı olmak üzere, yabancı ot ilaçlarına, mantari hastalıklara (özellikle fusarium), virüslere ve zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesidir. Ayrıca kurağa, sıcağa ve tuza dayanıklılık da hedeflenmiştir. Çölyak hastalara özel gliadin taneden uzaklaştırılmış, yüksek lisin içeren genotiplerin geliştirilmesi ise daha çok ABD üniversitelerince üstlenilmiştir.  İngiltere ise geliştirdiği afite (tanede sıvıları emen böcek) dayanıklı buğday çeşidinde, biri naneden, biri toprak bakterisinden üçüncüsü de sentetik biyoloji yöntemiyle geliştirilen üç ayrı gen kullanmıştır. Birçok araştırmacı ise glüten, fitaz gibi enzimlere, lif içeriği gibi kaliteye yönelik hedeflere odaklanmıştır. İşte bu aşamada, Amerika’da yapılan çalışma ile glysophata dayanıklı bir buğday çeşidi geliştirilmişse de tüketici tercihi ve ihracat engeline neden olacağı için ticarileştirilmemiştir.

Pamuk, mısır, soya ve kolzanın transgenik çeşitlerinde yaşanan ekonomik artıları izleyenler, hemen hemen her bitki türü için biyoteknolojiye sarılıp yeni çeşitlerin geliştirilmesi için yatırımlara başlıyorlar. Nitekim muz, patlıcan, lahana, karnabahar, nohut, mısır, bamya, çeltik, sorgum, şekerkamışı, domates gibi bitkilerde virüse, bakterilere, zararlılara, kurağa ve yabancı ot ilacına dayanıklılık konularında birçok ülke transgenik çeşitlerle ilgili ıslah çalışmalarında tescil aşamasına kadar gelmişlerdir. 2019 verilerine göre GDO’lu ürün ekiliş alanları 190 milyon hektarı aşmıştır. Bu da dünya ekim alanlarının %14’ü demektir.

2020 yılında bir Arjantin firması genetiği değiştirilmiş bir buğday çeşidini tescil ettirdi. Kurağa dayanıklı ve yüksek verimli bu çeşitteki HB4 geni ayçiçeğinden gelmektedir. Her ne kadar üretim tescili gerçekleştirilmişse de bu ürünün Brezilya Biyogüvenlik Kurulunu onayını alınması beklenmektedir[1]. Arjantin’in dünyanın 5. Buğday ihracatçı ülkesi olarak ana ticari partneri komşusu Brezilya’dır.

Transgenik buğdayın, yukarıda adı geçen biyotek tarım ürünlerinden çok daha geç devreye girmesindeki nedenlerden biri de kendine döller (autogam) olmasının yanında, ağırlıklı olarak (3/4) insan tüketimine yönelik olmasıdır.  Bilindiği gibi diğer bir kendine döller soya, genelde yem olarak tüketildiğinden bundan 15-20 yıl önce transgenik olarak üretime girmişti. Burada kendine döllerliğe bir açıklık kazandıralım: Kendine döllenen bitkilerde tohum bir önceki üründen elde edilebildiği için, çeşit sahibi tohumcu firmanın her yıl tohum satamaması, yani royalite (ıslahçı hakları) açısından yeterli kazanç sağlayamaması söz konusudur. Fakat bu konu ekim sözleşmeleri ile çözülebilmektedir. 

Özellikle iklim değişimi karşısında AB’nin güney ülkeleri buğday çiftçileri için kurtarıcı olabilecek bu gelişmelerden nasıl yararlanacakları soru işaretidir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu tüketimine izin verilen GDO sisteminde üretime yasak getirilmiş olması ne derece ticaridir?

Vavilov gen merkezlerinden biri olan Türkiye, en önemli 29 kültür bitkisinin 485 yabani akrabasının en yoğun olarak belirlendiği coğrafyalar[2] sınıflandırıldığında tek ülke olarak saptanmıştır.  Bu bilgiler iklim değişikliği çerçevesinde kurtarılmalarına öncelik verilecek yabani akrabaların belirlenmesi amacıyla yapılan bir araştırmaya dayanmaktadır. Buradan kendine döllenen bir bitki olmasına rağmen, Türkiye’de transgenik buğdaya izin vermenin, biyoçeşitlilik açısından doğru olmayacağını ortaya koymaktadır[3].

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/gdo-bugday-da-tarlalarda/Blog/?BlogNo=632078 de yayınlanmıştır


[1] https://riotimesonline.com/brazil-news/brazil/brazil-may-have-its-first-transgenic-wheat/

[2] http://dapa.ciat.cgiar.org/distributions-and-conservation-concerns-for-the-wild-relatives-of-major-crops-mapped-2/

[3] Açıkgöz N. 2011. Transgenik Buğdaya Türkiye’nin Yaklaşımı Ne Olmalıdır? (http://yariningidasorunlari.blogspot.com/2011_07_01_archive.html)

AB Tarımının Geleceği İçin Nasıl Hazırlanıyor

AB geleceğine yönelik sürdürülebilir sosyal ve ekonomik arayışlarını birçok başlık altında derledi. İlk olarak da 2019 yılının Ekim ayında Avrupa Yeşil Mutabakat (European Green Deal) paketini resmileştirdi. Bu paket “Temiz enerji”, “Sürdürülebilir sanayi”, “İnşaat”, “Tarladan çatala”, “Kirliliğin ortadan kaldırılması”, “Sürdürülebilir hareketlilik” ve “Biyoçeşitlilik” başlıklarından oluşmaktadır. AB komisyonu 20 Mayıs 2020 tarihinde “sürdürülebilir gıda sistemleri” çerçevesinde “tarladan çatala” ve “sağlıklı ve çevre dostu gıda” konularının detaylarını açıkladı. Yeni gıda sistemine geçişle çevresel, sağlık sosyal faydalar ve ekonomik kazanımlar sağlanabileceği ve Covid-19 krizinden kurtulmada etkili olunabileceği beklenmektedir. Burada gıda üretimi ve tedarikinin çeşitli boyutları: 1. nötr veya olumlu bir çevresel etki; 2. yeterli, besleyici ve sürdürülebilir gıdaya erişim ve 3. Gıda temininde adil bir ekonomik ortamın sağlanması şeklindedir.

Tarım sektörünün daha sürdürülebilir hale getirilmesi için şu eylemler belirlenmiştir[1]: CO2 emisyonlarının ortadan kaldırılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi, 2030 yılına kadar kimyasal pestisitlerin kullanımının %50 azaltılması, 2030 yılına kadar gübre kullanımının en az%20 azaltılması, daha sürdürülebilir bir hayvan sektörü, hayvan refahı ve bitki sağlığı için önlemler,  2030’a kadar çiftçilik ve su ürünleri yetiştiriciliğinde AB’nin antimikrobiyal satışlarının %50 azaltılması, 2030’a kadar organik tarım alanlarında %25′ ve organik su ürünleri yetiştiriciliğinde belirli bir artışın olması vs.

İklim değişiminin Avrupa tarımına bir seri avantaj getireceği beklenmektedir. İlk aşamada yetiştirme sezonunun uzayacağı, artan sıcaklıklarla daha önce Avrupa’da yetişmeyen ürünlerin devreye gireceği bir gerçek. Tabii ki değişen iklimle hastalık ve zararlıların da kuzeye taşınacağı unutulmamalıdır.

Diğer taraftan yüksek sıcaklık, kurak ve diğer olumsuz hava koşulları Avrupa’nın güneyi için pek olumlu gözükmüyor. Yüksek sıcaklık, kurak ve olumsuz hava koşullarının tarımsal ürünlerde verim düşüklüğüne neden olacağı bir gerçek. Hatta ileriki yıllarda tarım alanlarının daralacağı beklenmekte. Nitekim Fransız bağ sahipleri Birleşik Krallıkta bağ tesisleri şimdiden başladı bile.

İşte bu değişimlerin bitki ve hayvan yetiştiriciliğinde yeni hedeflerin belirlenmesini gerektirmektedir. Yarının değişen koşullarına adapte olacak yeni çeşitleri geliştirmek üzere bitki ıslah kuruluşları şu hedeflere odaklandılar bile:

  • Hastalık ve zararlılar gibi canlılara karşı dayanıklı;
  • Kurak, su baskını ve tuz gibi cansız etmenlere karşı dayanıklı ve;
  • Bitki besin maddelerinden azami yararlanabilen yeni çeşitler ıslah etmek.

Ortak Tarım Politikası (OTP), 2014-2020 yılları arasındaki yedi yıllık süre için planlanmıştı[2]. Başarısı nedeniyle 2021-2027 yıllarını kapsayan ikinci bir yedi yıllık uygulama için hazırlıklar başlatılmış olmasına rağmen mevzuatların uzunluğu yerine ilk OTP’nin iki yıl uzatılması kaçınılmaz olmuştur. Bu çerçevede müzakereler devam ederken, üye devletlerin ulusal uygulama planlarını 2021’in sonundan önce Avrupa Komisyonu’na bildirmeleri gerekmektedir.

OTP çerçevesinde doğrudan desteklerin yanında dolaylı destekler sınırlı kalmakta idi. 2019 yılında bu durum %76 ya %24 olmuştu. Özellikle ekolojik dengeyi öne çıkararak söz konusu oranlarda değişiklikler beklenmekte olup bu değişimle yıldan yıla dolaylı destek artırılacaktır. 

Doğrudan ödemelere hak kazanabilmek için çiftçilerin çevre koruma alanındaki bazı temel gerekliliklere uymasını şart koşar:

  • Ekilebilir arazinin en az yüzde üçünün biyoçeşitlilik için üretken olmayan arazi olarak ayrılması;
  • Çayırlar ve turba toprakların korunması.

Dolaylı desteklerin verilmesi için:

  • Tarlalarda %3’ün üstünde ekilmeyen alanlar bırakılarak biyoçeşitliliğin devamlılığının sağlanması,
  • Çayır ve meralarda da biçilmeyen veya otlatılmayan alanlarla biyoçeşitliliğe olanak tanınması,
  • Ekim nöbetlerinde (münavebe) en az %10 baklagillere yer verilmesi,
  • Biyolojik çeşitliliği artırmak için kalıcı otlakların daha seyrek biçilmesi veya daha az hayvanın otlatılması
  • Tarımsal ormancılık sistemlerinin oluşturulması,
  • Sentetik-kimyasal bitki koruma ürünlerinden uzaklaşılması gerekmektedir.

Avrupa tarımını desteklerken, ekolojiyi önde tutmakta ve üreticisine yaptığı doğrudan ve dolaylı destekleri yıldan yıla artırmaktadır.

Türkiye’de ise tarımsal destekler artış görüntüsü vermemektedir. 2021 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda belirtilen “Tarımsal Destekleme Bütçesi 2020 yılında, On Birinci Kalkınma Planı hedefleriyle uyumlu olarak bir önceki yıla göre yüzde 29,4 oranında artırılmış ve 21,97 milyar TL’ye ulaşmıştır. 2021 yılında ise bir önceki yıl seviyesi korunarak 22 milyar TL olarak öngörülmüştür” (Yıllık enflasyon!)

2006 yılında çıkarılan 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21. maddesindeki tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılacak kaynağın milli gelirin %1’inden az olamayacağı hükmüne rağmen, verilen desteğin milli gelire oranı yıllara göre %0,4-0.6 aralığında kalmıştır.

Mazot desteğindeki durum daha da ilginçtir.  2020 yılında 2 milyar 901 milyon TL iken, 2021 yılında 2 milyar 724 milyon TL’ye düşürülmüştür. Yurt dışına bağımlı olduğumuz mazotta dövizdeki ciddi artışa karşın desteğin %6,1 oranında azaltılması kabul edilemez. Yıl içinde yakıta yapılan zamlara hiç değinmeyelim.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti http://blog.milliyet.com.tr/iklim-degisiminde-ab-tarimi/Blog/?BlogNo=631453 portalında yayınlanmıştır.


[1] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

[2] The common agricultural policy at a glance | European Commission (europa.eu)

AB Organik Tarım Hedefini Genişletiyor

“Avrupa’nın Geleceği Konferansı” ve benzeri arayışlar, AB’ni 2050’lere ağırlıklı olarak çevre ve ekonomi konularında yeni stratejiler geliştirmeye yönlendirdi. İlk aşamada “Avrupa yeşil mutabakatı”, “Halkın hizmetinde bir ekonomi”, “Dijital çağ için bir Avrupa”, “Avrupa yaşam tarzının desteklenmesi, “Dünyada daha güçlü bir Avrupa”, “Avrupa’da demokrasi için yeni itici güç” gibi başlıklar öne çıktı.  Bunların ilki “Avrupa yeşil mutabakatı” bu yazının odağını oluşturacaktır. Çevre ve sosyal konularda sürdürülebilirliğe en fazla sahiplenen AB, 2019 yılının Ekim ayında bu duyarlılığını bir adım ileri taşıyarak Avrupa Yeşil Mutabakat (European Green Deal) paketini resmileştirmiştir.

AB YEŞİL MUTABAKATI yıllardan beri iklim değişikliğiyle mücadele, sera gazı emisyonlarının azaltılması, yenilenebilir enerji kullanımı gibi başlıklar başta olmak üzere çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik konularında kesin ve iddialı adımlar atılacağının taahhüdü niteliğinde bir inisiyatifler paketidir. 2019 yılında yasallaştırılan hedefler şu 7 politika alandan oluşmaktadır: 1. temiz enerji, 2: sürdürülebilir sanayi, 3. inşaat, 4. tarladan çatala, 5. kirliliğin ortadan kaldırılması, 6. sürdürülebilir hareketlilik ve 7. biyoçeşitlilik.

Avrupa komisyonu 20 Mayıs 2020 tarihinde “sürdürülebilir gıda sistemlerini” çerçevesinde “tarladan çatala” ve “sağlıklı ve çevre dostu gıda” konularının detaylarını açıkladı. Yeni gıda sistemine geçişle çevresel, sağlık ve sosyal faydalar ve ekonomik kazanımlar sağlayabileceğini ve krizden kurtulmada etkili olabileceği beklenmektedir. Burada gıda üretimi ve tedarikinin çeşitli boyutları: 1. nötr veya olumlu bir çevresel etki; 2. yeterli, besleyici ve sürdürülebilir gıdaya erişim ve 3. Gıda temininde adil bir ekonomik ortamın sağlanması hedeflenmektedir.

Tarım sektörünün daha sürdürülebilir hale getirilmesi için şu eylemler belirlenmiştir:

• CO2 emisyonlarının ortadan kaldırılması;

• Enerji verimliliğinin geliştirilmesi;

• 2030 yılına kadar kimyasal pestisitlerin kullanımında%50 azaltma;

• 2030 yılına kadar gübre kullanımının en az%20 azaltılması;

• Daha sürdürülebilir bir hayvan sektörü, hayvan refahı ve bitki sağlığı için önlemler;

• 2030’a kadar çiftçilik ve su ürünleri yetiştiriciliğinde AB’nin antimikrobiyal satışlarında%50 azaltma;

• 2030’a kadar organik tarım alanlarında %25’i ve organik su ürünleri yetiştiriciliğinde belirli bir artış;

• Balık ve deniz ürünleri üretiminin sürdürülebilirliğini artırmak için önlemler;

• Rekabet kurallarının açıklığa kavuşturulması ve haksız ticaret uygulamalarının izlenmesi.

AB’de organik tarım alanı, 2009’da 8,3 milyon hektar iken, 2019’da 13,8 milyon hektara yükseldi. Bu toplam kullanılan tarım alanının %8,5’ini oluşturmakta. Tabiiki cirolarda da aynı artışlar izlenmiş ve son on yılda 18 milyar €’dan 41 milyar €’a ulaşılmıştır.

Organik tarımın ortaya çıkışı, hiç kimse tarafından reddedilemeyecek bir mantığa dayanmaktadır. Klasik tarımda kullanılan gübre ve ilaç gibi kimyasalların sağlık ve çevre açısından yarattığı sorunlar nedeniyle başlatılan organik tarım, ne yazık ki verim açısından klasik tarımın gerisinde kalmaktadır. Grafikte[1] izlendiği gibi organik buğday verimi, bazı ülkelerde klasik tarımda alınan verimin ancak %40’ında kalmaktadır. Organik tarımda birim alandan alınan verimin, klasik tarıma oranla düşük olmasının ana nedeni, limitli besin ortamında maksimum verimi sağlayacak genotip ve çeşitlerin henüz geliştirilmemiş olmasıdır.

Klasik ürünlere göre %150 daha fazla fiyat bulan organik ürünler sektörünün birçok sorunu olacağı muhakkak. O nedenle sertifikasyon üst kuruluşları sürekli yeni standartlar hazırlamak zorundadırlar. Biyo etiketleme, ilaç- gübre kalıntı izlenmesi, eşik değerlerin oturtulması gibi birçok konu, yine devreye giren yeni yetkilileri tetikte olmaya zorlamaktadırlar. Bütün bunlara ithalat – ihracat da katılırsa işin pek kolay olmayacağı ortaya çıkar. Nitekim İtalya’nın Romanya’dan ithal ettiği organik sertifikalı, fakat kurallara uymayan buğdayı, Almanya’nın organik sertifikalı 40 ton çileği gazetelere yansıyan yalnız birkaç örnek[2].

Pandemi ile savaşta AB ülkelerinin 5 farklı ekonomik gurupta yer aldığı ve bazılarının özellikle yeterli gıdaya ulaşımda sorunlar yaşadığı günümüzde, organik tarıma destek vermekle ne derece doğru hareket ediliyor? Organik ürünlerin, yüksek fiyatları nedeni ile ancak gelir düzeyi yüksek olan kitlelerce tüketileceği yadsınamaz. Yani fakir kesim, organik ürün pazarında “yoktur”. Fakat organik tarım, Türkiye dahil, birçok ülkece desteklenmektedir. Ne var ki son zamanlarda besin değerleri bakımından organik-klasik ürünlerde izlenen farksızlık nedeniyle[3] söz konusu organik desteklere sıcak bakılmamaya başlanmıştır. Nitekim Birleşik Krallık bu fasılda ayırdığı fonun harcanmasını durdurmuştur[4]. Acaba, o fakir kesimin hiç yararlanmadığı, nüfusun sadece %4’lük zengin kesimin yararlandığı organik pazarı desteklerken “AB FAKİRDEN KISIP ZENGİNE Mİ VERİYOR? Özellikle 2019 verilerine göre AB nüfusunda %21,1’i yoksulluk ve sosyal dışlanma yaşarken[5]!

Nazimi Açıkgöz


[1] http://ec.europa.eu/agriculture/rica/pdf/FEB4_Organic_farming_final_web.pdf

[2] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

[3] http://www.foodsafetynews.com/2012/09/organic-food-not-proven-healthier-or-safer-study-finds/#.VR-ztPmsWSo

[4] http://www.freshplaza.com/article/124455/UK-Dont-waste-your-money-on-organic-food

[5] https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/-/edn-20201016-2

Tıbbi ve ve Tarımsal Biyoteknoloji Yönergelerinde AB’nin Çifte Standartı

Dünyada hiçbir salgın Korona-19 kadar sağlık, ekonomik ve sosyal açıdan etkili olmamıştır. Virüsün ortaya çıkışını takiben, izolasyonu ve gen haritalarının çıkartılması, genetik mühendisliği ve yeni moleküler biyolojik teknikler sayesinde birkaç hafta içinde sağlandı. Bu, hayal bile edilemez gelişmelerle, hastalığa yakalananları hızla tespit etmek için uygun PCR testleri devreye sokuldu. Hızlı artış gösteren hastalığa karşı bir an önce bir aşı geliştirilmesi gereksinimi, toplumda büyük baskı oluşturdu. Yeni moleküler biyolojik teknikler -söz konusu başarısı nedeniyle- bu konuda en fazla ümit bağlanan yöntem olarak öne çıktı. Fakat genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili araştırmalar, uzun süre alan çevresel etki değerlendirme nedeniyle, amaca pek de uygun görünmüyordu. Bu sorunu çözmek için, AB yetkilileri 14 Temmuz 2020 tarihinde, ilaç geliştirilmesi için gerekli çevresel etki değerlendirme testini devreden çıkartma kararı aldı.

Sonuçta, 2020 yılı sonlarına doğru söz konusu yöntemle Gamaleya (Sputnik V), AstraZeneca, Biontech/Pfizer ve Moderna (son ikisi mesajcı RNA tekniği) aşıları geliştirildi[1]. Aslında son 20 yılda Almanya’da 297 yeni ilaç gen mühendisliği yöntemi ile tescil edilmişti[2]. Genetiği değiştirme yöntemi ile 1998 yılında ilk tescilinden günümüze kadar 22 insülin ilacı tescillenmiştir. Sistemin ucuzluğu nedeniyle ilaç endüstrisi vitamin B2, B12, C’nin yanında lösemiden menenjite, hepatit B’den ebolaya birçok hastalığın ilaçlarını bu yöntemle üretmeye başlamışlardır. Hatta gen değiştirme olayı bazı ilaçların eldesi için hayvanlara da uygulanarak, ürünleri tıbbi ilaç olarak kullanımı sağlanmıştır: tromboz ilacının aktif maddesi artrin eldesi için transgenik yani genetiği değiştirilmiş keçi ve seyrek görünen kalıtsal anjiyo-ödem hastalığı için yine transgenik tavşan. Daha birçok kategoride genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan elde edilen askorbik asit, riboflavin gibi gıda koruyucu ve renklendiricileriler piyasaya sürülmüştür.  

Gen aktarımı sadece mikroorganizmalar değil, aynı zamanda bitki ve hayvanlarda da genetik olarak tasarlanabilmektedir. Bu yeni GDO’lu ürünlerin ve transgenik hayvanların insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından oluşturduğu problemlerin çözümü için 2003 yılında Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolü yürürlüğe konmuştur[3].  

İşte bu protokolün uygulanmasına ülkeler farklı yaklaşmaktadırlar. Yıllık 190 milyon hektar üretime ulaşan mısır, pamuk, soya ve kolza gibi transgenik ürünlerin üretim ve tüketimi birçok ülkede serbest iken AB ve Türkiye üretimi yasaklarken, tüketimlerini serbest bırakmışlardır. Dünya ekim alanlarının %13’ünü kapsayan bu ürünlerden AB’nin mısır ve soya ithalatı yıllık 40 milyar US$ civarında, Türkiye’nin soya ithalatı ise 4 milyar US$ civarındadır. İlginçtir, İspanya ve Portekiz’de GDO’lu mısır tarımı serbest. Transgenik çeşitler de denilen bu ürünlerin %30 civarında agro-ekonomik artılarına karşın, yeni bir transgenik çeşit geliştirmesi yüzlerce milyon dolara mal olmaktadır. O nedenle bu tür çeşitler ancak uluslararası büyüklükte tohumculuk firmalarınca geliştirilmekte ve pazarlanmaktadır. Söz konusu meblağın çoğunu da sağlık ve çevre risklerini değerlendirme testleri oluşturmaktadır.

Son yıllarda, mucitlerine kimya Nobel Ödülü kazandıran devrim niteliğinde bir biyoteknolojik sistem geliştirildi.     

Araştırıcıların devrim niteliğindeki CRISPR/Cas9 sistemi ile yapılan gen düzenlemeleri, canlılarda, geçici DNA kesici enzimleri ile geni susturabilmekte, genin etkisini artırılıp azaltabilmekte, yani gende mikro-mutasyon gerçekleştirebilmektedir. Bitki ve hayvanda yeni genotiplerin geliştirilmesi, ıslah edilmesi için gerekli 10-15 yıllık klasik ıslah süresini 4-5 yıla indirebilmek dünya tarımı için çok önemlidir. Böylece hastalıklara-zararlılara dayanıklı, iklim koşullarına adapta olan, yüksek kaliteli ve performanslı yeni çeşitlerin kısa zamanda üretime geçmesi ile ne denli ekonomik kazanç sağlanabileceği tartışılamaz[4].

İlginçtir, AB dışında uygulanmaya başlanan bu gen düzenleme yöntemleri ile standart tohumculuk firmaları devreye girerek, kısa zamanda birçok çeşit geliştirmiştir. Ve bu uygulama, transgenik mevzuatında değil, standart bitki ıslahı ilkelerine göre yürütülmüştür. Fakat AB (ve dolayısı ile AB ile ticari ilişkisi olan Türkiye gibi ülkeler) gen düzenlemelerini de GDO’lu ürün mevzuatında olduğu gibi, yani sağlık ve çevre risk testleri ile değerlendirilmesi zorunluluğu oluşturmaktadır. Bu uygulamaya tohumculuk firmaları maliyetleri artıracağı nedeniyle karşı çıkarken, AB çiftçisi de biyoteknolojinin sözü edilen artılarından yararlanamama nedeni ile rekabet güçlerini koruyamayacaktır. Aynı zamanda yeni ıslah teknikleri (YİT) olarak da bilinen gen düzenlemelerinin klasik ıslah mevzuatında kabul edilmesi halinde, AB’nin küçük, orta ve büyük tohumculuk firmalarının eğilimleri grafikten izlenebilir.

İşte kovid aşısının geliştirilmesinde kullanılan biyoteknoloji mevzuatında yapılan değişikliğin, AB tohumculuğuna da uygulanması ve böylece tarım ve gıda üretim potansiyelinin artırılma şansının kaçırılmaması beklenmektedir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının bir özeti “Biyoteknoloji ve Kovid Aşisi” başlığı ile  http://blog.milliyet.com.tr/biyoteknoloji-ve-kovid-asisi/Blog/?BlogNo=630411 portalında yayınlanmıştır.


[1] https://geneticliteracyproject.org/2021/04/05/the-mrna-vaccines-battling-covid-19-are-revolutionizing-virus-fighting-strategies-heres-how/?mc_cid=5443e396df&mc_eid=78da822f05

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2579.arzneimittel-wirkstoff-gentechnik.html

[3] Kıvılcım Z. Cartagena Protokolü ve Türkiye biyogüvenlik mevzuatı. Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Derg. 2015;20(1):99– 121.

[4] http://blog.milliyet.com.tr/bitki-islahinda-yenilikler/Blog/?BlogNo=617808

Çin Tarımında Çarpıcı Atılımlar

Tatımda e-ticaret uygulaması

14. “Beş yıllık plana” göre Çin, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamalarını yılda %7’den fazla artırmayı planlıyor. Aslında Ar-Ge harcamalarının 1995 yılında yıllık gayri safi milli hasılasının (GSMH) %0,7 den, 2020 yılında %2,2 ye yükselmesi, Çin’in kalkınma konusundaki azmini ortaya koymaktadır. Kalkınma planlarının tümünde tarım hep öncelikli alanlardan biri olmuştur. Bu son beş yıllık plan açıklanırken de kırsalın canlandırılması ve tarımın modernizasyonu öne çıkarılmış.:

Söz konusu plana göre:

  • Tarımsal ürünlerin kalitesi ve gıda güvencesi daha da iyileştirilecek ve çiftçilerin gelirlerindeki artışın kent sakinlerininkini aşmasını sağlanacak;
  • Koşulların elverdiği yerlerde, tarımsal modernizasyon sağlanacak;
  • Yoksulluğu azaltmak için söz konusu bölgelerde kırsal canlanma teşvik edilecek ve 2025’e kadar kırsaldaki ve kentlerde gelir farkı sıfırlanmaya çalışılacak, düşük gelirli kırsal sakinlerine düzenli olarak yardıma devam edilecek;
  • Gen kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve kullanılması teşvik edilecek, tarımsal biyoteknolojinin bitki ıslahında yer aldığı bilimsel ve teknolojik projelerin uygulanması hızlandırılacak;
  • 2025 yılına kadar modern tarımın uygulandığı 500 gösteri bölgesinin kurulması ve tarımsal kalkınmanın sürdürülebilirliği için çaba gösterilecek;
  • Mobil internet teşvik edilecek ve tarımda uzaktan algılama uydularının kullanımı hızlandırılacak, akıllı tarım geliştirilecek, tarım ve kırsal alanlar için büyük veri sistemleri kuracak, yeni bilgi teknolojisinin tarımsal üretimle entegrasyonu teşvik edilecek ve iklim afetlerinin önlenmesini geliştirmek için kapsamlı bir tarımsal meteorolojik izleme ağı oluşturacak;
  • Ülke, kırsal lojistik sisteminin iyileştirilmesini hızlandıracak, e-ticareti teşvik edecek ve tarımsal ürünlerin orijinal üretim yerlerinden doğrudan satışına yardımcı olmak için tarım ürünleri depolama ve soğuk zincir lojistik tesisleri inşa edilecek.

Burada en öne çıkan konu, ülkede bitki ıslahında tarımsal biyoteknolojinin kullanım kararıdır. Bilindiği gibi son yıllarda genetiği değiştirme (GDO) ve yeni ıslah teknikleri (YİT) (CRISPR, Talen) yeni çeşitlerin geliştirilmesinde devreye girmişlerdir. İklim değişiminin ve nüfus artışının baskısı altında en kısa zamanda yeni çeşitlerin geliştirilmesi kaçınılmazdır. 10-20 yıl arasında süren bu işlemin yeni ıslah teknikleri ile dört yıla indirilmesi[1], Çin için kaçırılmayacak fırsattır. AB, bu YİT işlemlerini GDO ile aynı kategoriye koymakta ve yasaklamaktadır. Tabiiki bu yöntemle geliştirilen ürünlerin dış ticaretinde de sorunlar yaşanabilecektir. İşte Çin ilgili kalkınma planı ile bu konuda kararlılığını ortaya koymuştur.  

Kırsala dönük devlet politikaları uygulanıp dururken Çin, çoğumuzun duymuş olduğu Ali Baba gibi dünyaca ünlü bir e-ticaret firmasını desteklemektedir. Onun paraleli, tarımsal ürün e-ticareti yapan büyük bir firma Pinduoduo[2] ise 2020 yılında 12 milyon çiftçiden mal alıp 788 milyon tüketiciye hizmet vermiştir. Böyle bir firmanın, ülkemizde büyük sorun olan tarladan sofraya fiyat uçurumu için de bir çözüm olabilecek bir uygulamasının sarımsak örneğini aşağıdaki tablo ile özetlemeye çalışalım. Üst sırada normal ticaretteki uygulama ele alınmıştır. Üreticinin 1 ₺ den sattığı bir kilo sarımsak tüketiciye 8 ₺ ye mal olmaktadır. Tablonun alt satırında ise e ticaret verilerine göre üretici 1,3 ₺ den sattığı üründen %30 daha fazla para kazanırken, tüketici çok daha ucuza gıdaya ulaşabilmektedir.

Üreticiden alış fiyatı:1 ₺/kg      Üretici-Toptancısı Aracı 1,2 + manav      Tüketiciye ürün 8 ₺/kg

Üreticiden     alış 1,3 ₺/kg      e-ticaret firma depoları + nakil              Tüketiciye  1,5 ₺/kg

Böyle bir uygulamanın gerek üretici ve gerekse tüketici için ne derece yararlı olduğu tartışılamaz. Tarımsal ürün ticaretinde Türkiye’de de e-ticaret firmaları hizmet vermektedirler. Süpermarketlerin bu paralelde çalıştıklarını, hatta bir firmanın blockchain uygulamasını bile başlattığını bu köşede ele almıştık[3].

Dünyanın en büyük tarım ekonomisine sahip Çin[4] global gıda üretiminin dörtte birini tek başına üstlenmektedir. Diğer taraftan parasal açıdan dünyanın en çok tarım ürünü ithal eden ikinci ülkesidir. ABD ile başlayan ticari savaştan sonra Çin, birçok üründe kendi kendine yeterli olma çabasına girmiştir. 9,5 milyon kilometre kare yüz ölçümü ve 1,3 milyarlık nüfusu ile son 50 yılda GSMH sını her yıl %10 artırarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmuştur. Fakat çalışan nüfusun istihdam edildiği tarım sektörünü GSMH na katkısı ancak %10 oranındadır. O nedenle Çin, yapısal reformlar, kurumsal yenilikler, yoğun Ar-Ge ve yatırımlarla tarımsal verimliliği ve dolayısı ile gıda üretimini artırmayı amaçlamaktadır.

Nazimi Açıkgöz      

Not: Bu yazının bir özeti “http://blog.milliyet.com.tr/cin-tariminda-buyuk-atilimlar/Blog/?BlogNo=629808” de yayınlanmıştır.


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/05/09/yeni-bitki-islah-tekniklerinin-erken-sonuclari/

[2] https://stories.pinduoduo-global.com/articles/china-to-step-up-support-for-modernizing-agriculture-promote-rural-consumption

[3] http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-blockchain-kullanimi/Blog/?BlogNo=626740

[4] https://www.millermagazine.com/cin-dunyanin-en-buyuk-tarim-ekonomisi/.html

Türk Çiftçisi Elektrikli Traktöre Kavuşuyor

Tarımsal üretimde traktör çiftçinin sağ koludur. Tarla sürümünden başlayan görevi kültivatör, diskaro, pülverizatör, kepçe, gübre dağıtma, balya, çayır biçme, seyyar süt sağma ve silaj makinası gibi daha birçok aletlerin çalışmasını sağlamanın yanında römork ve su tankerinin de çekiciliğini üstlenmiştir.  O nedenle tarımsal üretim girdileri arasında gübre, su, ilaç, tohumun yanında mazot, genelde %30’un üstündeki payıyla en ön sıralarda yer almaktadır. İşte bu yüksek meblağın azaltılması için mazottan elektriğe geçişin gerçekten büyük bir ekonomik fayda sağlayabileceği yadsınamaz.

Elektrikli araçlarda bataryaların temini, şarj olanakları, süresi, aralığı gibi teknik konularının iyice aydınlanması önemlidir. Türkiye’nin birçok yerinde bulunan şarj istasyonlarının sayesinde elektrikli traktörler kolayca şarj edilebilecektir. ZY elektrikli traktörlerinin bataryaları her gün kullanıldığında 4 bin kullanımlık. Bu 10 yıllık bir süredir. Traktörlerin herhangi bir şarj aletine gereksinimleri olmayacak. Her yerden şarj edebiliyor. 220 volttan şarj 8-10 saatte, 380 voltta ise 90 dakikada şarj edebiliyor. Firma, köy merkezlerine konuşlandırılabilecek, 1-2 megavat saatlik konteynerlerle şarj süresinin 15 dakikaya kadar inebileceği savında. Bu tip bir yatırımla, köydeki tüm traktörlerin bedava şarj imkânı üretici için çok uygun olacaktır. Normal koşullarda bahçe traktörü 20 dakika şarj ile 4-5 saat çalışacağı beklenmektedir. Ödeyecek elektrik parası 7-12 lira arasında tahmin edilmektedir. Eğer güneş enerjisi panelleri kurulur ve bunlar bataryalarda depolanırsa, bu kadarcık yakıt parası bile sıfırlanmış olacaktır.

İşte bu konu düşünülürken ülkemizde elektrikli araç üretimi konusunda en ileri teknolojiye sahip dünyanın sayılı şirketlerinden biri olan Derindere Motorlu Araçlar (DMA)[1] firmasının kapısı çalınıyor. Bu İstanbul firması, ‘modele özel’ elektrikli tahrik sistemleri geliştirip üretmektedir. Hatta teknolojisini Çin’e ihraç ediyor. Çin’de kurulan CADMA ortaklığı, Çin’li markaların tahrik sistemlerini üsleniyor. Bu ortaklıkla batarya yapımı için gerekli olan ender minerallere erişim kolaylığı sağlanacağı muhakkak.  

2017’lerde Tarım ve Orman Bakanlığının ile başlayan görüşmeler, bir prototipin üretilmesine kadar ilerliyor. O aşamada yapılan basın duyuruları, birçok kesimde siyasi propaganda gibi yorumlansa da gelişmeler çok olumlu sonuçlar doğuruyor. İşin finans kısmı da Ziraat Bankasının Ziraat Girişim Sermayesi” ile çözülünce, önce “2019 yılı itibariyle ZY Teknoloji A.Ş. ve ZY Elektrikli Traktör Sanayi ve Ticaret A.Ş. firmaları[2] ve ardından da Dilovası’da elektrikli traktör fabrikası kuruluyor. Üç sınıfta (65 hp, 105 ve 320 hp) üretimi planlanan traktörlerden 65 ve 320 hp sınıfların prototipleri hazır. Hatta 320 hp sınıfının üretim bantlarından çıkışları Haziran 2021 olarak belirlenmiş. Ve şimdiden 9 adedinin Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüne satışları yapılmış durumda. 2021 yılı sonunda 200 civarında büyük tarla traktörü üretimi sağlanmış olacak.

20 dakika şarj ile 4-5 saat çalışacak 65 hp bahçe traktörlerinin ve orta boy tarla traktörleri ise 2022 başında seri üretime geçirilmesi söz konusu.

Elektrikli motor, elektrik enerjisini hareket enerjisine çevirir. Sessiz çalışmasının yanında, daha güçlü, daha verimli ve daha ekonomiktir. ZY elektrikli traktörleri geliştirilen yazılımlarla yönetilen batarya paketi ve tahrik sistemi ile çok yüksek oranda tork elde edilerek, hiçbir koşulda zorlanma yaşanmayacağı beklenmektedir.  Elektrikli motorların bakım ve tamir masrafı çok düşük olup, enerji masrafında %90’lara varan tasarruf sağlamaktadır. Elektrik enerjisi olan her yerde şarj olabilir.

Traktör şu anda modüler olarak üretilmek üzere tasarlanıyor. Yani çiftçi istediği güç, istediği batarya kapasitesi ve istediği büyüklükte traktör alıp çok hızlı biçimde monte ettirebilecek.

Derindere firması, bugüne kadar elektrikli otobüs, kamyon ve motosiklet üreterek sektörde kendini ispatlamış bir firma olup, rüzgâr ve güneş enerjinin depolanma ve saklanma sorununu, geliştirdiği inventörle çözerek MSB’nın kalekol ve karakollarında 1 megavat saatlik konteynerlerde enerji depolayabilmektedir.

DMA yetkilisi Önder Yol verdiği bir röportajda[3] gereksinim duydukları motor parçalarını, seçilen partnerlerden sağladıklarını ifade etmiştir. Bunlardan en büyüğü, bütün dünyaya parça üreten Hattat Hema Grubu. Yazılımlar ise yüzde 100 olarak kendi şirketinde 80-85 mühendisle yapılıyor. Hiçbir yabancı ülke ya da kuruma bağımlılığı yok.

Büyük tarla traktörü bir şarjla yaklaşık 7-8 saat çalışacak şekilde dizayn ediliyor. 2021 Haziran ayında seri üretimine geçmesi planlanan bu traktörlerde, avadanlık ve hidrolikleri direkt olarak 800 volt dc pompalarla çalıştırılacak ve kayıplar sıfırlanacak. Tekerleklere 130 beygir ve kuyruk miline de 160 beygir güç verilecek. Dolasıyla toplamda 320 beygirlik bir traktör olacak. Aynı zamanda bu traktör bir enerji deposu. Her traktöre ikişer tane 380 trifaz (22 kilovatlık) ve 220 volt monofaz (3.5 kilovatlık) çıkış verilecek. Yani dışarıda yapılacak birçok iş, tek bir traktörle yapılabilecek.

Firma yetkililerinin ifadesine göre satış sonrası ağını kurarken teknolojiden mümkün olduğu kadar çok yararlanılacak. Şu an bir GSM operatörü ile anlaşma yapılmış. Her traktöre konulan çiplerle, traktörün içindeki bütün tahrikle ilgili parçalar, modüler yapıdaki beyin, batarya ve güç yönetim sistemlerindeki bütün bilgileri GSM üzerinden ana bilgisayara ulaşabilmektedir. İşte, gelen alarmlarla problemi henüz oluşmadan halletmek mümkün olabilmektedir. 

Yüksek güçlerdeki bir elektrikli traktörün fiyatı, mevcut dizel bir muadilinin fiyatının altında kalıyor. Fakat gerek teşviklere verilen sözlere ve gerekse kredi sisteminde olabilecek avantajlara (bir ortak Ziraat Bankası) bakıldığında, söz konusu elektrikli traktörlerin, çiftçi için bir “nimet” tanımlaması yerinde olacaktır.

Dünyada pek çok küresel ölçekteki traktör şirketinin Ar-Ge ve inovasyon departmanları var. Ve uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yapmaktalar. Massey Ferguson ve Fendt traktörlerinin üreticisi AGCO Grubu bünyesindeki Alman Fendt’in geliştirdiği elektrik ve pille çalışan traktörü Eylül 2017’de tanıtmalarına rağmen, henüz satışa geçilmemiştir. Bunun nedeni, ticari kaygıların olabilir. Nitekim sanayi sektöründe, seri üretim için yüzbinlerin üzerindeki bir eşik değerin sağlanması gerektiği yadsınamaz. Diğer taraftan henüz üstesinden gelinememiş batarya teknolojisindeki sıkıntılar olabilir.

Sessiz, gürültüsüz, %95 yakıt tasarrufu sağlayan bir elektrikli traktörünü dünyada ilk olarak bir Türk çiftçisinin kullanacak olması otomativ sektörümüz için gurur vesilesidir.

Nazimi Açıkgöz

Not1: Makalenin tarımsal mekanizasyon konularındaki katkıları nedeniyle Prof. Dr. Ünal Evcim’e teşekkürler.

Not2: Bu yazının bir özeti “http://blog.milliyet.com.tr/elektrikli-traktorler-geliyor/Blog/?BlogNo=629383&#8221; de yayınlanmıştır.


[1] http://www.dmaoto.com/tr

[2] http://www.zyelektrikli.com

[3] https://www.bloomberght.com/yorum/irfan-donat/2275651-elektrikli-traktor-ekin-haziranda-ciftci-ile-bulusuyor

Bitki Bazlı Etler Ne Derece Gerçek Etin Yerini Tutar

Bazı ülkelerde bitki bazlı et üretimi tüketici tarafından tahmin edilemeyecek ölçüde benimsenmiştir. Bunda refah düzeyi artan tüketicinin daha sağlıklı yaşam isteklerinin yanında, çevreye duyarlılık nedeniyle adeta hayvansal ürünlerden uzaklaşma yöneliminin etkisi büyük olsa gerek. Belirli oranda artan vejetaryen ve fleksiteryan[1] sayısının yanında, bitkisel beslenmenin öne çıktığı Akdeniz diyeti de bitki bazlı protein ürünlerin tüketimine yönlendiriyor olabilir.

Tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken hayvancılık ön planda olmaktadır. Bu konudaki bazı veriler çarpıcıdır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 3900 litre, bir kilo koyun eti için 6100 litre ve bir kilo sığır eti için 15500 litre su tüketilmektedir[2]. Bir kilo tarımsal ürün üretiminde en fazla CO2 salınımına neden olan da sığır etidir (Grafik). Ayrıca dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Bilim adamları, etin laboratuvarlarda elde edilebileceğini 2013 yılında sergilemeye başladılar. Maastricht Üniversitesinden (Hollanda) Prof. Mark Post bununla da yetinmeyip, olayı ticari boyutlara taşıdı (şirketi: Mosa Meat).  Aslında et ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında, et oluşumu başlamaktadır. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünlerin, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle, gittikçe artan oranda market raflarında yer alacakları beklenmelidir.  Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır. Burada bitkisel protein (soya-bezelye) dokuları ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük oranda olduğu için renk bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilmeye başlanmıştır[3]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasal düzenlemelere tabi değildir. 

Bitki bazlı protein üretimi tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya başlanmış ve hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı eti, bitki bazlı yumurta, süt, peynir, yağ ve yoğurt market raflarında yer almaya başlamışlardır. Bu iş gerçek et, süt vs. üreticilerini ciddi ölçüde endişelendirmiş ve bu ürünlerin tanıtımında ve pazarlamasında “et”, “süt”, “yoğurt”, “yağ” gibi kelimelerini ve hatta resimlerini dahi kullanamayacakları kararlarının alınmasını sağlamışlardır. İki taraf arasında gözlenen söz düelloları dikkat çekicidir. Hayvan lobisinin bitki bazlı et piyasası için, “onlar bizim tırnağımız olamaz” görüşüne karşı, bitki bazlı et üretimi yapan bir firma CEO’sunun savı çarpıcıdır: “2035 de et endüstrisini bitirmiş olacağız”. 

Biyoteknolojinin son bulguları ve en yeni gıda trendleri ile geliştirilen bitki bazlı ürünlerin, kalite açısından normal et, süt, yumurtadan pek farklı olmayacağı beklenmelidir. Yapılan araştırmalara göre:

  • İnsan midesinde sindirimi sağlayan faunanın ana gereksinimi olan lif bakımından, bitki bazlı ürünlerin öne çıkacakları yadsınamaz;
  • Yağ, kalori, protein, demir çinko ve B vitaminleri açısından her iki tür et farklılık göstermemektir;   
  • Bitki bazlı ürünlerin normal etten daha fazla sodyum içerdikleri bir gerçek;
  • Normal ette var olan yarısı doymamış, yarısı doymuş yağa karşın, bitki bazlı ette doymuş hindistancevizi yağı bulunmaktadır;
  • Bitki bazlı burgerler, Salmonella ve Escherichia coli gibi patojenik bakterilerle bulaşma riskinin azalması nedeniyle, çiğ kıyma etinden daha güvenlidir;
  • Bitki bazlı protein üreticileri ürünlerini, gerçek et kalitesini yakalama adına D, B12 vitaminleri gibi bir seri zenginleştirme işlemleri gerçekleştirmektedir;
  • Pestisit kalıntıları bakımından bitki bazlı etler normal etlerin yanında masum kalırlar.

Bitki bazlı proteinler fiyat bakımından dezavantajlıdırlar. Ama bunun zaman içinde dengelenebileceği bir gerçek. Bitki bazlı proteinlerin kaynağı olan soya ve bezelyeye alerjisi olanların, bunlardan elde edilen ürüne de aynı reaksiyonu gösterecekleri beklenmektedir. 

Dünya Sağlık Örgütü, kırmızı eti olası kanser kaynağı olarak (böbrek, kolon kanseri!) tanımlamıştır. Aynı örgüt insan sağlığı açısından haftada 500 gr’dan daha fazla et tüketilmemesini önermektedir. Zaten Akdeniz diyetinde ve benzeri fleksiteryan hareketinde temel ilke, daha az et ve daha fazla bitkisel gıda maddesi tüketimi öne çıkmaktadır. İşte bitki bazlı ürünlerin tam olarak bu diyetlerin amaçlarına uygunluğu söylenebilir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti “http://blog.milliyet.com.tr/bitki-bazli-et-mi-gercek-et-mi/Blog/?BlogNo=627923&#8221; de yayınlanmıştır.

Bitki Bazlı Et, Bitki Bazlı süt, Bitki Bazlı süt, Bitki Bazlı protein, fleksiteryan


[1] Nadiren et, ağırlıklı olarak bitkisel beslenmeyi seçenlerin sayısında artış.

[2] https://www.vatekcevre.com/blog/bir-urunun-uretimi-asamasinda-ne-kadar-su-kullaniliyor-biliyor-muyuz

[3] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html

Corona-19 ve Bitki bazlı Et-Süt Pazarı

Toplumların refah düzeyi artarken (önümüzdeki on yılda bir milyar tüketici orta sınıfa geçiş yapacak!), daha sağlıklı yaşam isteklerinin yanında çevreye duyarlılık nedeniyle adeta hayvansal ürünlerden uzaklaşmaya yönelim görünüyor. Giderek daha çok tüketici bitki bazlı protein kaynaklarını tercih etmektedir[1].Tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 3900 litre, bir kilo koyun eti için 6100 litre ve bir kilo sığır eti için 15500 litre su tüketilmektedir[2]. Ayrıca dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da değişik tahminlere göre, %6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda, Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir. Diğer taraftan, etin ötesinde bitki bazlı yumurta, süt, peynir, yağ ve yoğurt çoktan market raflarında yerlerini almaya başladılar bile.    

Aslında et ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında et oluşumu başlamaktadır. Hayvan vücudunda da izlenen bu sistem yalnız laboratuvarda değil, daha geniş ortamlarda da gerçekleştirilebilir. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle yer bulabileceğe benziyor. Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır. Burada et ikame maddesi olarak, bitkisel protein (soya) dokuları ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[3]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.   

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz et ifadesindeki, “et” kelimesinin yasaklanması için harekete geçti bile[4]. Avrupa bu konuda çok daha ileri gitti. 2020 ekiminde, bitki bazlı süt, yoğurt, yağ ve benzeri ürünlerin tanıtımında ve pazarlamasında “et”, “süt”, “yoğurt”, “yağ” gibi kelimelerin ve hatta resimlerinin dahi kullanamayacakları kararını aldı. Bunun, patlama yaşayan bitki bazlı ürünlerin geleceklerini ne derece etkileyebileceği pek kestirilemez. Çünkü şu corona-19 yıllarında, bitki bazlı protein kaynaklarına talep artışının bazı sebepleri şöyle sıralanabilir:

  • Tüketici hayvansal ürünlerden küresel ısınmadaki katkısı nedeniyle uzak kalmak istemektedir;
  • Tüketici yenilikleri tercih etmektedir;
  • Pandemi süresinde online alışverişlerin artması ve bitki bazlı ürün firmalarının bu konuda daha hazır olmaları; 
  • Pandemi süresinde bağışıklığın geliştirilmesi için, bitki bazlı ürünlerin öne çıkmış olması;
  • Tüketicinin %45’i bitki bazlı protein alternatiflerinin, hayvan bazlı proteinlerden daha sağlıklı olduğuna inanmaktadır[5];

O nedenle bitki bazlı protein kaynaklarının satışlarının bu büyüme hızı ile 2030larda 85 milyar dolara ulaşacağı tahmin edilmektedir.

ABD’de, corona virüs süresinde et pazarında izlenen işçi kısıtlamaları nedeniyle azalan et arzına karşın, paketleri hazır bitki bazlı ürünlerin satışlarında artışlar dikkat çekmiştir.    

Şu aşamada iki taraf arasındaki söz düelloları dikkat çekici. Hayvan lobisinin bitki bazlı et piyasası için, “onlar bizim tırnağımız olamaz” görüşüne karşı, Memphis Meats CEO’sunun savı çarpıcı: “2035 de et endüstrisini bitirmiş olacağız”.  

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti Milliyette http://blog.milliyet.com.tr/corona-ve-bitkibazli-et-pazari/Blog/?BlogNo=627494 yayınlanmıştır.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/bitkisel-et-pazari-85-milyar-dolar/Blog/?BlogNo=610162

[2] https://www.vatekcevre.com/blog/bir-urunun-uretimi-asamasinda-ne-kadar-su-kullaniliyor-biliyor-muyuz

[3] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html

[4]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

[5] https://www.fooddive.com/news/coronavirus-plant-based-meat-growth/585433/?utm_source=Sailthru&utm_medium=email&utm_campaign=Issue:%202020-12-30%20Top%20Food%20Trends%20%5Bissue:31546%5D&utm_term=Food%20Dive%20%2B%20Weeklies%20%2B%20Weekender

Tarımda Blockchain Kullanımı Başladı

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: blockchain1.png

Blockchain teknolojisini ilk aşamada bir aplikasyon-uygulama olarak kabullenelim. Yani bir bilgisayar yazılım ürünü. Söz konusu teknoloji, çok sayıda verinin yapay zekâ, görüntü işleme olanaklarından ve kendine özgü bir seri veri tabanı tekniğinden yararlanmaktadır. Merkezi bir yönetim gerektirmeyen, verilerin çok farklı ağlarda depolandığı bu sistemi okuyucular “bitcoin”den duymuş olabilirler. Eski verilerde düzenlemeye olanak vermeyen blockchain, bilinen veri tabanına benzememesine rağmen, işlemlerin ardışık sıralandığı, şifrelenmiş işlem takibini sağlayan, dijital bir kayıt defteridir. O nedenle şeffaf ve güvenilir bir sistemdir. Bankacılıktan sigortacılığa, lojistikten tapu işlerine uzanan uygulamalarının tarımda kullanımı henüz yaygınlaşmamıştır.

Tüketicinin satın aldığı üründen memnuniyet derecesi hep farklı olmuştur. Gıdalarımızı oluşturan tarımsal ürünlerde söz konusu fark, biraz daha öne çıkar. Marketten alınan tavuk için varsayılan bir işlem zinciri sıralaması yapmaya çalışalım: genetiğini falan karıştırmadan yediği yem, aşı, antibiyotik uygulaması, kesim yaşı, kesim aşamasında yapılan bazı işlemler, paketleme ile ilgili detaylar, depo ile ilgili -süre, ısı derecesi vs. raf ömrü- gibi onlarca işleme ait detayların bir etikette yazılı olmasını istemez miyiz? Veya bir QR okutulması ile söz konusu bilgilere ulaşmaya ne dersiniz? 2015lerde AB’de yaşanan sığır etlerine at eti karıştırılma olaylarını takip eden yıllarda, onlarca ürünün salmonella, echeriha coli nedeniyle raflardan çekildiğini çoklarımız hatırlar. Bitkisel ürünlerde yabancı ot ilacı roundup (glyphosate bazlı) kullanılıp kullanılmadığı bilgisi bu ilacın AB’de kansorojen olarak kabul edilip, kullanımının yasaklanmasından sonra daha da önem kazanmıştır.

Kısacası, tüketiciler artık yiyeceklerinin menşeine veya tedarik zincirine güvenmiyor. Sertifikalar genellikle şüpheli, tedarik zincirindeki üyeler bilinmiyor, sahtekarlıklar ifşa edilemiyor, etiketler doyurucu ve şeffaf değil. Bu nedenle, çok tüketici yerel olarak yetiştirilen ürünleri seçmeyi tercih ediyor.    

Coğrafi işaretlerin bile yeterli güvenirliği yok. Koruma altına alınan Finike portakalı markette, pazarda yüksek fiyat bulabilmektedir. Fakat Finike’de 150 bin ton civarında üretilirken, sadece İstanbul haline giriş yapılan Finike portakalı miktarının 400 bin ton olması çarpıcıdır[1]!

Peki tüketiciyi bu kaostan nasıl kurtarabiliriz? Ürünlerin tarladan market raflarına gelinceye dek geçen tedarik sürecinde şeffaflığı sağlayarak! O da BLOCKCHAIN teknolojisi ile gerçekleşiyor.

Ülkemizde başlatılan bir blockchain uygulamasına perakende sektöründe tarımsal ürünlerle tüm kayıtlarını, şecerelerini-sicillerinin izlenebildiğine şahit oluyoruz. Firma bu blockchain uygulaması ile tedarik zincirini optimize ederken, maliyetleri düşürmeyi ve özellikle toplumumuz için çok önemli olan yiyecek israfını önlemeyi hedeflemiştir. Müşterilerine sunduğu ürün şeffaflığı ile de rekabet gücünü artıracağı beklenebilir. Daha şimdiden 750 meyve ve sebzenin tarladan market raflarına geçen tüm süreçlerinin izlenebildiği bir mobil uygulama logosu yukarıda verilmiştir (Resim).

Blockchain uygulamalarının hangi sektörde daha çok kullanılacağı sorusunun yanıtında tarımın da olacağı söylenebilir. Tarım Orman Bakanlığının “…gıda hakkında bilgilendirme açısından tüketicilerin üst düzeyde korunmasına ilişkin kuralları belirlemeye yönelik” etiketleme ve tüketicileri bilgilendirme yönetmeliğine gereksinim duymuştur. Bunun fiziki bir etiketle gerçekleşebilirliği tartışma götürür.  Halbuki blockchain uygulaması ile tüketici:  

  • Bir gıda ürününün nasıl yetiştirildiğini, bitkisel ürünler için nasıl bir toprak ve gübre uygulaması yapıldığı; hayvanlar için hangi yetiştirilme ortamında hangi yemle beslendikleri bilgilerine erişilebilir;
  • Ürünlerin işleme aşamasında ne gibi değişiklikler yaptığı ve tedarik zincirindeki tüm durak noktalarında depolama koşulları kolayca öğrenilebilir;
  • Hal Kayıt Sistemi üzerindeki hareket bilgileri ve mevcut olması durumunda kalite kontrol kayıtları kesin bir doğrulukla öğrenebilir;
  • Yine bazı aracıların devreden çıkarılabilme olasılığı gıda maliyetlerinde düşmelere neden olabilir,
  • Kötü niyetli sertifikalandırma ve etiketlemeleri ortadan kaldırılabileceği için gıda üreticileri ve tedarikçilerine daha fazla güven sağlayacaktır.

Özetle blockchain uygulaması salt gıda zincirinde, gıda israfını ve gıda sahtekarlığını azaltabilmekte, yanlış etiketlemeyi önleyebilmekte, sahtekâr aracıları devre dışı bırakabilmekte ve üreticilerin hak ettikleri parayı almalarını sağlayabilmektedir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı, özeti http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-blockchain-kullanimi/Blog/?BlogNo=626740 linkinde yayınlanan makalenin genişletilmiş versiyonudur.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/cografi-isaretler-one-cikiyor/Blog/?BlogNo=625604

Tarım ve Gıdada Coğrafi İşaretler Öne Çıkıyor

“Finike portakalı”, “Çorum leblebisi” gibi yöresel ifadeler hep duyulmaktayken son günlerde sıkça kullanılır oldu. Bunun ana nedeni coğrafik işaretlerin biyoekonomide öne çıkmış olmasıdır. Coğrafik işaretlerde üç kategori bulunmaktadır. Bunlar menşe, mahreç işareti ve geleneksel ürün adıdır. Menşe için ilk akla gelen örnek Ezine peyniri, Aydın İnciri, Bordo şarabı, Rokfor peyniri… Yöresel ürünlerin üretilmesi, işlenmesi ve diğer işlemlerinin tümünün sınırları belirlenmiş yöre, bölge ve ülke içinde gerçekleşmesi durumunda ürünleri tanımlamak için verilen coğrafi işarettir. 2016 yılında çıkarılan Sınai Mülkiyet Kanunu ile 360 ürün menşe kategorisinde ulusal bazda koruma altına alınmışlardır.

Çorum leblebisi” ise mahreç işareti için bir örnektir. Mahreç işareti yöresel ürünlerin üretimi, işlenmesi ve diğer işlemlerden en az birinin sınırları belirlenmiş yöre, bölge ve ülke içinde gerçekleşen ürünleri tanımlamak için verilen coğrafi işarettir. Sinop nokulu[1], Adana kebabı, Antep baklavası, Mersin Cezeryesi gibi 454 ürün şu anda mahreç işareti ile koruma altına alınmıştır.

Avrupa bu konuda oldukça öndedir. 2020 yılında 1766’sı şarap ve 1479’u gıda ürünlerinde olmak üzere toplam 3214 coğrafi işarete sahiptir[2].  Tarım ve gıda ürünlerinde ilk sırada İtalya gelmektedir (302). Onu Fransa (254), İspanya (200), Portekiz (140) ve Yunanistan (111) takip etmektedir. Türkiye ise henüz üç üründe uluslararası sertifikaya sahiptir: Antep baklavası, Aydın inciri ve Malatya kayısısı.  

Söz konusu korumaların tarihi yüzlerce yıla uzanmaktadır. Örneğin eski Yunan’da bir Thasos Adası şarapları yahut 1070 yılından beri üretim ve ticareti titizlikle takip edilen ROKFOR (Roquefort) peynirleri yasal olarak koruma altına alınmıştır.

Peki bu coğrafi işaretlerin o yöre üreticisine ne gibi katkıları olabilmektedir? Coğrafi işaretle koruma altına alınan ürün, genelde kalite ile öne çıkmaktadır. Bu kalite farkı tüketici tercihini, o da ürünün fiyatını olumlu yönde etkilemektedir. AB’de coğrafi işaret alan peynirler diğerlerine göre Fransa’da %91, Hollanda’da %42 İtalya’da %67 daha fazla fiyat bulmaktadır. Fransa’da coğrafi işaretle tescilli Bresse tavuğu normal tavuğa göre 3-4 kat daha fazla fiyat bulabilmektedir.

Coğrafi işaretli yemekleri ile öne çıkan birçok il, gastronomi turizmi için destinasyon oluşturmakta ve bundan ekonomik fayda sağlamaktadır. Örneğin “UNESCO yaratıcı şehirler ağına” katılan Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar, bu ödüllerini coğrafi işaretlerini aldıkları yöresel ürünler sayesinde almışlardır. Bunun meyvelerini de 2018 ve 2019 yıllarında düzenledikleri “Uluslararası Gastronomi Festivali” ile Gaziantep hasat etmeye başlamıştır. Bir yörede coğrafi işaret alan bir ürünün önce bir niş pazara girmesi ile o yörede söz konusu ürünün ekim alanı genişleyecek, üreticisi artacak ve yöre ekonomisi gelişebilecektir. Bu konuda çok sayıda örnek vardır. Kastamonu Siyez Buğdayı, Tosya pirinci, Kalecik Karası üzümü, Çubuk turşusu vs.

Günümüzde yurt içi kültür turlarının coğrafi işaretli ürünlerin tanıtımında büyük katkısı vardır. Yöresel olarak “içi etli hamur” diye bilinen bir mantı çeşidini, gelen turistler Sinop mantısı olarak adlandırarak ülkede tanıtımını yapmışlardır. Tescil aşamasındaki bu ürünün, önümüzdeki yıllarda bölgesel bir festivale vesile olacağı beklenmektedir.       

Coğrafi işaretlerin alınmasında birçok yöre, şehir erken davranabilmiştir. 2020 yılı verilerine göre Urfa 29 tescille ilk sırada yer alan şehrimizdir. Onu 26 tescille Gaziantep, İzmir (18), Kastamonu (13) ve Mersin (13) takip etmektedir. Coğrafi işaretle ilgili başvurular genelde Ticaret ve sanayi odaları, valilik, kaymakamlık, belediyeler kanalı ile yapılır.      

Coğrafi işareti ile koruma altına alınmasına rağmen, bu avantajı fırsata çeviremeyen yahut tecavüze uğrayan durumlara da rastlanmaktadır. Finike portakalını ele alalım. Aslında bu “Wasington Navel” çeşididir. Bu çeşidi bir başka ovada yetiştirdiğinizde Finike ovasında elde edilen aromaya, kaliteye ulaşılamıyor. O nedenle Finike portakalı markette, pazarda yüksek fiyat bulabilmektedir. Fakat Finike’de 150 bin ton civarında üretilirken, sadece İstanbul haline giriş yapılan Finike portakalı miktarının 400 bin ton olması çarpıcıdır!

Konunun oldukça yeni olması nedeniyle, ülkemizde yüzlerce coğrafi işaret almaya aday ürünlerimizin ve bunları üreten yörelerimizin öne çıkartılması için farkındalık yaratmak önemli bir konudur. Bu anlamda Tarım Orman Bakanlığı bünyesinde bir “Coğrafi İşaretler Enstitüsü” kurularak, başvuru bilgilendirilmesinden, denetimlerin detaylandırılmasına, hatta uluslar arasına açılmadaki gecikmelerin telafisine bir an önce başlanabilir. Unutmayalım ki uluslararası coğrafi işaretli henüz üç ürünümüz var!

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/geographicalRegisteredList/

[2] Tekelioğlu Y (2020), Küresel bir olgu: Coğrafi işaretler ve Türkiye uygulaması. Yeni Türkiye 113, Tarım Politikaları Özel Sayısı 1. (434-455)

Kimya Nobel Ödüllülerinin Bulgu Sonuçları Çoktan Market Raflarına Ulaştı

Nobel Komitesi, 2020 Nobel Kimya Ödülünü, gen düzenleme tekniklerini geliştiren mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ve biyokimyacı Jennifer A. Doudna’a verdi. Araştırıcıların geliştirdikleri devrim niteliğindeki CRISPR/Cas9 sistemi ile canlılarda, geçici DNA kesici enzimleri ile geni susturabilmekte, genin etkisini artırılıp azaltabilmekte yani gende mikro-mutasyon gerçekleştirebilmektedir. Rutin bir araştırma bulgusu gibi algılanacak bu sonuçların dünya biyo-ekonomisine ne denli fayda sağlayabileceğinin henüz basına yansıdığını söyleyemeyiz. Halbuki bu yöntemle geliştirilen birçok yeni çeşit-ürün çoktan, market raflarında yerlerini almaya başladılar. Olay bitki-hayvanda hedeflenen yeni genotipler için gerekli 10-15 yıllık klasik ıslah süresini 4-5 yıla indirmekten ibaret. Böylece hastalıklara-zararlılara dayanıklı, iklim koşullarına adapta olan, yüksek kaliteli ve performanslı yeni çeşitlerin kısa zamanda üretime geçmesi ile ne denli ekonomik kazanç sağlanabileceği meydandadır. Bu bağlamda:

•           Daha 2018 yılında, Yeni Islah Tekniği (YIT) diye de tanımlanan CRISPR/Cas9 yöntemi ile gen düzenlemelerinin ilk ticari ürünü olarak, ABD de yağ asidi düşük soya çeşidini[1] çiftciye ulaştırdılar;

•           TATLISU çuprası (tilapia), karides, somon ve konserve ton balığından sonra dünyada en çok tüketilen dördüncü deniz ürünüdür. Bu türde gen düzenleme yöntemi ile yeni genotip geliştirilip 2019 yılında piyasaya sürülmüştür[2]. Firma yayınlarına göre balık, fileto veriminde % 70lik, büyüme hızında % 16’lık ve yemden yararlanmada da % 14’lük bir artış sağlayarak  ticari avantaj yakalanmıştır. Yetiştirme süresindeki kısalma ile hastalıklarla ilgili riskleri azaltabilecek, girdi maliyetlerinde azalmalar sağlayabilecektir. Söz konusu deniz çuprası genotipinin (FLT01) Arjantin’de geliştirmiş olmasının nedeni, bu ülkede gen düzenlenme formalitelerinin, GDO mevzuatı  dışında tutulmasıdır. 

•           2020 yılında Güney Kore CRISPR/Cas9 teknolojisi ile petunyada farklı çiçek renklerine sahip genotipler geliştirmişlerdir[3].

Araştırıcıların 2011 yılında keşfedip geliştirdikleri bu yönteme hayvan ve bitki ıslahında yeni ıslah teknikleri (YIT) adı verilmektedir. Dünya yöntemin avantajlarından da yararlanmak için, bu tekniğe dört elle sarılarak kısa zamanda yeni bitki çeşit adayının tescil aşamalarına ulaşmıştır. Örneğin:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD-Kaliforniya’da ot ilacına dayanıklı kolza;

-Çin’de küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates, vs.

Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok ÇELTİK, MISIR, BUĞDAY, SOYA, PATATES ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır. İşte Almanya’nın küçüklü büyüklü 60 bitki ıslahçı firması, yeni ıslah tekniklerinden yararlanarak, mantari hastalıklara toleranslı-dayanıklı buğday genotipleri geliştirmek için 2020 yılında PILTON[4] projesinde bir araya gelmiştir.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Ve piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyon dolarları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YIT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

GDO yöntemi AB gibi birçok ülkede serbest değildir. YIT de sayısız avantajına rağmen aynı kategoride kabul edilmektedir. Hâlbuki GDO da başka bir türden gen devrede iken, YIT de canlının kendi genleri içindeki değişmeler söz konusudur. AB’de Islahın belirli aşamalarındaki test ve tescil işlemlerinde, yeni ıslah tekniklerinin de genetiği değiştirilmiş ürünlerle (GDO) aynı muameleyi görmektedir. Ki bu durumda aday genotiplerin çevre, sağlık vs. testleri için GDO’larda olduğu gibi milyonlarca Euro gerekecektir. Bu durumda küçük ölçekli firmaların bu masrafları karşılayamayacağı bir gerçek.  Bilindiği gibi YIT ile geliştirilen çeşitler ABD başta olmak üzere birçok ülkede GDO kapsamında değil, klasik ıslahla geliştirilen çeşit adaylarında uygulanan yönetmeliklere göre test ve tescil edilmektedir.

Peki PILTON proje yönetiminin bu konudaki görüşü ne? Bir proje sorumlusu “İlginç bir ortamda çiftçi ve toplum için, gerçek katma değeri olan net ve pratik bir proje oluşturduğumuza inanıyoruz. Tescil yönetmelikleri konusunda AB kurullarının olayı yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir. Ayrıca olaya siyasi olarak da müdahil olabiliriz” diyor!

Türkiye’de de zaman zaman tohumcu-ıslahçı firmalar bir araya gelmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırma ve Politikaları Genel Müdürlüğünün “Türkiye F1 Hibrit Sebze Çeşit ve Nitelikli Hat Geliştirme Projesi”nde olduğu gibi bazı firmaları bir şemsiye altında toplanmıştır. Hatta bazı firmaların parsel biçer döveri gibi alt yapı projelerinde birleşebildikleri de bilinmektedir. Fakat CRISPR gibi bir teknikle çeşit geliştirme konusunda   Türk firmalarının bir araya gelebilmesi için önce farkındalık projeleri geliştirmeliyiz

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[3]http://www.isaaa.org/kc/cropbiotechupdate/article/default.asp?ID=18363)

[4] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/10/05/abnin-pestisit-kullanim-kisitlamalari-bitki-islahcilarini-birlestirdi/

AB’nin Pestisit Kullanım Kısıtlamaları Bitki Islahçılarını Birleştirdi

AB tarımsal ilaç kullanımında yeni kısıtlamalar için kolları sıvadı. 2030’dan itibaren kimyasal ilaçların kullanımının yarıya indirilmesi hedeflenmektedir. Almanya’da buğday-arpa gibi tahıllar yılda ortalama 2,2 kez ilaçlandığına göre ilaç kullanımındaki kısıtlamaların ürünlerde nasıl bir zarara neden olabileceği kolayca tahmin edilebilir.

 Avrupa tarımında kullanılan pestisitlerden biri de mantar hastalıkları için kullanılan fungusitlerdir. Söz konusu bu hastalıklar sarı pas, kahverengi pas, septorya ve fusarium dur. Bitki ıslahı ile bu hastalıklara toleranslı-dayanıklı genotipler geliştirilebilmektedir.  Klasik bitki ıslahı ile bu işlem 10-15 yıllık bir zaman gerektirebilir. Bu tip hastalık etmenlerinde de oldukça sık yeni ırklar ortaya çıkar. Fakat son yıllarda geliştirilen Yeni Islah Teknikleri-(YIT, Açıkgöz 2019: http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792) bitki ıslahçılarına büyük ölçüde zaman kazandırabilmektedir.  Bu teknik aslında klasik mutasyon ıslahının laboratuvar versiyonudur. Bilindiği gibi mutasyon canlının genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. YIT 2010 yılından beri laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır.  Bu yöntemde genotipler kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir.  Bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), CRISPR gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır.

 Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyonları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YIT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

GDO yöntemi AB gibi birçok ülkede serbest değildir. YIT de sayısız avantajına rağmen aynı kategoride kabul edilmektedir. Oysak ki GDO da başka bir türden aktarılan gen devrede iken, YIT de canlının kendi genleri içindeki değişmeler söz konusudur. Yöntemin avantajları kısa zamanda geliştirilen birçok yeni bitki çeşit adayının tescil aşamalarına ulaşabilmesidir. Örneğin: Japonya’da tohumsuz domates; ABD de depolamada sorun bir şeker türevinin devreden çıkarıldığı patates; ABD de yağ asidi düşük soya; Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik; Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten; İspanya’da düşük glutenli buğday, Güney Kore’de farklı renkli petunya gibi…

Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok tahıllar, soya, patates ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır.

Almanya’da küçüklü büyüklü 60 bitki ıslahçısı firma, yeni ıslah tekniklerinden yararlanarak, mantari hastalıklara toleranslı-dayanıklı buğday genotipleri geliştirmek için 2020 yılında PILTON[1] projesinde bir araya gelmiştir.

Böyle sofistike bir atılımın gereksinimden ortaya çıktığı kolayca anlaşılabilir. Fakat bu firmaların birlikte tek bir araştırma projesinde bir araya gelmesi, onların “Bundesverband Deutscher Pflanzenzüchter e. V.” (Almanya Bitki Islahçıları Birliği) çatısı altında toplanmış olmaları ile sağlanmıştır.

Ne var ki proje yürütücülerinin zihinlerini meşgul eden büyük bir sorunları var[2]. AB’de Islahın belirli aşamalarındaki test ve tescil işlemlerinde, yeni ıslah tekniklerinin de genetiği değiştirilmiş ürünlerle (GDO) aynı muameleyi görmeleridir ki  bu durumda aday genotiplerin çevre, sağlık vs. testleri için GDO’larda olduğu gibi milyonlarca Euro gerekecektir. Bu durumda küçük ölçekli firmaların bu masrafları karşılayamayacağı bir gerçek.  Bilindiği gibi YIT ile geliştirilen çeşitler ABD başta olmak üzere birçok ülkede GDO kapsamında değil, klasik ıslahla geliştirilen çeşit adaylarında uygulanan yönetmeliklere göre test ve tescil edilmektedir. Peki PILTON proje yönetiminin bu konudaki görüşü ne? Bir proje sorumlusu “İlginç bir ortamda çiftçi ve toplum için, gerçek katma değeri olan net ve pratik bir proje oluşturduğumuza inanıyoruz. Bu konuda AB kurullarının olayı yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir. Ayrıca olaya siyasi olarak da müdahil olabiliriz” diyor!

Türkiye’de de zaman zaman tohumcu-ıslahçı firmalar bir araya gelmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırma ve Politikaları Genel Müdürlüğünün “Türkiye F1 Hibrit Sebze Çeşit ve Nitelikli Hat Geliştirme Projesinde” olduğu gibi bazı firmaları bir şemsiye altında toplanmıştı. Hatta bazı firmaların alt yapı projelerinde birleşebildikleri de bilinmektedir. Fakat PILTON gibi, CRISPR tekniği ile çeşit geliştirme konusunda Türk firmalarının bir araya gelebilmesi için, önce farkındalık yaratma projeleri geliştirmeliyiz.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://pilton.bdp-online.de/wp-content/uploads/2020/09/PILTON_flyer.pdf

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2807.weizen-pilztoleranz-pilton-crispr.html

Köy Çeşitleri Tohum Pazarına Kazandırılabilir mi?

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Ekilen çeşidin farklı verim ve kalitede ürün vermesi halinde doğacak zararı tohumu satan firma karşılamak durumundadır. Yani tohumculuk bir sorumluluk gerektirir ve tohum satışını yetkilendirilmiş tohumculuk firmaları dışında biri örneğin bir çiftçi bu mesuliyeti üstlenemez ve o nedenle de tohum satamaz. Peki tescil edilmemiş köy çeşitlerini tohumcu firmalar da üretip satmayacağına göre, ne olacak o, birçok karakter bakımından öne çıkan, hatta vazgeçilemeyen köy-yerel-çiftçi çeşitlerinin tohumculuğu? 

Önce tohum desteği diye bilinen, sertifikalı tohum kullanan üreticilere verilen bir meblağı anımsatalım. Buradan tescil edilmemiş, koruma altına alınmamış, yetkili bir tohum firmasının arkasında olmadığı bir yerel çeşidin, üretici tarafından satın alınması ve üretilmesi pek olası görünmüyordu. İşte tam bu aşamada Tarım ve Orman Bakanlığının 03.09.2019 tarihinde yayınlanan “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlamasına Dair Yönetmeliği” imdada yetişiyor. Yönetmelik yerel çeşitlerinin genetik erozyonlarını engellemek amacıyla; tohumluklarının çoğaltımı, pazarlanması, yerinde idamesi ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili kurallar getirerek, ticareti yapılacak yerel çeşitlerin kayıt altına alınması, tohumluk üretimi ve tohumluklarının piyasaya arzı ve bu konudaki denetimlere ilişkin usul ve esasları kapsar.

Bu yönetmeliğe göre yerel tohumlar kamu malı olarak ilan ediliyor ve kayıt altına alınmış olan yerel çeşitler ile ilgili işlemler Bakanlığın izin ve denetimi altında gerçekleştirilecektir. Yeni yönetmelik daha önce yerel çeşitlerin kayıt altına alınmasında STK, Üniversite, meslek kuruluşlarının başvuru hakkı kaldırılmıştır. Tohumluk üretimi dahil her hak sadece Tarım ve Orman Bakanlığının araştırma enstitülerine bırakılmıştır.

Adı geçen yönetmelikte yerel çeşit, milli çeşit listesinde kayıtlı çeşitlerden farklı olmak üzere; genetik erozyon tehdidi altında bulunan, belirli bir coğrafi bölge veya bölgelerde geleneksel olarak yetişen tohumlar ile yetiştiği bölgenin coğrafi şartlarına adaptasyon sağlamış bitki türlerinin klon ve popülasyon grupları olarak tanımlanmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi köy çeşidi popülasyondur. Yani genetik olarak saf değildir. Ama bir “çeşit” olarak tescili için tohum, genetik olarak saf olmak zorundadır.

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan köy çeşitlerine örnek olarak KARAKILÇIK ve SİYEZ buğdayları gösterilebilir. Bunların un ve ekmekleri bugün market raflarında yer almaktadır. Karakılçık buğdayı diğer ekmeklik buğdaya göre üç kat fiyat bulabilmektedir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun değildir. Ayrıca yatma ve hasatta dane dökme gibi nedenlerle diğer çeşitlerle rekabet konusu, göz ardı edilemez. Bugün, ekmeğinin kalitesi belirli tüketici grubunu oluşturmuşsa da bir fiyat-tüketim dengesi içinde popülasyon karakılçık yerel çeşidinin geleceği sınırlıdır. “Tek başak seçerek” başlayan bir seleksiyonla üç-beş yılda elde edilen saf ve durulmuş genotipler, salt kalite farklılığı nedeniyle tescile kadar gidilebilir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan fakat yüksek ekmek kaliteli bir çeşit adayı.   

Peki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan karakterleri giderilirken o yüksek ekmeklik kalitesini muhafaza edecek bir seçenek yok mu? Klasik bitki ıslahı ile 13-15 yılda bir çeşit geliştirilebilir. Ancak bugün böyle uzun bir süreye bel bağlamak oldukça riskli. O ekmek kalitesini, şu anda yüksek verimli buğday çeşitlerine aktarmak üzere birçok firma arayış içinde olabilir. Bu işlem artık 4 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşebiliyor (Açıkgöz 2010, Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit, tiny.cc/kbkhpz)[1]

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[2]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Bu gen-genom düzenlemelerinde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır[3].

Peki bu yeni ıslah tekniği üzerinde duran kaç Üniversite veya Enstitümüz var? Maalesef Ziraat Fakültelerimizde yapılan tezlerin yalnız %20’si tarımsal sanayiye yöneliktir. Peki o zaman ne yapılabilir?

Bu konuda dünyadaki gelişmelere bir göz atalım:

  • Pakistan acil gereksinimi nedeniyle ücretsiz olarak tohumculuk firmalarına dağıtmak üzere yurtdışından tek bir hat-gen satın almıştır,
  • Aynı şekilde Brezilya tüm ülkede pazarlanmak üzere uluslararası bir firmaya bir çeşit ısmarlamıştır.

Görüldüğü gibi dünyada hat-gen ticareti yapılmaktadır. Ne yazık ki biz ülkemizde ancak «gene yatırım» konusunda farkındalık yaratmakla işe koyulabiliriz.

O zaman, şu bizim KARAKILÇIK için kısa ve sağlam sap sağlayacak bir moleküler-genomik ıslah projesini veya yüksek verimli bir X ekmeklik buğday çeşidine KARAKILÇIĞIN yüksek ekmek kalitesini aktaran bir genomik ıslah projesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde arayışına girsek.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[2] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/bitki-islahinda-yenilikler/Blog/?BlogNo=617808

Yeni Bitki Islah Tekniklerinin Erken Sonuçları

Günümüze kadar değişen çevre koşullarına uyumlu yeni çeşitlerin–genotiplerin ıslahı için birçok yöntem uygulanageldi. Seleksiyon, melezleme ve mutasyon gibi yöntemleri klasik ıslah teknikleri olarak tanımlayabiliriz. Son zamanlarda doku kültürü, gen aktarımı ve gen-genom düzenlemeleri gibi diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun farklı bir şekli çıktı. Bilindiği gibi doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından X, gama ve benzeri radyoaktif ışınlara tabi tutularak geliştirilmiş 225 türde 3282 çeşide rastlıyoruz. Mutasyon canlı genlerinde, kendiliğinden oluşan veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Bu işlem, laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır. Bu yöntemde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır.

İşte bu gen düzenleme yöntemlerinin meyvelerine örnek olarak, tümü 1019 yılında gerçekleştirilen tatlı su çuprası[1], yağ kalitesi iyileştirilmiş soya[2] ve nohut[3] (dört yıl gibi kısa zamanda tescil edildi) gösterilebilir.

Konunun önemi nedeniyle, dünyada kim ne yapıyor sorusuna yanıt hazırlamak üzere başlatılan bir literatür araştırmasında[4] 6000’e yakın yayın taranmış ve yeni ıslah teknikleri konusunda, çarpıcı sonuçlar açıklanmıştır.

Bu araştırmaya göre Çin ve ABD yüzlerce araştırmaları ile bu konuda çok önde görünüyor. Gen düzenlemeleri yasal olarak GDO ile aynı mevzuata tabi tutulmasına rağmen, AB ülkelerinde de onlarca araştırma yürütüldüğü çizelgeden izlenebilir. Bu listede 18 araştırma ile Arabistan’ın bulunması da çarpıcı. Bitki biyoteknolojisinde pek öne çıkmayan bu ve benzeri ülkelerin gen düzenlenme konularında harekete geçtiğine şahit oluyoruz. Nitekim ülkemizin de, bir araştırma ile söz konusu listede yer aldığını belirtelim.  

ÇinABDAlmanJaponFranİsrailİngiltArabisHollan
59948788252524211815

Gen düzenleme uygulamalarındaki hızlı yayılma, doğal olarak ekonomileri yüksek, geniş alanlarda ekilen tarla bitkilerinde öncelikle öne çıkmaktadır.  Nitekim çeltik 29, mısır 10, patates 6, buğday 6, soya 4 ve kolza 4 araştırma ile ilk sıraları alırken, portakaldan incire, domatesten marula ve hatta süs bitkileri dahil birçok meyve ve sebzede, söz konusu araştırmalar süregelmektedir.

Yeni ıslah tekniklerini kullanan araştırıcıların, örneğin buğdaygillerde başak boyu, başak sayısı, dane iriliği gibi verimi artıracak agronomik karakterlere öncelikle ve yoğun olarak yönelecekleri muhakkak. Kolzada ise dane dökmeye dayanıklılık öne çıkabilir. Yandaki çizelgeden de anlaşılabileceği gibi birçok ıslah hedefi listelenebilir. Kalitenin artırılması ile ilgili olarak buğdayda glüten oranının düşürülmesi, soyada yağ kalitesinin iyileştirilmesi, çeltikte arsenik oranının düşürülmesi örnekleri verilebilir. Biyotik koşullara dayanıklılıkla ilgili olarak buğday, arpa ve mısırda mildiyö, külleme gibi hastalıklara dayanıklılıktan söz edebiliriz.  

Yine çeltikte tuza, mısırda ve buğdayda kurağa, soyada tuza ve kurağa dayanıklılık abiyotik koşullar için örneklerdir.

Dünya tarımsal ürün üretim ve ticaretinde söz sahibi olmak isteyen ülkelerin gen düzenleme yöntemleri ile pazara neler sürmek üzere olduklarına bir göz atalım: 

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD’ de depolamada sorunu devreden çıkaran patates;

-Kanada’ da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik ve keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD’de yabancı ot ilacına dayanıklı kolza, kurağa ve tuza dayanıklı soya, yağ içeriği yüksek ketencik, çiçeklenmesi geciktirilen tilki darı, yüksek amilopektinli mısır, kararmayan mantar, düşük acrilamitli patates, yüksek lifli buğday, hazmı iyileştirilen yonca[5];

-Çinde küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates.

Türk bitki ıslahçılarının da bu yeni yöntemlerle, moleküler biyologları da devreye sokarak, yerli ve milli çeşitlerimizi geliştirmeye başlamalarını umarız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[3] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[4] https://environmentalevidencejournal.biomedcentral.com/track/pdf/10.1186/s13750-019-0171-5

[5]http://www.calyxt.com/products/products-in-our-development-pipeline/

Şeker Pancarı Tohumculuğumuzun Düşündürdükleri

Türkiye’de şeker %97,5 şeker pancarından, %2,5 mısırdan (nişasta şekeri) elde edilir. 320 bin hektar ekim alanı ve 19

milyon ton civarında pancar üretimi ile ülkemiz, dünyanın önde gelen pancar üreticileri arasında yer alır. 33 şeker fabrikasında işlenen pancar, şeker fabrikalarımızın özelleştirilmeleri ile ilgili olarak, uzun süre gündem oluşturmuştur. Diğer taraftan, tohumlarımızın yerli ve milli olması hedeflenmişken, tüm tohumluğu yabancı ülkelerden sağlanan bitkilerin başında şeker pancarının olması çarpıcı görünüyor. Çünkü 1980’li yıllarda ülkemizde şeker pancarı tohumluğunun %60’ları yerli çeşitlerden oluşabiliyor, hatta tohum ihraç edebiliyorduk[1]. Peki, nasıl oluyor da bugün Türkiye tüm pancar tohumluğunu ithal etmek durumunda kalıyor?

1996 yılında dünyada tüm şekerpancarı üretim alanlarında büyük verim kaybına neden olan kök sakallanması (Rhizomania) hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu hastalık ilk defa 1954 yılında İtalya’nın Po ovasında belirlenmiş, 80’li yıllardan itibaren önce Fransa, Amerika ve Çin’de ve daha sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Türkiye’de ilk 1987 de Trakya ve Amasya Bölgelerinde gözlendi. Bu aşamada dünyada rhizomaniaya dayanıklı ilk çeşit RİZOR pancar çiftçi tarlasına ulaştı. Türkiye’de de RİZOR çeşidi 1992 yılından itibaren ekilmeye başladı. Sonuçta bu hastalığa duyarlı olan tescilli birçok yerli çeşit devre dışı kaldı.

Pancar gibi generatif dönemi iki yıl gerektiren bitkilerde, hastalıklara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekmektedir. İşte şeker pancarı tohumculuğumuzu dışa bağımlı kılan ana neden budur. Bünyesinde yüzlerce uzmanı barındıran, Ömürleri yüzyılları bulan, tüm alt yapılarını salt şeker pancarı ıslahına yöneltmiş batı şirketleri, kısa zamanda klasik ve biyoteknolojik yöntemleri birlikte kullanarak, söz konusu hastalığa dayanıklı çeşitleri tescil ettirip dünya pancar tohum gereksinimini karşılamaya başladılar. Biyoteknoloji, pancar ıslahında o kadar aşama yaptı ki ABD’nde, tescil edilen transgenik (GDOlu) çeşitler, toplam ekim alanının %95’lerine ulaşmıştır.

Tohumculuk, yeni çeşit geliştirip tescil ettirmek ve onu üreticiye sunabilmektir. Her çeşidin ortalama bir ömrü vardır. Değişen iklim koşulları, farklılaşan biyotik ve abiyotik koşullar, agronomik olanaklardaki değişmeler, tüketici taleplerindeki farklar, tek yıllık bitkilerde ortalama çeşit ömrünü beş yılla kısıtlar. Yani, teorik olarak bir pancar ıslah birimi, tek bir bölge için her beş yılda bir, yeni çeşit geliştirmek durumundadır. Çeşitler mümkün olduğunca, o bölgenin her bir hastalık ve zararlısına dayanıklı olmak zorundadır. Var olan hastalık kaynakları da hiç boş durmaz, sürekli olarak yeni ırklar geliştirirler. İşte, onlarca ıslah hedefleri ile, neredeyse her biri farklı ekolojiye dağılmış 65 il için, yerli ve milli bir çeşit geliştirmek, Türkşeker’in var olan ARGE olanakları ile, hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor. Gönül isterdi ki bu işlerde Üniversiteler ve özel sektör de yeteri kadar birlikte çalışabilse…

İşte bitki ıslahı ve tohumculuk için var olan güçlerin birleştirilmesi, bu nedenle öne çıkıyor. Özel sektörün, üniversitenin ve kamunun materyal, eleman ve diğer altyapılarının birleştirildiği bir sistemi düşünelim ve bunu tüm tarımsal araştırmalara genelleyelim. O zaman koruma altına alınan çeşitlerin %56sı yabancı kaynaklı olur muydu?

Memnuniyetle belirtmek gerekir ki, Türkşeker’i şekerpancarı ıslah çalışmalarında yalnız değildir. 2010’lu yıllarda, Tarım ve Orman Bakanlığı şeker pancarı ıslahına başlamıştı. İki fabrikası ve bir tarım üniversitesi ile Konya Şeker grubunun ve üç fabrikası ile Kayseri Şekerin kısa zamanda şeker pancarı ıslah çalışmalarına başlayacakları beklenmelidir. Bilindiği gibi bu iki grup toplam şeker üretiminde %35 kota sahibi.

Ne var ki, neredeyse her ülke ekolojisi için ıslah edilmiş çeşitleri ile bazı uluslararası firmaların araştırmaları beklentilerin ötesine geçmektedir. Bir AB pancar tohumculuğu firması afit mücadelesinde kullanılan neonicotinoid grubunda yer alan aktif maddelerin AB’de yasaklanması üzerine, o afitlerle taşınan virüslere dayanıklılık ıslahını çoktan başlattılar bile[2].

Şimdi “şeker pancarı tohumlarını yurtdışından sağlamaya devam mı?” yoksa “tez elden bir yerli ve milli şeker pancarı çeşitleri geliştirmek üzere güçlerimizi birleştirelim mi?” seçeneklerini biraz irdeleyelim. İlk seçenek zaten sürdürülegelmekte. “THY uçaklarının kaçını yurt içinde üretiyor ki” yaklaşımı! İkinci seçeneğe biraz detaylandıralım. Şu anki durumu ile yurt dışı çeşitleri ile rekabet edebilecek yerli bir çeşidi geliştirme aşmasında olmadığımız meydanda. Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını[3] belirlerken: “Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))” saptaması yapmışlardır. Ve ek olarak “İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” görüşlerini ortaya koymuşlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir[4]. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır[5]. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda, tüm paydaşları kucaklayan bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURUMU”nun oluşturulması, tüm tohumculuğumuz için milat olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özeti http://blog.milliyet.com.tr/seker-pancari-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=619923 da yayınlanmıştır.


[1] Dünden Bugüne Türkiye’de Şeker Pancarı Tohumculuğu Muzaffer Adıyaman – TÜRKTOB Dergisi Sayı 2017-21.pdf

[2] https://european-seed.com/2020/04/sugar-rush-what-it-takes-to-develop-a-new-sugar-beet-variety/?utm_campaign=European%20Seed%20Story%20Of%20The%20Week&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=86462106&_hsenc=p2ANqtz-8N28p-I5oHwSa3pZ-jE-LZ0Z8ZYAriEpb8LAr3xO3gnyPWpn6BZPh-7j_ZVmleAoT6JtCFsstBc4TmVtdvIxcjeptFAg&_hsmi=86462106

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

[4]http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152

[5]http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

Üniversiteler Tarımın Neresinde

Koronavirüsün etkilerinin tartışıldığı ortamlarda hemen “yarın ne yiyeceğiz?” konusu akla geliyor. Tarımın insansız gerçekleşmeyeceği görüşünden hareketle, tarlada çalışan işçiden, nakliyeci, toptancı, pazarcı zincirindeki hiçbir halkanın çökmesi düşünülemez. Peki yaşam için sürekli öne çıkan tarım için, kimler elini taşın altına koyuyor? Üniversitelerimiz bu konuda ne yapıyor?

Önceki YÖK başkanlarından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, “Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum”[1] demiştir.

Üniversiteler, her ülkede toplum yararına yapılması gerekli bilimsel atılımlarında ilk akla gelen birimlerdir. Gerçekten de teknolojik yeniliklerin ilk olarak üniversiteler kanalıyla ülkelere girdiği yadsınamaz. Tabii ki üniversitelerin önceliği eğitimdir. Araştırma, teknolojik atılımlar, inovasyon denilince de ilk aklımıza gelen yine üniversiteler oluyor.

Tarımın birçok alt alan vardır. Yukarıda dile getirilen konudan hareketle üniversitelerimizin tarımın temel taşı olan tohumculukla ilgili neler yaptığını irdelemeğe çalışalım. Tohumculuk yeni çeşitler geliştirmekle yola koyulur. Yeni çeşitler ise yeni genlerin-genotiplerin saptanması ile başlar. Yeni çeşitler bize hastalıklara, zararlılara dayanıklı, proteini yüksek, kısa-uzun vejetasyonlu gibi karakterle karşımıza çıkar. 10-15 yıllık bir ıslah süreci, son gelişmelerle dört yıla inmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792). CRISPR[2] gibi bu yeni ıslah tekniklerinin ülkemize üniversitelerle girmesini bekliyoruz.       

Ülkemizde de tescil edilen yeni çeşitler, ıslahçısının fikri mülkiyet hakkının (ıslahçı hakkı) devamlılığını sağlayan bir yasal düzenlemeye tabidir. O nedenle o çeşitlerin koruma altına alınmasını sağlayan bir prosedür oluşturulmuştur. 2019 yılı işlemleri ile ilgili olarak, TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü Bitki Islahçı Hakları Raporu – 2019[3] ve Bitki Çeşit Bülteni[4]’ni yayınladı. Bu bülten çerçevesinde, 2020 yılında tarla, sebze, meyve ve süs bitkileri ile ilgili yeni çeşitler listesindeki bazı çarpıcı noktalara bir göz atalım:

-2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 2214 olup, bunlardan 1422 çeşit koruma altına alınmıştır;

-Koruma altına alınan çeşitlerin %56’sı yabancı, %44’ü yerlidir;

-Bu çeşitlerden en fazla başvuru 683 tarla bitkisi, 424 meyve, 232 sebze ve 95 süs bitkisidir;  

-Koruma altına alınan çeşitlerden 324’ü Hollanda, 208’i ABD, 171’i İspanya, 158’i Fransa, 72’i Almanya, 64’ü İtalya, 28’ü Avustralya ve 20’i de İsrail firma, üniversite veya kamu kuruluşuna aittir (Grafik);

-Korumaya alınan 1422 çeşidin 29’u üniversitelerce tescil edilmişlerdir. Ancak bunlardan 18’i yabancı, 11’i üç Türk üniversitelerine aittir;

-Çukurova Üniversitesi üç şeftali, bir buğday; Namık Kemal Üniversitesi üç buğday ve Dicle Üniversitesi bir arpa, bir çemen ve bir buğday çeşidini koruma altına aldırmış ve bazı çeşitler Tohumcu firmalar tarafından satın alınmıştır.   

Bu durumda üniversitelerimizin Türk tohumculuğuna, Türk tarımına katkısı yüzde bire ulaşamamaktadır diyebiliriz!

14 çilek çeşidine koruma alan Regents Üniversitesine (Kaliforniya), gelecekte çilek üreticilerimizden, dolayısıyla tüketicilerimizden yıllarca, ne kadar ıslahçı hakkı transfer edeceğini hiç konu etmeyelim!  

Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden devreye girmemiş yahut sokulmamış? Batıda ziraat fakültelerinde yapılan tezlerin %80’i tarımsal endüstri ile ilgili iken neden bizde bu rakam %20 dir?

Türkiye, komşularına kıyasla bitki ıslahı ve tohumculukta daha öne çıkmaktadır. Bunda tohumculukla ilgili yasaların, özellikle ıslahçı hakları ile yönetmeliklerin uygulanmaya başlamış olmasının büyük rolü vardır. Islahçı hakkı konusunda ziraat fakülteleri mensuplarının detaylı bilgilendirilmesinde yarar vardır. Onların, herhangi bir kültür bitkisinde erkencilik, bir hastalığa dayanıklılık gibi tek karakter-tek genli bulgularının dahi tescil ve dolayısıyla koruma hakkının olabileceği konusunda aydınlatılmalarında fayda vardır. Kazanılan ıslahçı hakkı ile tohum satışlarından elde edilecek geliri biraz açalım: Satılan tohumdan değil, o tohumdan elde edilen total üründen belirli bir yüzde! 

Türk ıslahçılarının geliştirerek ihraç ettikleri çeşitlerden birkaç örnek:    

-Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a dört buğday çeşidi;

-Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye dört pamuk çeşidi;

-Romanya, Rusya ve Fransa’ya bir ayçiçeği çeşidi;

-Suriye, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya üç nohut çeşidi;

-Makedonya’ya, İkisi İspanya’ya, üçü Ukrayna ve Makedonya’ya ve ikisi Rusya’ya üç çeltik çeşidi.

Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını belirlerken[5]:

“Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))”;

“İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” saptamalarını yapmışlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURULU” nun oluşturulması, Türk tohumculuğu için büyük bir aşama olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetini şu linkte bulabilirsiniz: http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152.


[1] https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/10/01/yok.baskanindan.ilginc.domates.teorisi/591522.0/index.html

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/2019_bih_rapor.pdf

[4]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/bitki%20%C3%A7e%C5%9Fit%20b%C3%BCltenleri/bulten2019.04.pdf

[5] https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

Corona Virüsünün Tarımsal Ekonomilere Etkileri

Virüsün güncel izlenmeleri aşamasında insan onun tarımla ilişkisini hemen kavrayamayabiliyor. Gerçi günlük yiyecek arayışında hemen “ya yarın ne yiyeceğiz” sorusu aklımıza geliveriyor. Çünkü biliyoruz ki gıda zincirindeki halkalar hep insan odaklı. Üretici, paketleyici, nakliyeci, ta evinize sanal marketten servis yapan elemana kadar hep insan. Virüs taşımasını bir tarafa bırakalım, onların hastalıkları halinde devreden çıkmaları, gıda zincirindeki halkalardan birinin kırılması-eksilmesi ve zincirin kopması anlamına geliyor.

Şimdi bu halka eksiklikleri durumuyla ilgili bir-iki örnek verelim. ABD’de meyve-sebze tarımının yoğun olduğu Kaliforniya’da dikim, aşı-budama, ilaçlama, gübreleme, hasat hep Meksika’lı geçici işçilerle südürülegelmektedir. Meksika’daki Monterrey kenti ABD konsolosluğunun H2-A geçici işçi vize işlemlerini durdurması üzerine Kaliforniya Çiftçiler Birlik başkanı Pompeo’ya (ABD dış işleri bakanı) şu mektubu[1] yazıyor: ”Tarım işçi vizelerindeki bir kısıtlama şüphesiz ABD gıda arzında önemli bir kesintiye neden olacaktır. Amerikan halkı, özellikle bu ulusal sağlık krizi sırasında, sağlıklı beslenme ve bağışıklık sistemlerini güçlendirip, korumak için istikrarlı bir gıda kaynağına ihtiyaç duyuyor. Yiyecek tedarikimizi korumak için gerekli önlemlerin alınmaması sonucu market raflarının boşalması, panik halinde alışverişten değil, hükümetin doğrudan işgücü kıtlığına neden olması sonucu ortaya çıkmış olacaktır”

Geçici göçmen işçi çalıştıran Alman çilek ve kuşkonmaz üreticileri, kapalı sınırlarına rağmen, şu sırada yeni AB üyesi ülkelerden gelecek geçici işçilerin yolunu gözlüyor. Karadeniz’de çay tarımında Gürcistan’dan geçici işçiler gelir.  Artvin-Sarp Sınır Kapısının kapatılmasının çay ürecilerimiz için sorun olacak mı acaba? Yurt dışından işçi transferini bir tarafa bırakalım, yakında Akdeniz’de Ege’de erik, kiraz hasatları olacak. Hasat için il dışından gelmesi beklenen işçiler gelebilecek mi? Onların taşınmaları nasıl olacak?

Gıdaların üretimi kadar tüketiciye ulaştırılması da önem kazanmaktadır. Bu virüs krizinde sektörün her bir paydaşı zor durumda. Hal toptancısından, ihracatçıya durumları hiç de kolay değil. Hiç kimsenin önünü göremediği bu kriz dönemlerinde ihracatın durması veya aksaması nelere mal oluyor? Tek bir örnek. Bir gazete haberi: “Sebze ve meyvelere corona virüs indirimi! Fiyatlar yüzde 90 düştü[2]. Bu düşüşte en çok yeşillikler, narenciye, domates ve soğan etkilenmiş!

Virüs ilk Çin’de çıktığında, Rusya sınırı kapatmış ve tarımsal ürün ithalatını durdurmuştu. İşte o dönem Rusya’ya, başta limon olmak üzere yaş meyve ve sebze ihracatında bir artma yaşanmış fakat bu, iç pazarda fiyat artışlarına neden olmuştur.

Şu anda tarladan seraya, bahçeden toptancı hallerine ve marketlere kadar sektörün tüm halkaları bir belirsizlik yaşamakta. Virüs salgınının tarım üzerindeki etkilerini araştırıp önerilerde bulunacak bir “Virüs ve tarım çalışma gurubunun acilen oluşturulması yerinde olacaktır. Tarımsal takvim hızla ilerlemekte. Gıda üretiminin her aşaması için detaylı yol haritalarına gereksinim var. Örneğin tarla-serada hasat döneminde eldiven kullanım mecburiyeti gibi…

Krizi fırsata çevirmek de mümkün. Yaş meyve ve sebze ihraç eden İtalya ve İspanya’nın, bu kriz döneminde Avrupa’ya yeterince ürün sunamayacakları bir sır değil. Onların, Afrika’dan transfer edilen göçmen işçi konusunu, kolay kolay çözemeyecekleri de bir gerçek. İşte Türkiye, bu boşluğu doldurmak üzere bir proje geliştirebilir. Böyle stratejik bir olayda, gerekli işgücünün temininde çok çarpıcı kaynakların varlığı da bir gerçek!  

Çin’de virüs salgını başlamasından sonra, küçük ve orta işletmelerde kriz nedeniyle mali durumlarının tahminine yönelik bir anket[3] sonuçlarına göre firmaların %14’ünün bir aydan fazla, %50’sinin üç aydan fazla dayanamayacakları saptanmıştır. Bu da KOBİlerde yüksek oranda iflaslarının beklendiği anlamına gelmektedir. Herhalde bu bulgu, küçük tarım işletmelerimiz için de geçerli olsa gerek.   

OECD verilerine göre[4] 2020’de işgücü verimliliğinde ve küresel ekonomik gelişmelerde bir düşüş beklenmektedir. Hatta büyüme oranlarının yarıya düşeceği tahmin edilmektedir. Borsalar mı? Moralinizi bozmamak için en iyisi hiç takip etmeyin. Dünyada düşüşte olmayan borsa göremezsiniz. Bütün bunların covit-19’un eseri olduğunu ve tarımı da etkileyeceğini unutmayalım.  

Ticaret yapma maliyetinin de artacağı bu virüs kriz döneminde, başta üretici hayatı olmak üzere, işsizlik, işçi temini, ekim, dikim, hasat, nakliye depolama, işçi-ürün hijyeni gibi tarımsal ekonomi ögeleri bir bütün olarak ele alacak organizasyonun (Virüs ve tarım çalışma gurubu) acilen oluşturulması gerekir..

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.motherjones.com/politics/2020/03/mexico-farms-h2a-visas-produce-coronavirus-us/

[2] https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/sebze-ve-meyvelere-corona-virus-indirimi-fiyatlar-yuzde-90-dustu

[3] https://www.ifpri.org/blog/covid-19s-impact-chinas-small-and-medium-sized-businesses

[4] https://www.ifpri.org/blog/how-much-will-global-poverty-increase-because-covid-19

Tüsiad’ın Tarım ve Gıda 2020 Raporunda ARGE?

Raporda[1] konu edilen “1: Piyasa Yapısı-Örgütlenme, 2: Katma Değerin Artırılması, İnovasyon ve Dijital Tarım, 3. İklim Değişikliği, 4: Lojistik ve 5: Destekler “ başlıklarından 2.si “Katma Değerin Artırılması, İnovasyon ve Dijital Tarım” dosyası ARGE açısından irdelendiğinde, bazı konulara değinmenin yararlı olacağı beklenebilir.

Tüsiad’ın önceki raporlarının Türk tarımındaki yönlendirici strateji-politika önerilerinin benimsenmesindeki yüksek oran olgusu çerçevesinde, 2020 raporunun da, tarımımız için çok önemli olan ARGE özeline yaklaşımını bilmekte yarar görülmektedir.

Artan dünya nüfusu, artmakta olan kişi başına düşen günlük kalori gereksinimi, küresel ısınma gibi olgular, tarımda sürdürülebilir bir arayışı gerektirmektedir. Bu durumda Raporda da değinildiği gibi “  …ülkeleri geleneksel tarım politikalarını gözden geçirmeye ve tarım teknolojileri, dijitalleşme, araştırma-geliştirme faaliyetleri, dış ticaret ve verimlilik/katma değer odaklı yeni tarım politikası araçları geliştirmeye yöneltmektedir”. .. temel çıkış noktası olan üretim sürecinde yaşanan sorunların çözümüne yönelik olarak kamu-özel sektör-üniversite işbirlikleri somut projeler üretebilecektir.

Raporun yazım aşamasında, tarımın uygulama alanı Tarım ve Orman Bakanlığından 3. Tarım Şurası sonuç bildirisi[2] (Bildiri) yayınlandı. Bitkisel üretimden hayvan sağlığına, desteklemeden gıda güvenliği ve güvencesine, orman hukukundan balıkçılık ürünlerine, tarımda teknolojik dönüşüme kadar çok geniş bir yelpazede kısa, orta ve uzun vadeli stratejilerin belirlendiği bu bildiri, tabiiki tarım stratejileri ve politikaları için çok değerli bir kaynak oluşturur.  

Raporda “Küresel olarak ekilen arazilerin artmadığı, hatta kimi ülkelerde azaldığı bir dünyada, öngörülen %15’lik üretim artışı kuvvetli şekilde verim artışı ile sağlanmak durumundadır” denilmektedir. O nedenle bu yazıda yalnız verim artışını ele alarak Rapor ve Bildiride verim artışında en etken öge ARGE konusunun nasıl ele alındığına bir göz atalım.

Önce bu konuda bir durum saptaması yapalım. Bitkisel üretimde verim, tohum başta olmak üzere, gübre ilaç gibi girdilerle yönlendirilir. Peki bu tohumun Türkiye’de ki durumu ne[3]?

Türkiye yaklaşık bir milyar dolarlık tohumluk varlığı ile dünya sıralamasında 11. sırada yer almaktadır. Tohum ithalatçıları sıralamasında da yine 11. sıradadır. İhracatta ise maalesef ilk 20 ülke arasında yer alamamaktadır. Bunun ana nedeni, yurtdışında da kullanılacak yeni çeşitlerin henüz ıslah edilememiş olmasıdır. Şu anda çiftçimizin ektiği tarla bitkileri çeşitlerinin %25’i, sebzede çeşitlerinin %4’i, meyvelerde çeşitlerinin %49’i yerlidir.  Yurtdışı kaynaklı tohumlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir. Koruma* altına alınan 1067 çeşidin %42’si yerli, geri kalan %58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden %0,8’i üç üniversiteye aittir.

Tagem’in 2019 yayını “TOHUMCULUK SEKTÖR POLİTİKA BELGESİ 2018-2022” de “Türkiye’ye yurtdışından çok sayıda çeşit girmesinin önünü kesmek istiyoruz. Çünkü yerli firmalar mevcut az sayıdaki tescilli çeşitlerde kendi istedikleri piyasa payını alamadıkları için, kendilerine ait çeşitleri olması adına, yurtdışında çok fazla çeşit getiriyor” denilmektedir (tabiiki yüzbinlerce dolar ıslahçı hakkı-royalite ödeyerek!). Devamla “yeni çeşitlerin ıslahı için ihtiyaç duyduğumuz model, batıda olduğu gibi üniversite, özel sektör ve kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir” denilmektedir. Yani tohumculuğumuzda, yeni çeşit geliştirme konusu başta olmak üzere, acil bir araştırma stratejisi geliştirilmesi ve uygulaması gereksinimine değinilmektedir.

Var olan sorunlar çerçevesinde, tarım ve gıda sistemleri kaçınılmaz olarak değişmek ve dönüşmek zorundadır. Raporda “söz konusu iyileştirmelerin yapılabilmesi için özel sektör, kamu sektörü ve bilim dünyasının iş birliği de önem kazanmaktadır” denilmektedir.

Bu ifade, tarımsal araştırma alt yapısı için bir strateji önerisi beklentisini çağrıştırıyor. Ancak raporda “Birleşik Krallık’ta sekiz araştırma üniversitesinin bir araya gelerek oluşturduğu N8 Araştırma Ortaklığı projesi” örnek olarak veriliyor. Halbuki siz, dünyada imrenilerek izlenen bir özel sektör, kamu ve üniversite iş birliği ile sağlanan araştırmalar sonucu tarımsal ihracatını ikiye-üçe katlayan bir Brezilya[4] örneği ya da benzeri bir strateji beklentisi içerisindesiniz. Bu ülke tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarını da akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birimi, EMBRAPA (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor. İşte biz, Tüsiad Raporundan tarımsal araştırmalarımıza yön verecek bu tip veya benzeri somut strateji önerileri beklerdik.

İlginçtir, 3. Tarım Şurası sonuç bildirgesinde aynı konunun ele alındığını görüyoruz: 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması”.

Ne var ki “kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının” oluşturulması, farklı bakanlık, kurumun birlikte çalışmasını gerektiriyor. O nedenle pek kolay görülmüyor. Brezilya’nın EMPRAPA’sını askeri yönetim döneminde kurmuştu!  

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti http://blog.milliyet.com.tr/tusiad-tarim-raporu–arge-/Blog/?BlogNo=618113 de yayınlanmıştır.


[1] https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/10544-tarim-ve-gida-2020-surdurulebilir-buyume-baglaminda-tarim-ve-gida-sektorunun-analizi

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/Haber/4207/3-Tarim-Orman-Surasi-Sonuc-Bildirgesi

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/11/27/tohumculugumuzun-ana-sorununa-nihayet-el-atiliyor/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünyada Çiftçi İntiharlarının Nedeni Teknoloji mi?

Teknoloji ile geliştirilen robotların, yapay zekânın, tarımda insan gücünü en aza indireceği beklenmektedir. AB’de de şimdiden tek bir kişi ile yüzlerce hayvanı barındıran işletmeler oluşmaya başlamışsa da tarımda insan gücü en önemi unsurdur. Tarım işletmelerinde işletme sahibi ve ailesi ülkenin çiftçi nüfusunu oluşturur.

Nepal, Nijerya, Habeşistan gibi ülkelerde hala nüfusun %80 civarı tarımla uğraşıyorsa da ABD ve birçok AB ülkelerinde bu oran %2’nin altına inmiştir. Çiftçi nüfus hareketleri hemen hemen her ülkede hep düşüş göstermiştir ve bu böyle devam edecektir. Ülkemizde 1935 yılında yüzde 76 düzeyinde olan kırsal nüfus, günümüzde %7,7’lere düşmüştür. Fakat bu düşüş toplumda iki karşıt görüşün tartışılmasına neden oluyor:

  • Batı, ileri teknoloji ile %2 gibi az çiftçi nüfusu ve dolayısıyla daha ucuza maliyetle ülke insanlarını doyururken, Türkiye’nin %7,7 civarındaki nüfusu daha da azaltması gerekmiyor mu?
  • Özellikle azalan genç çiftçi sayısı ve terkedilen tarım arazilerimizle, yarınlarda tarımsal üretimimizi nasıl garanti edebiliriz?

İşte bu konu, tarımsal stratejilerle ilgili idari birimler ve konu ile ilgili akademisyenlerin uğraş alanına girmektedir.  Burada, küçük aile işletmelerini teşvik veya genç çiftçiyi destek programları pek kalıcı bir çözümmüş gibi görünmüyor. Çünkü sektör diğerlerine göre en az gelir getirmektedir.

Yarınların tarımsal işletmeleri, rekabet gücüne sahip olabilmek için, ekonomik bakımdan optimum büyüklükte olmak ve profesyonelce yönetilmek zorundadırlar. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmaz görünüyor (Açıkgöz 2017: http://blog.milliyet.com.tr/teknolojik-yenilikler-tarimsal-nufusu-daha-ne-kadar-azaltacak/ Blog/?BlogNo=551437)).

Maalesef serbest dünya pazarında, artan ve sabitlenemeyen girdi maliyetleri ile ürün fiyatlarının dengesi kolay kurulamıyor. Ve dolayısıyla çiftçinin gelir garantisi yok. İşte tarımdan kopmalar, kaçmaların, hatta çiftçi intiharlarının ana nedeni bunlardır. Ayrıca sosyal açıdan bakıldığında hangi birey, hafta sonu veya genelde tatil yapamadığı mesleği seçmek ister.

Birçok ülkede tarım sektöründe görülen intihar oranların hiçbir diğer sektörde rastlanmaz. Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin yanında Fransa’da, Almanya’da çiftçi intiharları, her ne kadar medyada yer almasalar da azımsanamayacak gibi değildir. Hindistan’da çiftçi intiharlarının sosyo-ekonomik analizlerinde[1] durum oldukça derine inilmiştir. GDO pamuk tarımının intiharların nedeni olduğu iddiaları üzerine yapılan bir araştırmada, 1995-2011 yılları arasında 250.000 intihar olayın gözlenmiştir. Söz konusu intiharların en çok yaşandığı 5 eyalette pamuğun ana ürün olmadığı saptanırken, zaten transgenik pamuk tarımının da 2002 yılında başladığı belirtilmiştir (Tablo). Söz konusu analizde intiharların ana nedeni olarak üretim maliyetlerinin artması, kurak, don, aşırı yağış gibi İklimsel nedenlerle beklenen ürünün alınamaması, istikrarsız pazar, işletme kredisinin zamanında ödenememesi, bankaların yerine tefeci ile çalışma gibi kredi sistemleri ve birçok diğer neden sıralanmıştır.

Tablo: Hindistan’da yıllara göre yuvarlatılmış yıllık intihar sayıları
1995 997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011
10100 13500 15200 15950 15700 17000 16000 15300 14000
Not: Hindistan’da GDO ekimleri 2002 yılında başlamıştır.

ABD’de Durum: Yıllara bağlı olarak, çiftçilerin tüm ülkelerde geçici olarak sıkıntılar yaşaması hiç de nadir değildir. Günümüzde ABD’de bazı eyaletlerdeki üreticilerin yaşadıkları maddi sıkıntıların iflaslarının nedeni ise tamamen politiktir. Günümüzdeki Dünya ticaret savaşı mağdurlarının başında ABD’li çiftçiler gelmektedir. Çin’in karşı atak olarak soyaya %50 ilave vergi koyması ile, Illinois, Indiana ve Wisconsin çiftçilerinde, 2008 yılında görülen iflaslar Wall Street Journal haberine göre günümüzde ikiye katlanmıştır[2]. Bu artışta mısır, soya fasulyesi ve diğer çiftlik ürünleri Brezilya gibi ülkelerin rekabet güçlerinin artmasının da payı küçümsenemez.

Avrupalı çiftçiler neden intihar ediyor? Fransa Ulusal Sağlık Enstitüsünün bir araştırma rapora[3] göre, devletin tüm tarım desteklerine rağmen çiftçiler arasında intihar oranlarının son 40 yılda giderek arttığı izleniyor. Yine aynı araştırmaya göre, çiftçilerin yüzde 30’u ayda 350 Euro’dan az kazanıyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun, 2020’den sonra çiftçilere verilecek sübvansiyonları yüzde 5 düşürecek olması çiftçileri endişelendiren en önemli konuların başında geliyor.

Özerk Kırım Cumhuriyeti ve Sivastopol’ün 18 Mart 2014’de Rusya tarafından yasa dışı ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın doğusunda çıkan olaylardan sonra Avrupa Birliği, ABD ve diğer ülkeler Rusya’ya bazı stratejik mallarda ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlamıştı[4]. Bunu Rusya’nın bu ülkelerin tarım ürünlerine ambargosu takip etti. Bazı basın organlarında Rusya’nın gıda ambargosuyla ilgili olarak, “Avrupa tarım sektörünü felç ettiği” yönünde haberlerini, Fransız çiftçilerinin traktörleriyle Paris gösterisi takip etti. Kamuoyunda tarım politikalarının değişmesi gerektiği dile getirilmeye başlandı. Gerçekten de Fransa domuz eti ve elma pazarında ciddi sıkıntılar yaşanmaktaydı. Birleşik Krallık ve Almanya’nın tarımsal ürün ihracatında ön sıralarda yer alan Rusya pazarı kaybının, 80 milyar dolarlara ulaşacağı endişesi, yetkilileri bazı acil atılımlara yönlendirdi. Fakat bazı atılımların zamanlamasında sorunlar yaşandı.

Fransa, AB ülkeleri içinde tarım ve gıda üretiminde ilk sıraya yer alıyor. Fransa’nın toplam tarım ve gıda ürünleri ihracatı, 65 milyar Euro’yu geçiyorsa da Tarım Bakanlığı’na göre çiftçilerin yüzde 10’unu iflasın eşiğinde bulunuyor.

Avrupalı çiftçilerin intiharında gelecek kaygısı, yaşı ilerlemiş çiftçilerin teknolojinin-dijitalleşmenin getirdiği yeniliklere ayak uydurmada yaşadıkları zorluklar ve bürokratik prosedürler gibi nedenler öne çıkmaktadır.

Genelde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığı, maliyetlerin yükselmesi ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, küçük işletmelerin yaşama şansı ancak hobi işletmeler seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Türkiye’de çiftçi intiharlarının yaşanmamasında ana neden tevekküldür.

Nazimi Açıkgöz

[1] https://io9.gizmodo.com/the-gmo-mass-suicides-are-a-myth-1565342067/+Mark-Strauss
[2] https://www.wsj.com/articles/this-one-here-is-gonna-kick-my-buttfarm-belt-bankruptcies-are-soaring-11549468759
[3] https://tr.euronews.com/2020/02/21/intihara-neden-ciftciler-daha-fazla-egilimli-issizlik-sorunu-ogretmen-intihar-mesaji
[4] http://blog.milliyet.com.tr/rusya-ambargosu-ve-ab-tarim-ekonomisi/Blog/?BlogNo=557165

Türk Tohumculuğunu Nasıl Geliştirebiliriz

Son Tarım Şurasında 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendi. Sonuç Bildirgesinde kararlar 60 maddede toplanmıştır. Tohumculuğu direkt ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

Hasattürk’ün Aralık 2019 sayısında bu konuda detaylara değinilmiş ve tohumculuğumuz en önemli ve öncelikli konusu yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” ile yola çıkılmasının zorunluluğu dile getirilmiştir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Peki nedir bu EMPREPA?

2017 yılı verilerine göre, 217 milyar dolar ihracatına karşın, 153 milyar dolarlık ithalatla Brezilya dünyanın 8. büyük ekonomisi olarak, fertlerine yıllık 15,6 bin dolar yıllık gelir sağlamaktadır. Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte oluşturdukları BRIC ülkeler topluluğu ile gelişmekte olan ülke görünümünden sıyrılmayı başarmışlardır[2]. Gerçekten de son yıllarda yakaladıkları yüksek kalkınma hızları ile bu ülkeler, G7’den G20’ye dönüşümle, dünya yönetiminde de yerlerini almışlardır.  Fakat bunların arasında Brezilya, özellikle tarımda gösterdiği yüksek performansla dikkatleri çekmektedir. Küresel tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında Brezilya 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir:

  • İhracatının %46’sı tarımsal üründen oluşmaktadır; dünya tarımsal ürün ihracatının %7’si bu ülkeye aittir;
  • 2018 yılındaki 65 milyon ton soya üretimini 2041 yılında 142 milyon tona, mısır üretimini 34 milyon tondan 55 milyon tona ve şeker üretimini de 28 milyon tondan 57 milyon tona çıkarmayı hedeflemektedir;
  • Birçok tarımsal ürün ihracatını yıldan yıla artırarak, bu konuda dünyadaki sıralamada öne çıkmaktadır (Grafik);
  • Birçok Dünya tarımsal ürün üretim ve ihracatında ilk sıralarda yer almaktadır (Tablo); 
ÜrünPortakal SuyuŞekerKahveSoyaTavuk EtiKırmızı Et
Dünya Pazarında %794527433616
Dünya Üretiminin %62213632
  • Ve tarımsal destekler OECD ülkelerinde %26, ABD’de %12 ve AB’de %29 iken, Brezilya sadece % 6 destekle adeta bir mucizeye imza atmıştır.

Peki, bu ülke nasıl oluyor da tarımda böylesine öne çıkabiliyor? Bu konu, çarpıcılığı nedeniyle çok ele alındı. Uzmanlarının birleştiği nokta: Yenilikçilik ve araştırma.

Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımlar, ülkenin her ekolojisinin durum saptanmasını takiben, o ekoloji için “ısmarlama elbise” örneği yeni çeşitlerin ıslahı ile yola çıkıldı ve:
  • Uzak doğunun (ılımal) soyası tropik Brezilya’ya adapte edilerek soya pazarında dünya liderleri arasına girildi; 
  • Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[3] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) genetik materyali, hem klasik ıslahla öyle yüksek verimlere ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü;
  • Hindistan’ın “ZEBU” ırkından geliştirilen “NELORE” sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi olundu. Son yıllarda gen düzenleme yöntemi ile Nelore etinden daha kaliteli olan ANGUS ırkını Brezilya’ya kazandırmak için kolları sıvadılar.

Diğer ülkelerden yeni hayvan ve bitki, ırk ve çeşitlerini ülkeye adapte edip, onların gen materyalinden yararlanarak, daha da yüksek performanslı yeni ırklar-çeşitler geliştirilmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarının akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birim,  EMBRAPA  (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor.

Tarım, Brezilya için sermaye birikiminden, iş sahası yaratmaya, temel ekonomik kaynak olmuştur. Fakat işçiliğe dayalı bu sistemde teknolojinin eksikliği hep yaşanmıştır. 1940’lara kadar Brezilya tarımsal ürün ithal eden bir ülke idi. İkinci dünya savaşı sonrası, korumacı politikalarla canlanan endüstri, kentleşme ve nüfus artışını beraberinde getirmiştir. İşte demokrasiye de nokta koyduran gıda krizi karşısında, tarımsal üretimin artırılma zorunluğu doğmuştur.

EMBRAPA tarımın geliştirilmesi için, araştırmaları yeni bilgi ve teknolojilerle cesaretlendirmek, teşvik, koordine etmek ve uygulamak amacıyla 1973 tarihinde kuruldu. Misyonu, gıda sıkıntısı arifesindeki Brezilya’nın tarımsal üretimini artırmaktı. İşte EMPREPA bu amaçla, Tarım Bakanlığı bünyesinde, fakat idari ve mali açıdan otonom olan bir birim olarak kurulmuştur. Halen, EMBRAPA, Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini (SNPA) de içine almaktadır. SNPA ise üniversiteleri, ulusal araştırma enstitüleri ve tarımsal araştırma faaliyetleriyle ilgili diğer kamu ve özel kuruluşlarını çatısı altında toplamaktadır.  

EMBRAPA’nın Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken yalnız “çeşit geliştirme” ile kalmayacağı bir gerçek. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yarattı ki, bir yılda “soya + soya” veya “buğday + soya” ekimi ile aynı araziden yılda iki ürün uygulamaları başlatıldı. 

Tarımsal araştırmalara dayalı performanslarla, adeta ülke ekonomisine yön veren bu ülkenin, konu ile ilgili stratejilerinden yararlanılamaz mı? Tüm tarımsal araştırma kuruluşlarını bir çatı altında toplayarak, acil konulara yön vermeğe, bazı kurumları göreve çağırmaya müthiş gereksinimimiz var. Üniversitelerimizi acil olarak yeni genitörler bulmak için motive etmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, tohum ihracatımız, hiç te ithalatımızın %60-70’ini karşılamıyor. İhracatın çoğu uluslararası firmaların tohum çoğaltma materyali. Kısacası Türkiye’nin tohumculuk konusunda, Brezilya’nın EMBRAPA (Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini) benzeri bir kuruma gereksinimi var.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[2] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-

[3] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

eDergi Yayınlamak Artık Çok Kolay

İnsanın fikirlerini, bilgilerini, görüşlerini, tecrübelerini başkaları ile paylaşması gayet doğal bir olgudur. Bu paylaşım sözlü-yazılı, basılı-elektronik olabilir. Paylaşımda, partnere-okuyucuya yarar sağlanıyorsa, tabiiki okuyucu kitlesi oluşacaktır. Bu kitle sosyal, bilimsel, ticari olabilir. Paylaşımın belirli düzeyde olması arzulanır. Günümüzde bilgisayar ortamı bu amaca çok uygun görünmektedir. O nedenle elektronik dergicilik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Buna rağmen standart bir bilgisayar kullanıcısının, ücret ödemeden elektronik bir dergi çıkartması pek kolay bir iş gibi görünmemektedir.

Bir serbest yazar veya bir blog yazarı olarak yazılarınızı maille hedef kitleye ulaştırabilirsiniz. Fakat dergi seviyesinde yayın yapabilmek için, içeriğin belirli bir seviyede olması, yani hedef kitlesini-okuyucuyu doyurucu olması gerekir. Hazırlanacak içerik için para, eleman, emek ve zamana ihtiyaç duyulacaktır. Biz şimdilik tek kişilik bir kadro ile tek konuda bir dergi yayınlamak için yola çıkalım. Konumuza odaklı haberler, bildiriler, duyurular ve yayınlarla bizi destekleyen ve kendi yazılarımızı da içinde bulunduran haftalık bir elektronik dergiyi ele alalım.

Bu konuda gerek amatör ve gerekse profesyoneller için hizmet veren bir platformdan yararlanabiliriz: “Paper.li”. Şimdilik İngilizce hizmet veren bu servisçe profesyonel kategoride yayınlanan, “Zein Marketing” firmasının günlük haber dergisinin kapağına bir göz atalım (http://zeinmarketingdaily.co.uk/#/). Haberler, Teknoloji, Bilim, Politika, Çevre, Dünya gibi sütun başlıkları ve sosyal medya bağlantıları ile mükemmel bir dergi örneği:

Şimdi de Paper.li’nin ücretsiz versiyonundan yararlanarak tarafımdan çıkartılan “The Plant Breeding Weekly“ (https://paper.li/e-1578347400#/ ) dergisinin kapağına bir göz atalım: O haftaki sayıda:

https://www.geneticliteracyproject.org/2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/” linkinde tarafımdan yayınlanan “BRIC Ülkelerinde Agrobiyoteknoloji Atağı” başlığı ile, Geneticliteracyproject dergisinde çıkan makale duyurumla birlikte, o hafta bitki ıslahında çıkan İngilizce makale, haber, duyurulardan derlenen onlarca konuyu karşınızda buluyorsunuz. Bu, amacınıza göre ticari, bilimsel, sosyal amaçlı bir güncel bilgi avcılığı ve avı demektir. İşte eDergiciliğin belki de en etkili tarafı da bu olsa gerek: Branşınızla ilgili, o hafta yayınlanan en çarpıcılarını tanesini ekranınızda izleyebilmek. Paper.li sistemi, başlığının kapsadığı, yani hedef kitlenizin ilgi alanındaki tüm içeriklerden seçilen öncelikli önemdeki yazıları derginizde görüntülemektedir. Bunlar, sosyal medya ve weblerden sağlanan veri tabanı, sosyal sinyal değerlendirilmesi dahil, son teknolojiler kullanılarak derlenmiştir.

Yukarıda sözü edilen kendi makalenizin dergiye eklenmesi için bazı koşullar var. Makalenizin bir portalda yayınlanmış olması gerekli. https://tr.wordpress.com/ ve benzeri destek kaynaklarıyla, ücretsiz olarak oluşturacağınız WEB siteleri size gerekli linkleri sağlayacaktır. Ancak o linkle kendi yazınızı Paper.li derginize ekleyebiliyorsunuz. Derginin oluşturulmasındaki detaylar her aşamada karşınıza çıkıyor. Yardım seçenekleri ile!

Arşiv seçenekleri yanında dergi toplanan haber-makaleleri kategorilerine göre sütunlarda sıralamaktadır. Bir eDerginin artlarını izlemek için 13.01.2020 tarihli “The Plant Breeding Weekly“nin Bilim (Science) sütunlarında toplanan elektronik yayınların listesinden bazılarına bir göz atalım:

1. Kenevir ıslahında kısa yol yok;

3. Brezilya, Çin ve diğer BRIC ülkelerinde bitkisel biyoteknolojinin geleceği;

4. Yeni ıslah teknikleri ile iklim değişikliğinin etkisi azaltılabilir;

5. Çeltiği İklim Değişikliğine Hazırlamak;

7. 2020 Bitki Genetiğinde 2020 Yılında Neler İzleyeceğiz?;

8. Geleceğin Gıdaları: Yapay Zeka İle Kuraklığa Dayanıklılık Nasıl Artırabilir.

Bitki ıslahı ile ilgili böylesine güncel ve böylesine çarpıcı uluslar arası bilgilere ulaşmak ancak bu tip bir eDergi ile olası. Genç bilim adamlarına bu tip fırsatlar sağlayan sistemi denemeleri hararetle önerilir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Tarımsal biyoteknoloji ile ilgilenenler için: “The Agricultural Biotechnology Weekly”,  https://paper.li/e-1435710000#/ 

Yeni Gıda Türleri Genç Girişimcilerle Yola Çıkıyor

Bitkisel et, bitkisel yumurta, etsiz but (tavuk), bitki bazlı peynir, sodyumsuz tuz gibi henüz soframızda görmediğimiz gıda adaylarının bazıları yola çıktı, bazıları ise çıkmak üzere. Tüketiciyi yakından ilgilendiren bu yeniliklerin ana nedeni, salt müteşebbislerin ticari ilgisi değil. Önümüzdeki yıllarda bir milyara ulaşacak olan farklı-lüks tüketime meyilli orta sınıfın yanında, iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği tarımsal üretimlerindeki kısıtlar olabilir. Söz konusu ürünlerden yalnız bitki bazlı ette, 2030 yıllarında 85 milyar US dolarlık ciro beklenmekte[1]

Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir rapora göre 2050’lere doğru, bugün tükettiğimiz gıda miktarının %70 artırılması gerekmektedir. Söz konusu artışın, et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Günümüz insanı, çevre konuları ile alabildiğine fazla ilgilenmektedir.  Bu bağlamda tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkarılmaktadır. Dünyanın kısıtlı “su” yunun kullanımı ile ilgili olarak gıda kaynaklarımızı irdelersek, bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su gerektiğini görürüz. İşte bu açıdan et tüketimimizin azaltılması için öncelikle akademisyenler kollarını sıvadılar. Daha 2013’lerde, bilim adamlarınca, bitkisel etin laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda, Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)).

Amerikada ise, bu yönde kurulan yeni girişimler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış firma ve yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir.  

İsrail’li yeni girişimci “Supermeat” i ise Alman PHW gurubu satın alma işlemlerini başlattı bile.

“Modern Meadow”, Horizons Ventures, Sequoia Capital ve PayPal gibi yatırımcılardan destek alarak laboratuvarında et ve deri üretmeye başladı.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” bitki bazlı tavuksuz piliç etini 2019 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

Solazyme, geleneksel ürünlerden daha az kalori, daha az doymuş yağ ve daha az kolesterol içeren %100 mikro alglerden üretilen bir yumurta alternatifini (VeganEgg) piyasaya sürdü. Onlarca yatırımcıdan destek sağlamış durumda.

Yumurtanın yerini tutacak bitki bazlı başka bir ürün, diğer girişimci Hampton Creek’in “Just Mayo” ve “Just Cookies” adları ile şimdiden market raflarında. Tabiiki onlarca yatırımcıdan sağlanan desteklerle.

Sodyumsuz tuz. Tuzda sodyumu devreden çıkarıp potasyumu devreye sokan girişimci Tom Manuel’in “NuTek Salt”ının yatırımcısı Khosla Ventures.

Harvard Üniversitesi’nden üç arkadaş tarafından kurulan Six Foods, altı ayaklı yaratıklardan elde edilen gıdaların gücüne inanıyor: böcekler. İlk ürünü “Chirp Chips” fasulye, pirinç ve un destekli. Chirp Chips, normal patates cipsinden üç kat fazla protein içermektedir.

Badem sütü ve Tayland cevizi sütü kullanan Kite Hill, frenk soğanı, mantar ve dere otu karışımları ile CoastanoaWhite Alder, ve Ricotta gibi birçok peynir çeşidi  pazarlamakta. Bu peynirler yüksek oranda yağ yerine, sadece dört doğal bileşen içermektedir: pastörize fındık sütü, kültürler, enzimler ve tuz. Bu girişimcinin yatırımcısı da Khosla Ventures’dır.

FinlessFoods ise hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak, karada üretmeyi hedeflemektedir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3].

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetine “http://blog.milliyet.com.tr/yarinin-yeni-gidalari-yolda/Blog/?BlogNo=615244” linki ile ulaşılabilir.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/bitkisel-et-pazari-85-milyar-dolar/Blog/?BlogNo=610162

[2] https://www.justforall.com

[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Küresel Isınma Tarımda Acil Yenilikler Gerektiriyor

Küresel ısınmanın önemi artık her kesimce kabullenilmişe benziyor. Birçok ülke bu doğrultuda yeni çarpıcı kararlar aldılar.  Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri dünyada ilk olarak Gıda Güvenirliği Bakanlığını kurdu. Suudi Arabistan’ın, iklim değişikliğinden daha az etkilenmesi için, buğday tarımına son vermiştir[1]. Son tahminlere göre 2050 yılına kadar ortalama sıcaklık 1,3 C0, 2100 yılına kadar 1,2 – 3,7 C0 arsında artış göstereceği beklenmektedir.

Sıcaklığın artışı yanında kuraklar tarımı alabildiğine olumsuz etkilemektedir. Örneğin kurakta, bitki tam gelişemiyor, erken oluma zorlanan bitki, tam dane dolumunu gerçekleştiremeyebiliyor. Tabiiki olay bununla bitmiyor. Değişen iklim hastalık ve zararlı etmenlerinin de yaşamsal değişimine neden oluyor. 1960 yılından beri zararlıların her yıl 2,7 kilometre kuzeye göç ettikleri biliniyor[2]. Hastalık etmenleri ve zararlıların yaşam süreleri uzayabiliyor, hatta üreme hızları artabiliyor, yeni genotipler oluşturabiliyorlar. İşte bu dünya tarımı için bir felaket habercisi. Çünkü söz konusu yeni hastalıklar ve zararlılar için mücadele ilaçlarının henüz piyasaya çıkarılmamış olması.

Tarımın bu tehditlere karşı muhakkak yeni stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz. Ekim, sulama, gübreleme teknikleri gibi agronomik seçeneklerin yanında, en etkili çar hastalık ve zararlılardan en az zarar görecek yeni bitki genotiplerinin – çeşitlerin ıslahıdır.

Fakat hastalık ve zararlıların gelişim ve davranışları o kadar çabuk değişmektedir ki, bitki ıslahı ile onlara dayanıklı genotiplerin geliştirilmesi genelde garantilenemez. Çünkü klasik ıslahta, türe bağlı olarak dayanıklı bir çeşidin ıslahı için on ile otuz yıl arasında bir zaman gerekmektedir. Klasik ıslahta, çok şey şansa bağlıdır ve başarı için çok zaman gerekir. Bugün bazı virüs ve mantari hastalıklara dayanıklı çeşitlerin henüz geliştirilememiş olmasının nedeni, klasik ıslahın yetersizliğidir.

İşte burada moleküler ıslah devreye girmektedir. Gen veya genom düzenleme diye bilinen CRISPR/Cas gibi yöntemler[3], daha hızlı ve etkin olarak dayanıklı genotiplerin geliştirilmesinde girmektedirler. Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İlginçtir, YİT le yeni çeşitler tescil edilmeye başlamış ve ilk olarak bir SOYA çeşidi 2019 yılında tescil edilmiştir. Aynı yılda bitki ıslahında bir ilk gerçekleşmiş ve dört yıllık bir sürede[4] yeni NOHUT çeşidi tescil edilmiştir.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, hiç de diğer biyoteknolojik tekniğindeki gibi, örneğin GDO, bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlar gerektirmemesi! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.  

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenirliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanlarından birkaç görüş[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor: “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[7].

Türk moleküler genetikçileri, bitki ıslahçıları ve tüm yaşam bilimci akademisyenlerin konuya ilgi göstermeleri beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873&nbsp;

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2759.klimawandel-pflanzen-genome-editing.html

[3] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[4] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[5] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

Bitki Bazlı Balıklar Geliyor

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Buğday Gluteni Çölyak Dışında da mı Etkili

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »
%d blogcu bunu beğendi: