Bitki Bazlı Et Pazarı 2030larda 85 Milyar Dolar

Bir İsviçre yatırım firması UBS 2018 deki 4,6 milyar dolarlık bitki bazlı protein ve et pazarının 2030 yılına gelindiğinde 85 milyar dolara ulaşacağını tahmin etmektedir[1]. Aynı kaynak bitki bazlı süt pazarını 2025 ler için 37,5 milyar dolara ulaşabileceğini eklerken, toplumun gelişen sağlık ve refah düzeyinin bu artışlarda ana etken olduğunu ileri sürmektedir (önümüzdeki on yılda bir milyar tüketici orta sınıfa geçiş yapacak!).

Diğer taraftan Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor), 2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisini ele almıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.  

UBS raporunda çevre ve hayvan sağlığına odaklanırken, gittikçe daha çok tüketicinin bitki bazlı protein kaynaklarını tercih ettiğine değinmektedir. Gerçekten de tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Ayrıca dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.  

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında et oluşumu başlamaktadır. Hayvan vücudunda da izlenen bu sistem yalnız laboratuvarda değil, daha geniş ortamlarda da gerçekleştirilebilir. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle yer bulabileceğe benziyor. Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır.

Tam olarak piyasaya çıkmaları zaman gerektirebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” tavuksuz piliç etini 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü de ilginçtir. Burada et ikame maddesi olarak, bitkisel protein (soya) dokuları  ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[3]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.   

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[4].

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.fooddive.com/news/plant-based-meat-market-forecast-to-reach-85b-by-2030-report-says/559170/

[2] https://www.justforall.com

[3] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html

[4]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Türkiye Buğday 2019 Yıllığı

Toplumumuz, en fazla tükettiğimiz gıda maddesi olan buğday konusunda ne yazık ki hiç de sağlıklı bilgilendirilmemektedir. Bazı sivil toplum örgüt (STK) mensupları, konuları dışında olmasına rağmen, buğdayla ilgili sağlıksız bilgilerle vatandaşı adeta yanıltmaktadırlar. Hiç ilgisi olmamasına rağmen buğdayı GDO ile ilişkilendirilmeye kalkan profesöre,  işin aslını bilmeden, on yıllık toplam 50 milyon ton ithalat rakamını vererek, buğdayda dışa bağımlılığımızı kanıtlamaya çalışan STK temsilcisine rastlamaktayız. Hemen belirtelim: Türkiye yaptığı un ve makarna ihracatı için dâhilde işlem rejimi[1] çerçevesinde gerçekten her yıl 5 milyon ton civarında ekmeklik ve makarnalık buğday ithal etmektedir. 2002 yılından günümüze 15 milyar ₺’lik buğday ithalatına karşın, 27 milyar ₺’lik un-makarna gibi ürün ihracatı ile 12 milyar ₺ katma değer sağlanırken, un-makarna ihracatında Türkiye ilk sıralara yükselmiştir. Unutmamak gerekir ki, bazı yıllar 21 milyon tonu aşan üretimimiz, 18 milyon tonluk yıllık buğday tüketimimizin, devamlı üstünde kalmaktadır. Türkiye de 1960’larda 10 milyon hektar olan buğday ekim alanını daraltırken, üretimini birim alandan sağlanan daha yüksek verimle kapatmıştır. Ülkemizde buğday verimi, 2018 verilerine göre, 250 kg/da ile dünya buğday verim ortalaması civarındadır. 2018 yılında Türkiye 7,6 milyon hektar alanda 19 milyon ton buğday üretmiştir.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Özellikle 2050 yıllarında, her yıl bir milyar tonluk tüketimi tahmin edilen bu ürünün (grafik!), gereksinimini karşılamak için, her yıl %2 daha fazla ürün kaldırılması zorunlu görünüyor. Bu amaçla ülkeler, öncelikle birim alandan alınan ürünü artırmak için adeta yarışmaktadırlar. Nitekim Birleşik Krallık 2020’lerde dekara 2 ton verimi hedef olarak belirlemiştir[2]. Aynı ülkede 2015 yılında 1,65 ton/da ile yeni dünya rekoru kırılmıştır. Yani bitki olarak buğday, yüksek verim potansiyeline sahiptir. Uygun çeşit ve uygun ekolojilerde bu verimler artırılabilir. Nitekim ülkemizde de bazı bölgelerde sulu koşullarda 1000 kg/da üzerinde verimin elde edildiği yıllar olmuştur. 

2019 yılında buğdayın ana sorunu doların artışıdır. DAP (kompoze gübre) fiyatının 2017 yılında tonu 1,650 ₺ iken, 2018 yılında 3,355 ₺’ye çıkması her şeyi açıklıyor. İlacı da aynı paralelde değerlendirecek olursak, 2019 yılının buğday çiftçisi için hiç de kolay bir yıl olmayacağı anlaşılır. Bu aşamada devlet desteklerine bir göz atarsak, olayın pek iç açıcı olmadığı ortaya çıkacaktır. Çünkü sekiz yılda 4,5 kez artan dolara karşın, devlet desteklerinde pek de büyük bir değişiklik olmamıştır (Tablo!). Hâlbuki gübre, ilaç ve mazot gibi girdilerin fiyatları, dövize bağlı olarak sürekli artış göstermişlerdir.  Gerçi Toprak Mahsulleri Ofisi, bu yıl için alım fiyatlarında %25-30’luk bir artıştan, Tarım ve Orman Bakanlığı da primde %100’lük bir artıştan söz etmektedir. Şu günlerde gübre ve ilaç beklemekte olan buğday tarlalarımıza, gerekli özenin gösterilip, gösterilmediği, ancak hasat sonunda, dekara ortalama verim belli olduğunda anlaşılabilecektir.        

Yıl Tohum (₺/ha) Prim (₺/ton) Toprak a. (₺/ha) Yakıt (₺/ha) Gübre (₺/ha)
2010 50 50 25 32,5 42,5
2018 85 50 8 170,3 40

Gıda sektöründe hammadde olarak en çok kullanılan buğday, binlerce fabrika ile Türk sanayisindeki öncü yerini korumaktadır. 2019 verilerine göre, 640 un, 28 makarna, 103 bulgur, 32 bisküvi ve 13 irmik, toplam 816 fabrikası ile buğday, yalnız ülkemizde değil, yurt dışında da karınları doyurmaktadır. Rusya, Ukrayna gibi buğday üretici ülkelere yakınlığı ve dolayısı ile nakliye avantajından yararlanan Türkiye, 100’e yakın ülkeye un, makarna gibi buğday yan ürünleri ihraç etmektedir. 2016 yılı dünya 12 milyon tonluk un ticaretinin %30’unu gerçekleştiren Türk ihracatçıları, sıralamada ilk basamaktaki yerlerini almışlardır. 2017/2018 sezonunda 3,3 milyon tonu un ve 1,1 milyon tonu makarna olmak üzere toplam 6,2 milyon ton buğday yan ürünü ihraç etmiştir. Un sanayisinden geriye kalan kepek de, yem fabrikaları için hammadde olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu avantajlarla, Türk un ihracatçısının dünya pazarındaki rekabet gücü sürdürebilir görünümdedir.  

Buğdayla ilgili bu güncel haberlerden söz ederken, buğday tohumculuğuna değinmemek olmazdı. Hemen belirtelim, genç tohumculuk firmaları yurt içi-yurt dışı çeşitleri ile Türk çiftçisinin sertifikalı tohum gereksinimini karşılamaktadırlar. Ne var ki yurt dışı kaynaklı çeşitler için ıslahçı hakkı (royalite) ödemesi söz konusu ve bu gelecekte hibrit çeşitlere ödenen meblağa ulaşabilir (hibrit domates tohumuna ödenen yıllık döviz 30-50 milyar US$ civarında!). O nedenle Türkiye, başta buğday olmak üzere tüm türlerde yerli genotiplerini geliştirmek zorundadır. Buğdayın ıslah hedefleri oldukça geniştir. Sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık-bulgurluk-baklavalık-glutensiz, yazlık-kışlık, hastalık-zararlı-kurağa dayanıklılık gibi seçeneklerle Türkiye, her yıl çok sayıda yeni çeşide gereksinim duymaktadır. Ülkemizde buğday ıslahçısının ihtiyaç duyduğu genleri sağlayacak Avrupa’da olduğu gibi bir ticari gen-genotip geliştirme şirketinin de bulunmamasından kaynaklanan boşluk, ACİLEN doldurulmak zorundadır. Bazı ülkelerde bu konuda bakın neler yapıyor: Pakistan bir gen satın almış, ücretsiz olarak tüm ulusal pamuk tohumcusu kuruluşlarının kullanımına sunmuştur. Brezilya bir uluslararası firmaya, yalnız ülkesinde kullanılmak üzere bir çeşit sipariş etmiştir. Kanada’da tohumculuk ticareti için pek albenisi olmayan “yemlik buğday” çeşit geliştirme işi “üretici-tohumcu-kamunun” oluşturduğu bir kooperatifle çözümlenmiştir.

Türkiye ihtiyaç duyulan tüm çeşitleri geliştirecek potansiyele sahiptir. Yalnız bu konuda kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve özel sektörü bir araya getirecek kurumlar yalnız buğdayda değil, daha birçok türde tohumluk sorununu çözümleyebilirler. TARIMDA MILLI BIRLIK PROJESI çerçevesinde bu konuda ilk akla şu stratejik organizasyonlar gelebilir:

-Tüm buğday paydaşlarını bir çatı altında toplayan AR-GE odaklı bir “Türkiye Buğday Konseyi”;

-Kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[3] benzer bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi”.

Nazimi Açıkgöz



[1] Dâhilde İşleme Rejimi, iİhraç edilecek ürünleri üretmek için gerekli olan ve yurt dışından ithal edilen, ithali gümrük vergisine tabi girdilere gümrük muafiyeti getiren bir ihracatı teşvik sistemidir.

[2] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

[3] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

Organik Gıda Pazarı 100 milyar dolara yaklaştı

 Dünya gıda sıkıntılarını sonlandıran 1960’ların yeşil devrimi, 1980lerde organik tarım pazarının yeşermesine fırsat yaratmıştır. Ortaya çıkışı, hiç kimse tarafından reddedilemeyecek bir mantığa dayanmaktadır. Klasik tarımda kullanılan gübre ve ilaç gibi kimyasalların sağlık ve çevre açısından yarattığı sorunlar nedeniyle başlatılan organik tarım, ne yazık ki verim açısından klasik tarımın gerisinde kalmaktadır. Grafikte[1] izlendiği gibi organik buğday verimi, bazı ülkelerde klasik tarımda alınan verimin ancak %40’ında kalmaktadır. Söz konusu karşılaştırma tek yıllık – çok yıllık bazında yapıldığında, çok yıllıklarda farkın daha azaldığı izlenmektedir. Baklagil-diğerleri karşılaştırılmasında ise istatistikî olmasa da, verim farkının baklagillerde azaldığı söylenebilir. Tür bazındaki karşılaştırmalarda ise söz konusu fark, köklerin derine inebilmesi nedeniyle meyvelerde en az, yağlı bitkiler ve sebzelerde daha az, patates gibi kök bitkilerinde ise en fazla olduğu gözlenmiştir.

Organik tarımda birim alandan alınan verimin, klasik tarıma oranla düşük olmasının ana nedeni, limitli besin ortamında maksimum verimi sağlayacak genotip ve çeşitlerin henüz geliştirilmemiş olmasıdır. Özellikle organik tarım yönergelerinde de yer alan, “organik tarım organik tohumla” koşulu (Acikgoz N., and Ilker E. 2006 Cereal breeding strategies for organic and low-external-input crop production systems. Paper presented at Joint Organic Congress, Odense, Denmark, May 30-31, 2006) sağlanmadığı sürece, organik-klasik verim farkı kapanacak gibi görünmemektedir.

Organik bitki endüstrisi, ürünlerine daha yüksek fiyat talep etmektedir. Fiyat farkının bazı ürünlerde iki katını da aştığı gözlenebilmektedir. Bu da organik ürünlerin, ancak gelir düzeyi fazla olan kitlelerce tüketileceğine işaret etmektedir. Yani fakir kesim, organik ürün pazarında “yoktur”. Organik tarım, Türkiye dahil, birçok ülkece desteklenmektedir. Ülkemizde dekar başına 100 ₺ destek verilirken, Almanya klasik tarım desteğine %10 ilave prim vermektedir. Ne var ki son zamanlarda besin değerleri bakımından organik-klasik ürünlerde izlenen farksızlık nedeniyle[2] söz konusu organik desteklere sıcak bakılmamaya başlanmıştır. Nitekim Birleşik Krallık bu fasılda ayırdığı fonun harcanmasını durdurmuştur[3].

Bütün bunlara rağmen, 2017 yılında organik gıdaya yapılan harcamalar 100 milyar $’a yaklaşmıştır. 1999 verileri 11 milyar $ olduğuna göre bu oldukça çarpıcı bir rakam. Ne var ki tüketim refah ülkelerinde yoğunlaşmış: 40 milyar $ ABD’de, 37 milyar $ AB’de (Fransa 10 milyar $, Almanya 8 milyar $). Bu arada dünya gıda pazarının 2015 yılı toplam değeri 5 trilyon $ idi. 

Organik tarıma ayrılan alan ABD’de toplam tarım alanının %0,9, iken bu rakam AB’de bunun üç katıdır: % 2,9. Tarım arazilerinde organiğe ayrılan oranlarda bazı ülkeler gerçekten ilginç rakamlar sergiliyor: Avusturya %22, Estonya %19, İsveç %18. Organik tarımla uğraşan çiftçi sayısında ise büyük fark gözlenmektedir: AB’de 400,000, ABD’de birkaç bin.

Avrupa’da 2000 – 2016 yılları arasında kişi başına düşen organik ürün tüketimi dört kat artmıştır. Bu artışta talebin yanında, üretim desteği de etkili olmuştur. Avrupalı 2016 yılı verilerine göre ortalama yıllık 60 euroluk organik gıda tüketmektedir. AB tarım ve çevre bütçesinin %6,4’ünün organik tarıma ayrıldığı gerçeğinde hareketle, organik gıda tüketiminin AB’de de daha da artması beklenmelidir. Bu oran bazı ülkelerde daha da yükselmektedir. Örneğin Danimarka’da % 13,2’lere ulaşmaktadır.

Klasik ürünlere göre %150 daha fazla fiyat bulan organik ürünler sektörünün birçok sorunu olacağı muhakkak. O nedenle sertifikasyon üst kuruluşları sürekli yeni standartlar hazırlamak zorundadırlar. Biyo etiketleme, ilaç – gübre kalıntı izlenmesi, eşik değerlerin oturtulması gibi birçok konu, yine devreye giren yeni ürünlerle söz konusu kuruluşları ve üst organlarını tetikte olmaya zorlamaktadırlar. Bütün bunlara ithalat – ihracat da katılırsa işin pek kolay olmayacağı ortaya çıkar. Nitekim İtalya’nın Romanya’dan ithal ettiği organik sertifikalı, fakat kurallara uymayan buğdayı, Almanya’nın organik sertifikalı 40 ton çileği gazetelere yansıyan yalnız birkaç örnek[4].

Nazimi Açıkgöz


[1] http://ec.europa.eu/agriculture/rica/pdf/FEB4_Organic_farming_final_web.pdf

[2] http://www.foodsafetynews.com/2012/09/organic-food-not-proven-healthier-or-safer-study-finds/#.VR-ztPmsWSo

[3] http://www.freshplaza.com/article/124455/UK-Dont-waste-your-money-on-organic-food

[4] https://www.euractiv.com/section/agricu[1] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/organic-farming-improved-but-still-flaws-with-traceability-eu-auditors-find/

Rusya’nın Genetik ve Islaha Büyük Yatırımı

Rusya, beklenmeyen bir dönemde, yeni ıslah (gen düzenleme) teknolojilerine büyük bir meblağ ayırdığını duyurdu[1]. Rusya Bilimler Akademisinden alınan bilgilere göre 1,7 milyar US$’lık bu yatırımın hedefleri de belirlenmiş durumda: Gen düzenleme yöntemi ile 2020 yılında 10, 2027 yılına kadar da 20 bitki çeşidi ve hayvan genotipi ıslah edilecek. Önceliğin arpa, şeker pancarı, buğday ve patatese verildiği projede hedef hastalıklara dayanıklı yeni çeşitler geliştirmek.

Kültür bitki ve hayvanlarında üretimin sürdürülmesi için yeni yeni genotiplerin geliştirilmesi gerekmektedir. Değişen çevre koşullarına uyumlu çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutasyon ve klasik ıslah teknikleri son yıllara kadar yeterli idi. 20. Yüzyıl sonlarında doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından gama ve benzeri ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşitlere rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. 2010 yılından beri ise moleküler bazda laboratuvarlarda genom içi düzenlemeler yapılmaktadır.  Elde edilen genotipler kısa sürede tescil edilerek üreticilere ulaştırılabilecektir. Yeni genotiplerin kısa zamanda geliştirilebildiği bu yeni ıslah teknikleri (YIT – genom düzenlemeleri – gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Çok daha önemlisi, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir[2]. 2018 yılında Arjantin’de bu yeni yöntemle geliştirilen ilk tatlı su çuprası[3] ticarileştirildi. 2019 yılı başında da ABD’de yine aynı yöntemle geliştirilen yeni soya çeşidinin yağı market raflarında yerini aldı. Söz konusu yağ kalitesi iyileştirilmiş bu çeşidin yağı, sıradan soya fasulyesinden birkaç kat daha az “doymuş yağ asitleri” ve daha sağlıklı oleik asit içermektedir[4].

Ne var ki gen düzenleme yöntemi AB’de, biyomühendislik olduğu için 2018 yılında GDO ile aynı kategoride kabul edilip, tarımı yasaklanmaktadır.

Rusya da, 2016 yılında araştırmalarına onay verdiği GDO’lu ürünlerin tarımına yasak getirmiş, fakat gen düzenlemeleriyle ilgili henüz hiçbir yasal düzenleme gerçekleştirmemiştir. İşte bu aşamada, söz konusu 1,7 milyar dolarlık proje mimarlarından moleküler genetikçi Konstantin Severinov bazı endişelerini dile getirmekte: “Her ne kadar Rusya tarımsal ürünce zenginse de bazı, bitkilerde sorun yaşamaktadır. Bu sorunların üstesinden yeni ıslah teknikleri ile gelinebileceğine, Rusya Bilimler Akademisi onay vermiştir”.

2017 verilerine göre GSMH’sının ancak %1,1 ini bilimsel araştırmalara ayıran Rusya, bu rakamla gerek Çin (%2,1), gerekse ABD’nin (%2,8) gerisinde kalmaktadır. Diğer taraftan konu ile ilgili bilim adamları projenin uygulama aşamasında birçok sorun yaşanacağı görüşündeler. Nitekim Severinov, başta sarf malzemesine ulaşım gibi bürokratik nedenlerle yaşam bilimleri araştırmalarının pek de sağlıklı yürüyemeyeceği endişesini taşımaktadır. Rus Bilimler Akademisi’nin önde gelen bilim adamlarından Kochetov ise daha birçok yasal düzenlemelere gereksinim olduğunu, özellikle laboratuvar koşullarında geliştirilecek genotiplerin-hatların-yarıyol materyalinin bitki ıslahçılarınca kullanımına kadar yapılacak daha çok iş olacağı görüşünde. Yani projenin verilen zaman içinde hedefe ulaşımından endişeliler.

Rusya’nın bu atılımı Türk tohumculuğu için çarpıcı bir örnek. Öncelikle gen düzenleme teknolojilerinin bitki ıslahı için kaçınılmaz olduğunu kabul edelim. Yöntem, özellikle yarıyol materyali gereksinimi içindeki tohumculuğumuza büyük katkı sağlayabilecektir. Koruma altındaki çeşitlerinin %58’inin yabancı[5] olduğu tarımımıza millilik ruhunu vermek için, bu tip gelişmelerden zamanında yararlanmak zorundayız. Fakat yöntem tamamen moleküler düzeyde laboratuvarlarda gerçekleştiği için, Rus Bilimler Akademisi örneği, TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi), TUBİTAK gibi bakanlıklar üstü bir kurumca ele alınması gerekmektedir. Bu konuda bakanlıklar ve üniversitelerle sıkı işbirliği de kaçınılmazdır. İşin acı tarafı Türk tohumculuğu için gerekli yarıyol materyali (gereksinim duyulan gen, ıslahçı hattı) temini konusunda maalesef bir başka seçenek de bulunmamaktadır. Çünkü ülkemizde yarı yol materyalini sağlayacak şirket sistemi gelişmemiştir ve kamu da, bu konuda batı ülkelerinde olduğu gibi[6] bir oluşuma pek hazır görünmemekte. İşte, bizlere düşen görev, tohumculuğumuzun geleceğini kurtarmak için farkındalık yaratmaktır.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.nature.com/articles/d41586-019-01519-6?utm_source=Nature+Briefing&utm_campaign=9f8bbd0a81-briefing-dy-20190515&utm_medium=email&utm_term=0_c9dfd39373-9f8bbd0a81-43919645

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3] https://nacikgoz.blogactiv.eu/2019/01/19/the-first-commercial-product-of-genome-editing-tilapia/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[5] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/05/04/yeni-bitki-cesitlerimiz-pek-de-milli-olamayacak/

[6] https://nacikgoz.wordpress.com/2019/05/11/turk-tohumculugu-icin-yeni-stratejiler-gelistirmek-zorundayiz/

Yarınlarda Gıda Krizi Yaşamayız!

FAO, Avrupa Komisyonu (EC), Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ve Dünya Gıda Programı (WFP) kısa zaman önce, yarınların gıda gereksiniminin karşılanması için bir çerçeve işbirliği anlaşması imzaladılar. Amaç gıda güvenirliği ve güvenliği konusunda etkili, koordineli, sürdürülebilir yeni stratejiler geliştirmekti. Bunu

zorlayan nedenleri grafikten kolayca anlamak olası: Önce 1960 yılında 3 milyar olan nüfus 1080’de 4,3 ve 2000’de ise 6 milyar olmuştur. 2020’lerde ise 7,5 ve 2050 yılında ise 9,5 milyar olacağı beklenmektedir. Bu rakamlardan ve var olan ekim alanı verilerinden hareketle 1960 yılında kişi başına 4,3 hektarlık bir üretim alanı düştüğü, bu rakamın 1980’de 3’e ve 2000’de 2,2 hektara gerilediğine şahit oluruz. 2020 yılı tahmini ise 1,8 hektardır.  Burada, çizelgeden de yararlanarak bir hektarın doyurduğu kişi sayılarını tahminlemeye çalışalım: 1960 yılında bir hektar 0,7 kişiyi, 1980’de 1,5 kişiyi, 2000’de 2,7 kişiyi doyurmuştur. 2020 yılında ise bir hektarın 4,2 kişiyi doyurması gerekecektir. Buradan hemen birim alandan daha fazla ürün almanın kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır.

Yıllar 1960 1980 2000 2020
Dünya Nüfusu (milyar) 3,0 4,3 6,0 7,5
Kişi Başına Düşen Hektar 4,3 3,0 2,2 1,8
Bir Hektar Kaç Kişiyi Doyuruyor 0,7 1,5 2,7 4,2

Birim alandan kaldırılan ürünü kısıtlamada ana etken olan çevrenin-iklimin gittikçe etkisini gösterdiği günümüzde, gıdamızın geleceğinin çok iyi irdelenmesi gerekmektedir.

İklim değişikliğinin başta sağlık olmak üzere, üretim alanları, tarım ve çevreyi tehdit edeceği bir gerçek. İnsanoğlu bu konuda bir şey yapmadığı takdirde, önümüzdeki 50 yılda, 4-5 C0 lik bir artış, artık bir endişe olmanın ötesinde görünüyor. Sıcaklık dalgaları, sel, fırtına, buzul erimeleri gibi değişimlerin, özellikle tarımsal üretim alanlarında büyük ölçüde etkili olmaya başlamıştır. Artan nüfus, daha fazla günlük kalori gereksinimi gibi beklentileri de bu kısıtlara ekleyecek olursak, insanlığın kendi geleceği için gıda üretimine yönelik en küçük fırsatları değerlendirmesi kaçınılmazdır.

Peki, gıda ve tarımsal üretimini nasıl artırabiliriz?

Bu konuda her toplum, kısa ve uzun vadeli sürdürülebilir projeler gerçekleştirmekte veya yenilerini planlamaktadırlar:

-Bazı ülkeler üretim modellerini değiştirmekte: Arabistan’ın 2016 yılında su tasarrufu amaçlı olarak buğday tarımına son vermesi gibi[1];

-Fransız bağcılar bağ tesislerini Birleşik Krallık’a kaydırmaları gibi, bazı üreticiler üretim yerlerini değiştirmekte;

-Bunlara anıza ekim, ikinci ürün (Çin’de çeltikte yılda dört ürün bile alınabilmektedir), çift biçim[2], topraksız tarım, dikey tarım, şehirde çatı ya da depo-bodrum tarımı, permakültür gibi yeni uygulamalarla üretim artışları sağlanabilecektir;

-İklim değişikliği karşısında yarınki gıda maddelerini garantileme konusunda bitki ve hayvan ıslahı güvenilir kaynakları oluşturur. Daha şimdiden ağırlıklı olarak genetik mühendislik ve biyoteknolojiden de yararlanarak, kurağa dayanıklı mısır çeşitlerinin, tescil edilerek üreticiye ulaştırılmış olması bunun bir ispatıdır;

-“CRISPR-Cas9” gibi yöntemlerde, GDO’ların aksine dışarıdan herhangi bir gen transferi olmaksızın, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Bu yeni ıslah teknikleri[3] ile bitki ve hayvanlar geliştirilmeğe başlanmıştır;

-Tüketiciler, flexitarians (daha az et yiyen insanlar) davranışa yönlendirilebilir. Böylece toplumun et tüketimi azaltılarak tarımsal üretimde büyük bir değişimler sağlanabilir. Bu konuda bitkisel kökenli yapay et teknolojilerindeki gelişmeler[4] ümit vericidir. Bu konu, özellikle arazi ve su kullanımı konusunda öne çıkan, iklim değişiminde de sıkça öne sürülen hayvancılığı rahatlatacak bir fırsat gibi görünüyor;

 Ürün kayıplarının yarıya indirilmesiyle 2050’lerde tarımsal üretim %20 artabilecektir;

-Çiftlik işi yapan robotlara, sürücüsüz traktörlere ve tarımsal üretim için geliştirilecek yeni teknolojilerle, tarımsal verim artırılabilir;

-Atıkları böceklere yedirerek Avustralya’nın en büyük yenilebilir böcek çiftliği (Edible Bug Shop) acaba yiyeceklerimizin zenginleştirilmesinde çarpıcı bir örnek olabilir mi?

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873

[2] Çeltiğin hasattan sonra bitkide gelişen yeni saplardan ikinci bir ürün elde edilmesi 

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/biyoekonomide-hayvancilik-ve-et-odak-noktasi/Blog/?BlogNo=588064

Yeni Bitki Çeşitlerimiz Pek De Milli Olamayacak

Tohum, tarımın ana girdilerinden biri olarak hep gözetilmiş, kollanmış ve desteklenmiştir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında başlayan yasal düzenlemeler sürekli güncellenmiş fakat gelişmiş ülkelerde bu konuda izlenen stratejilere pek göz atılmamıştır. AB’de de tohumculuk, genelde üretici kooperatifler  ve özel firmalarla sürdürülmektedir. Yeni çeşitlerin-genotiplerin geliştirilmesini ise üniversiteler, araştırma kuruluşları ve genotip geliştirme şirketleri üslenmiştir. Türkiye’de ise kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve son zamanlarda araştırma yetkisine sahip özel tohumculuk kuruluşları kendi yeni genotiplerini geliştirmektedirler. Yani genotip-çeşit geliştirip tohumcu firmalara sunan herhangi bir kamu veya özel sektör kuruluşumuz henüz yoktur. Kısa vadeli bazı projelerle kamu ıslahçı kuruluşlarının özel sektörü gen materyali ile desteklediği olmuştur.  

Ülkemizde yeni tescil edilen çeşitler ıslahçı haklarının zarar görmemesi için koruma altına alınmaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılına ait “KORUMA ALTINDAKİ ÇEŞİTLER ve ÜRETİM SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİLER LİSTESİNDE[1]” yer alan tescilli çeşitlerden ve aynı bakanlığın bu konuda hazırladığı “BİTKİ ISLAHÇI HAKLARI RAPORUNDAN[2]”  yola çıkarak tohumculuğumuzla ilgi bazı konulara bir göz atalım. Önce, hibrit çeşit olarak bilinen, yani korunmaya gereksinim duyulmayan (F1, açılma gösteren ve tekrar ekildiğinde daha düşük verim veren) tescilli çeşitlerin, korunma gereksinimi olmadığından bu listelerde yer almadığını hatırlatalım.  

  • 2018 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 1997 olup, bunlarda 1067 çeşit koruma altına alınmıştır;
  • Bu çeşitler arı otu, şakayık, malus anacı, mavi yemiş, zambak gibi pek öne çıkmayan bitkilerle birlikte 95 türe aittir;
  • Bu çeşit sahiplerinin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur;
  • Yabancı uyruklu başvuru sahipleri toplamda 103 olup, bunlar özel firmaların yanında, temsilen hukuk veya patent ofisi yanında avukatlardan oluşmaktadır;
  • Bu çeşitlerden yalnız 9’u, yani 1067 çeşidin % 0,8 i üç üniversiteye aittir.

Bu durumda doğal olarak söylenecek çok şey ortaya çıkmaktadır:

  • Burada, uluslararası firmaların, güvenle çeşitlerini ülkemizde pazarlayabildiklerini görüyoruz. Böylece tarımsal ürünlerimizin, ihraç potansiyelini artmıştır. Çünkü yabancı bir XX çeşidine alışmış Alman’a bu çeşidi sunamazsan, tabiiki o türü ihraç da edemezsin. Bu da Türk firmalarına rekabet gücü kazandırılması açısından önemlidir;
  • Diğer taraftan %58’i yabancılara ait olan çeşitler, ülkemizde ıslah edilmez miydi?  İşte öne çıkarılması gereken ana konu budur
  • Peki, 1067 çeşitten yalnız 9’unun, yani %0,8’inin Türk üniversitelerince geliştirilmiş olmasına ne demeli! Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden suskun?  Ha bu arada listedeki yabancılara ait olan zeytin çeşidi İspanya’nın Cordoba üniversitesine ait!

Şimdi Türk tohumculuğunun en can alıcı halkası olan “yeni çeşit–genotip geliştirme” konusunu Almanya’nın nasıl çözdüğüne bir göz atalım: Orada üniversiteler YÖK biçimi bir kuruluşa değil de Eğitim ve Araştırma Bakanlığına bağlıdır. .Bu bakanlık aynı zamanda ARAŞTIRMALARI da kucakladığından bünyesinde kurduğu GABI (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde “PLANT 2030” makro projesiyle “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadırlar. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından gelmektedir. Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir[3][4].

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler[5][6]. İşte biz de klasik melezleme tekniklerinde gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile zenginleştirmek zorundayız. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Belki yerli çeşit geliştirme konusunda TARIMDA MİLLİ BİRLİK PROJESİ içinde MİLLİ ÇEŞİT GELİŞTİRME ALT PROJESİ sorunu çözebilir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[7] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi” oluşturulmasının yerinde olacağı önerilebilir.

Nazimi Açıkgöz



[1] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Korunan_CesitList.pdf

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Bih_Rapor_2018.pdf

[3] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[7] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Kırsalı Nasıl Yaşanır Kılabiliriz

“Köyler boşalıyor”  ifadesi gıda ile ilgili bazı konuşmalarda dile getirilmeğe başladı. Bu, gıda üretiminde sorunlar yaşayacağımızın bir sinyalidir aslında. Aile işletmelerinin ağırlıklı olduğu ülkelerde kırsal nüfusun eksilmesi, tarım alanındaki girişimci ve işçilerin azalması demektir, bu da tarımsal üretimde düşme anlamına gelir. Hâlbuki dünya, -artan nüfusu ve yaşam kalitesinin artması nedeniyle- 2050’lerde %70 daha fazla üretim beklemektedir. O zaman tarımsal üretimi sürdürebilmek için, olası tarım dışı kalacak arazilerin “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşümü sağlanmalı veya çiftçinin kırsalda yaşamasını devam ettirmek için, bir seri sosyoekonomik modeller geliştirmeliyiz.

İkinci seçeneği ele alacak olursak, mevcut ve gelecek nesiller için kırsalı yeniden canlandırmanın ve yaşanacak iyi bir yer haline getirmenin tüm yönlerini irdeleyerek yola çıkabiliriz.  Önce bir durum sapması yapalım: Kırsaldan kaçışın başlıca nedenleri, yalnız ekonomiktir diyemeyiz. O eski “imece”lerin kaybolması sonucu toplum yaşamda görülen değişmeler, “kırsala gelin gitmemeye…” varan aşırı durumlar, kentlerde iş bulma şansının yüksekliği, miras nedeni ile ekonomik olmaktan uzaklaşarak ve küçülen araziler, modern tarım araç ve gereçlerin edinilememesi, artan girdi fiyatlarına karşın kooperatifleşememekten kaynaklanan pazarlama zorlukları üreticiyi gerçekten yıldırmıştır. Ülkemizde son 20 yılda ekilmekte olan tarım alanı 28 milyon hektardan 24 milyona düşmüştür.

Peki, kırsalı nasıl daha cazip hale getirebiliriz?

2019 yılı başında Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü (IFPRI) kırsal nüfus hareketleri ile ilgili bir rapor yayınladı[1]. Rapora göre, dünya nüfusunun %43’ü kırsalda olup bunların % 17’si de açlık sınırının altında yaşamaktadır. Bu değer kentlerde %7’dir. 

Raporda “Açlık ve yetersiz beslenme döngüsünün derinleşmesinden de anlaşılacağı gibi, kırsaldaki kriz, gıda güvenirliğini ve kalkınma hedeflerine ulaşmayı tehdit etmektedir” denilmekte ve şu konulara değinilmektedir:

  • Dünya kırsalında bir kriz var ve bu kriz, kırsalın canlandırılması ile çözülebilir;
  • Kırsalı yeniden canlandırmak, kırsal alanları mevcut ve gelecek nesiller için iyi bir yer haline getirmek fazla ideal bulunabilir. Fakat olayın tüm yönlerini ele alarak yapılacak mantıklı uygulamaların şansı her zaman olacaktır;
  • Kırsal alanların karşı karşıya kaldığı en ciddi zorluklardan biri, yeterli istihdam fırsatlarının bulunmamasıdır;
  • Kırsal alanlarda köykent (rurbanomics!) uygulaması, herkese kalkınmaya katılma ve uygulamadan yararlanma fırsatı verecektir. Köykentlerin güçlendirilmesi kırsal işçiliğe, üretime, taşımacılığa, pazarlamaya, hizmetlere, tüketime ve çevresel sürdürülebilirliğe olanak sağlayabilir;
  • Kırsal alanlar hala küçük gıda sistemlerini (turşu imalathaneler vs’yi) devreye sokma, hasat sonrası faaliyetlere (domates kurutma vs’ye), yeni diyet ürünleri geliştirme gibi, kırsal ekonomileri güçlendirme seçenekleri yaratabilir;
  • Mesleki eğitimi çeşitlendirmek ve geliştirmek,  üretken bir kırsal işgücü potansiyeli oluşturabilecektir.

İlginçtir, köykentler Türkiye için hiç de yabancı bir kavram değildi. 1990’larda Ordu’nun Mesudiye İlçesinde Köykent Projesi başlatıldı. Proje çerçevesinde, dokuz köy yeni yollarla birbirine bağlandı. Proje kapsamında “Yap-İşlet-Devret” modeliyle bir kereste fabrikası kuruldu.   Köylere elektrik, su, telefon getirildi. Sağlık ve kültür merkezleri oluşturuldu. Futbol, basketbol sahaları, çocuk oyun alanları ve okullar inşa edildi. Eğitim, sağlık ve sosyal yaşam alanlarının dışında köylülerin çalışarak ekonomik açıdan gelişmelerini sağlamak amacıyla bir de kereste fabrikası kuruldu. Proje sonucunda gurbetteki köylülerin çoğu geri döndü. Bu nedenle onlarca yeni ev yapıldı. Fakat 2000’lerde yeni iktidarlar projeyi durdurdu[2]. Tıpkı “Köy Enstitülerinde” olduğu gibi…

Türkiye’de tarım ile uğraşan nüfus yaşlı. Hükümetin genç çiftçi yetiştirmek için hibe politikasına rağmen, gençler tarım sektöründen uzaklaşmaya devam ediyor. Bazı yörelerde “Bura köylerinde 40 yaşından daha genç bulunmaz” düşüncesi hâkim. Bunun en önemli nedeni de sosyal güvencenin olmamasıdır. Günümüzde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığından, maliyetlerin yükselmesinden ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, aile işletmelerinin yaşama şansı ancak hobi işletmeleri seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için çarpıcı bir örnek[3]: kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği ile yürütülen “Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesidir[4]“.

Gelin söz konusu proje ile ilgili bazı önemli bilgilere kısaca bir göz atalım: Bir kaymakam ve bir muhtarının girişimi sonucunda 2009 yılında başlatılan projenin ilk amacı, köyde küçük ve parçalı işletmeleri bir araya getirerek, verimliliği sağlamaktı. Bu amaç doğrultusunda 468 çiftçiye ait 1680 adet parsel (1100 hektar) arazi birleştirilerek, tek bir parça araziye dönüştürülmüş. Üstelik birleştirmeyle yola ve arazi sınırlarına giden 50 hektar arazi de üretime kazandırılmıştır. Proje zamanla değiştirilmiş ve iki etap şeklinde planlanmıştır. Birinci etap için ayrılan 5640 hektarlık alanda meyvecilik düşünülmüş ve bu doğrultuda kiraz, elma, armut, şeftali bahçeleri kurulmuştur.

Yapılan bütün işlemler, kurulan kamu şirketi ile yürütülmüş. Bu şirketin hisselerinin yüzde 96’sı Köylere Hizmet Götürme Birliğine, geriye kalanı ise Belediyeye, Ziraat Odası Başkanlığına ve Sulama Kooperatifine aitmiş. 2012’nin sonunda, meyve bahçeleri kamu şirketi üzerinden bir özel sektöre 25 yıllığına kiralanmış. Güçlerini birleştiren köylülerin hayata geçirdiği örnek uygulamayla 70 köylü, kadrolu olarak meyve üretimi üstlenen şirket bünyesinde istihdam edilmektedir. Hasat mevsiminde çalışan kadınların ağırlıklı olduğu işçi sayısı 900’e kadar yükselmektedir. Köyde 200 civarında olan traktör sayısının 15’e inmesi, aile işletmelerindeki savurganlığı da göstermektedir.

Bu güne gelindiğinde, çiftçilere her yıl dekar başına kira bedeli ödenmesi (2013 yılı için 480 ₺), ve arazi fiyatlarının neredeyse on kat yükselmesi dolayısıyla, karlı bir girişim olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca yarattığı istihdamla köye dönüşler de başlamıştır. Projenin bu çıktıları köylüleri memnun etmiş olmalı ki ikinci etap için yoğun bir ilgi oluşmuş, bu başarı karşısında Tarım ve Orman Bakanlığı 250 yeni uygulama için çalışmaları başlatmıştır.

IFPRI raporuna göre AB, kırsalın yeniden canlandırılması konusunda oldukça aktif hareket etmektedir. Kentlerde kişi başına yıllık gelir, genel ortalamanın %121’i iken, kırsalda bu değerin %72’lerde kalması karşısında, AB 2014-2020 yıllarında, bu alanda kullanılmak üzere 100 milyar € ayırmıştır. Herhalde çiftçi nüfusunun yalnız %21’i 44 yaşın altında kalınca işin önemi anlaşılmış olsa gerek. 

Nazimi Açıkgöz

Arazi toplulaştırılması, tarımda göç, Köyler boşalıyor, tarımda genç nüfus, kırsalı canlandırmak, aile işletmesi,  köykent, Yozgat meyvecilik projesi, Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği


[1] http://www.ifpri.org/blog/global-rural-crisis-rural-revitalization-solution

[2] http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=17287

[3] http://blog.milliyet.com.tr/2019-yili–tarim-ve-gida–sektor-raporu-ile-ilgili-bazi-gorusler/Blog/?BlogNo=597968

[4] https://nacikgoz.wordpress.com/2019/02/

Kırsalı Nasıl Yaşanır Kılabiliriz

İkinci seçenekten yola çıkacak olursak, mevcut ve gelecek nesiller için kırsalı yeniden canlandırmak ve yaşanacak iyi bir yer haline getirmenin tüm yönlerini irdeleyerek yola çıkabiliriz.  Önce bir durum sapması yapalım: Kırsaldan kaçışın başlıca nedenleri, yalnız ekonomiktir diyemeyiz. O eski “imecelerin” de kaybolması ile sosyal yaşamda değişmeler, “kırsala gelin gitmemeye…” varan ekstrem durumlar, kentlerde iş bulma şansının yüksekliği, miras nedeni ile ekonomik olmaktan uzaklaşarak ve küçülen araziler, modern tarım araç ve gereç edinilemeyiş, artan girdi fiyatlarına karşın kooperatifleşememekten kaynaklanan pazarlama zorlukları üreticiyi gerçekten yıldırmıştır. Ülkemizde son 20 yılda ekilmekte olan tarım alanı 28 milyon hektardan 24’e düşmüştür.

“Köyler boşalıyor”  ifadesi gıda ile ilgili bazı konuşmalarda dile getirilmeğe başladı. Bu, gıda üretiminde sorunlar yaşayacağımızın bir sinyalidir aslında. Aile işletmelerinin ağırlıklı olduğu ülkelerde kırsal nüfusun eksilmesi, tarımsal müteşebbis ve tarım işçisinin azalması demektir, bu da tarımsal üretimde düşme anlamına gelir. Hâlbuki dünya, -artan nüfusu ve yaşam kalitesinin artması nedeniyle- 2050’lerde %70 daha fazla üretim beklemektedir. O zaman tarımsal üretimi sürdürebilmek için, olası tarım dışı kalacak arazilerin “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşümü sağlanmalı veya çiftçinin kırsalda yaşamasını devam ettirmek için, bir seri sosyoekonomik modeller geliştirmeliyiz.

Peki, kırsalı nasıl daha cazip hale getirebiliriz?

2019 yılı başında Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü (IFPRI) kırsal nüfus hareketleri ile ilgili bir rapor yayınladı[1]. Rapora göre, dünya nüfusunun %43’ü kırsalda olup bunların % 17’si de açlık sınırının altında yaşamaktadır. Bu değer kentlerde %7’dir. 

Raporda “Açlık ve yetersiz beslenme döngüsünün derinleşmesinden de anlaşılacağı gibi, kırsaldaki kriz, gıda güvenirliğini ve kalkınma hedeflerine ulaşmayı tehdit etmektedir” denilmekte ve şu konulara değinilmektedir:

  • Dünya kırsalında bir kriz var ve bu kriz, kırsalın canlandırılması ile çözülebilir;
  • Kırsalı yeniden canlandırmak, kırsal alanları mevcut ve gelecek nesiller için iyi bir yer haline getirmek fazla ideal bulunabilir. Fakat olayın tüm yönlerini ele alarak yapılacak mantıklı uygulamaların şansı hep olacaktır;
  • Kırsal alanların karşı karşıya kaldığı en ciddi zorluklardan biri, yeterli istihdam fırsatlarının bulunmamasıdır;
  • Kırsal alanlarda köykent (rurbanomics!) uygulaması, herkesi kalkınmaya katılmaya ve herkese bunlardan yararlanmaya fırsatı verecektir. Köykentlerin güçlendirilmesi kırsal işçiliğe, üretime, taşımacılığa, pazarlamaya, hizmetlere, tüketime ve çevresel sürdürülebilirliğe olanak sağlayabilir;
  • Kırsal alanlar hala küçük gıda sistemlerini (turşu imalathaneler vs) devreye sokma, hasat sonrası faaliyetlere (domates kurutma vs,), yeni diyet ürünleri geliştirme gibi, kırsal ekonomileri güçlendirme seçenekleri yaratabilir;
  • Mesleki eğitimi çeşitlendirmek ve geliştirmek,  üretken bir kırsal işgücünü potansiyeli oluşturabilecektir.

İlginçtir, köykentler Türkiye için hiç de yabancı bir kavram değildi. 1990’larda Ordu’nun Mesudiye İlçesinde Köykent Projesi başlatıldı. Proje çerçevesinde, 9 köy yeni yollarla birbirine bağlandı. Proje kapsamında “Yap-İşlet-Devret” modeliyle bir kereste fabrikası kuruldu.   Köylere elektrik, su, telefon getirildi. Sağlık ve Kültür Merkezleri oluşturuldu. Futbol, basketbol sahaları, çocuk oyun alanları ve okullar inşa edildi. Eğitim, sağlık ve sosyal yaşam alanlarının dışında köylülerin çalışarak ekonomik açıdan gelişmelerini sağlamak amacıyla da bir de kereste fabrikası kuruldu. Proje çerçevesinde gurbetteki köylülerin çoğu geri döndü. Bu nedenle onlarca yeni ev yapıldı. Fakat 2004’lerde yeni iktidarlar projeyi durdurdu[2]. Tıpkı “Köy Enstitülerinde” olduğu gibi…

Türkiye’de tarım ile uğraşan nüfus yaşlı. Hükümetin genç çiftçi yetiştirmek için hibe politikasına rağmen, gençler tarım sektöründen uzaklaşmaya devam ediyor. Bazı yörelerde “Bura köylerinde 40 yaşından daha genç bulunmaz” saptaması hâkim. Bunun en önemli nedeni de sosyal güvencenin olmamasıdır. Günümüzde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığı, maliyetlerin yükselmesi ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, aile işletmelerinin yaşama şansı ancak hobi işletmeleri seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için çarpıcı bir örnek[3]: Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği ile yürütülen “Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesidir[4]“.

Gelin söz konusu proje ile ilgili bazı önemli bilgilere kısaca bir göz atalım: Bir kaymakam ve bir muhtarının girişimi sonucunda 2009 yılında başlatılan projenin ilk amacı, köyde küçük ve parçalı işletmeleri bir araya getirerek, verimliliği sağlamaktı. Bu amaç doğrultusunda 468 çiftçiye ait 1680 adet parsel (1100 Hektar) arazi birleştirilerek, tek bir parça araziye dönüştürülmüş. Üstelik birleştirmeyle yola ve arazi sınırlarına giden 50 Hektar arazi de üretime kazandırılmıştır. Proje zamanla değiştirilmiş ve iki etap şeklinde planlanmıştır. Birinci etap için ayrılan 5640 Hektarlık alanda meyvecilik düşünülmüş ve bu doğrultuda kiraz, elma, armut, şeftali bahçeleri kurulmuş.

Yapılan bütün işlemler, kurulan kamu şirketi ile yürütülmüş. Bu şirketin hisselerinin yüzde 96’sı Köylere Hizmet Götürme Birliğine, geriye kalanı ise Belediyeye, Ziraat Odası Başkanlığına ve Sulama Kooperatifine aitmiş. 2012’nin sonunda, meyve bahçeleri kamu şirketi üzerinden bir özel sektöre 25 yıllığına kiralanmış. Güçlerini birleştiren köylülerin hayata geçirdiği örnek uygulamayla 70 köylü, kadrolu olarak meyve üretimi üstlenen şirket bünyesinde istihdam edilmektedir. Hasat mevsiminde çalışan kadınların ağırlıklı olduğu işçi sayısı 900’e kadar yükselmektedir. Köyde 200 civarında olan traktör sayısının 15’e inmesi, aile işletmelerindeki savurganlığı da dile getirmektedir.

Bu güne gelindiğinde, çiftçilere her yıl dekar başına kira bedeli ödenmesi (2013 yılı için 480 ₺), arazi fiyatlarının yükselmesi ile (nerdeyse 10 kat), karlı bir girişim olduğunu ispatlamış durumda. Ayrıca yarattığı istihdamla köye dönüşler de başlamıştır. Projenin bu çıktıları köylüleri memnun etmiş olmalı ki ikinci etap için yoğun bir ilgi oluşmuş. Bu başarı karşısında Tarım ve Orman Bakanlığı 250 yeni uygulama için çalışmaları başlatmıştır.

IFPRI raporuna göre AB, kırsalın yeniden canlandırılması konusunda oldukça aktif hareket etmektedir. Kentlerde kişi başına yıllık gelirin, genel ortalamanın %121’i iken, kırsalda bu değerin %72’lerde kalması karşısında, AB 2014-2020 yıllarında, bu alanda kullanılmak üzere 100 milyar € ayırmıştır. Herhalde çiftçi nüfusunun yalnız %21’i 44 yaşın altında kalınca işin önemi anlaşılmış olsa gerek. 

Nazimi Açıkgöz


[1] http://www.ifpri.org/blog/global-rural-crisis-rural-revitalization-solution

[2] http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=17287

[3] http://blog.milliyet.com.tr/2019-yili–tarim-ve-gida–sektor-raporu-ile-ilgili-bazi-gorusler/Blog/?BlogNo=597968

[4] https://nacikgoz.wordpress.com/2019/02/

%d blogcu bunu beğendi: