Yeni Islah Tekniğinin (Gen Düzenlemeleri) İlk Ticari Ürünü: Tatlı Su Çuprası

Tarımsal üretim, çevreyi koruyarak ve sürdürülebilirliği sağlayarak devam etmek zorundadır. Bu bağlamda, kaliteyi ve verimi arttırmak için, bitkilerde, hayvanlarda ve mikroorganizmalarda sürekli yeni genotipler geliştirilmek zorunludur. Islah da dediğimiz bu işlem kapsamında, seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik yöntemlere, doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan yenilikler yapıldı, genotipler, çeşitler geliştirildi.

Son yıllarda, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması karşımıza çıktı: Yeni Islah Teknikleri (YİT) – genom veya gen düzenlemeleri. Teknik, aslında mutasyonun laboratuvarda gerçekleştirilmesi ile benzerlik göstermektedir. Canlının genlerinde, moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle bir değişimin sağlanmasıdır. Burada amaç, hedef genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılmasıdır. Yeni ıslah teknikleri (YIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri, bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[1]. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan, geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler elde edilmiş oluyor.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Ve piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyonları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Tersine YİT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

Tatlı su çuprası (tilapia), karides, somon ve konserve ton balığından sonra en çok tüketilen dördüncü deniz ürünüdür. Transgenik somon üreticisi AquaBounty ve ana hissedarı Intrexon, işte bu genom düzenleme yöntemi ile ortaklaşa bir tatlı su çuprası genotipi (FLT01) geliştirmişlerdir[2]. Basın bildirisi ile duyurulan bu olay, aslında genom düzenleme yöntemi ile ticarileştirilmiş ilk canlı. Bu projenin Arjantin’de yürütülerek sonuçlandırılmasının ana nedeni, bu ülkede gen düzenlenmelerinin, GDO yasal düzenlenmeleri mevzuatının dışında tutulması.

Ürün geliştiricilerine göre, balık fileto veriminde % 70lik, büyüme hızında % 16’lık, yemden yararlanmada da % 14’lük bir artış sağlayarak ticari avantaj yakalanmıştır. Yetiştirme süresindeki kısalma ile hastalıklarla ilgili riskleri azaltabilecek, girdi maliyetlerinde azalmalar sağlayabilecektir.

AquaBounty firması dünyada transgenik somonu ilk ticarileştiren firmadır[3]. Transgenik somon her ne kadar Kanada’da market raflarında yer alıyorsa da, ABD de tescil işlemleri davam etmektedir.

Aslında Brezilya’da 2018 yazında, gen düzenleme yöntemi ile geliştirilen, sıcak koşullara adapte olabilen bir ANGUS buzağısını (Gazelle) duyurulmuştu[4]. Bu projede hedef, tropik yörelerde yetiştirilmekte olan ZEBU ırkı yerine, eti daha çok tercih edilen ANGUS ırkının devreye sokulması idi. Geliştiricisi Recombinetics firması, bu genotiplerin, Brezilya tarım ekonomisine büyük katkı sağlayacağı beklentisinde.  

Arjantin ve Brezilya’daki bu iki olay,  bitki ve hayvan genotipleri geliştirme konusunda son yıllarda öne çıkan genetik mühendisliği uygulamalarında GMO ve gen düzenleme yöntemlerinin karşılaştırılmasına fırsat vermektedir. Önce 100 milyon dolarları geçen GDO çeşit geliştirme masraflarının, gen düzenlemelerinde söz konusu olmadığını belirtelim. Nitekim gen düzenleme yönteminde tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurularında yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aitken, diğer 20 si yeni 5-6 yıllık küçük – orta işletmelere, yeni müteşebbis firmalara veya üniversitelere aitti. İşte bu YIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor. Küçük-orta boy firmaların YİT yöntemleriyle, kısa sürede ve minimum masrafla geliştirdikleri yeni çeşitlerle, küresel çok uluslu firmaları yakalayabilme ve hatta onları tohum pazarında sollayabilme olasılıklarını ortaya koymaktadır. Tabiiki yeterli sermaye sağlayarak.

Dünya tarım ekonomisine büyük katkı sağlayacağı beklenen yeni hayvan ve bitki genotipleri geliştirme konusunda öne çıkan GDO ve gen düzenleme yöntemlerinin, temelde farklı oldukları maalesef topluma iyi anlatılamamıştır. GDO da başka bir türden yabancı bir gelmekte iken, YİT de ise var olan genin fonksiyonunun susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmaktadır.

Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yeni ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvencesi için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Yani YİT yöntemi ile geliştirilen bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanları neler diyor[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;

Gen düzenleme yöntemleri, Çin’de çocuklara HIV e karşı dayanıklılık kazandırmak amacıyla, başarılı bir şekilde uygulanmaya başlanmıştır[7].

Bu yeniliklerden ülkemiz yararlanabilecek mi? Çiftçi ve tüketicimiz için sağlanacak artı değerlere her zaman gereksinim olacaktır. Gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda fazla geri kalmamak için, yetkili kadroların ve tarım paydaşlarının bir an önce harekete geçmesi kaçınılmaz görünüyor.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[2] https://www.fishfarmingexpert.com/article/aquabounty-gets-argentina-go-ahead-for-edited-tilapia/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/-karadeniz-somonu–gelecek-vadediyor/Blog/?BlogNo=574207

[4] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/08/video-meet-the-gene-edited-cows-that-could-revolutionize-beef-production/

[5] https://nacikgoz.blogactiv.eu/2018/10/09/new-plant-breeding-technics-have-started-to-bear-fruit/

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.wired.co.uk/article/china-crispr-genetically-modified-babies-hiv

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

Çin Üniversitelerinin Beklenmeyen Yükselişi

  1. yüzyılın gelişmekte olan ülkeler kategorisindeki Çin, son 30 yılda, bilim ve teknolojinin temeli olan bilimsel araştırmalarda dünyanın süper güçlerinden biri olmuştur. Bilgiye dayalı bu modern teknolojik donanımla, ekonominin de hızla gelişeceği beklenmelidir. 

Scopus[1] kayıtlarına göre Çin, 1986 yılından 2016 yılına fen, matematik ve bilgisayar bilimlerinde yapılan yayınların sayısını, düzenli bir şekilde artırarak, 1.650.000’lere çıkartmıştır (Grafik1). Yine Scopus verilerine göre, Çin bilim adamlarınca uluslar arası dergilerde yapılan atıf oranları, tüm ülkeleri geçerek %23’e varmıştır. Çince yayınlar da hesaba dahil edilmiş olsaydı, bu oran, %37’ye ulaşacaktı.

1995’ten başlayarak merkezi hükümet, Çin’in en iyi üniversitelerini dünya standartlarına dönüştürmek için milyarlarca dolar harcamayı içeren bir dizi program gerçekleştirdi. İlk olarak,  100 üniversiteyi 21. Yüzyılın batı üniversiteleri seviyesine çıkartmak için bir paket uygulaması başlatıldı. 2015 yılında ise ikinci program seçilmiş üniversitelerin yanında, belirlenmiş bölümlerin öne çıkartılmasına odaklanıldı.

Pekin’de 1900 yılında yabancılara, özellikle Hristiyanlara karşı bir direniş başladı.  Bokser İsyanı olarak bilinen bu olaylar, Çin’in ABD’ye bir tazminat ödemesi ile sonuçlanmıştır. İşte yukarıda söz edilen 15 üniversite arasında ilk sırada yer alan Tsinghua Üniversitesi, bu para ile 1911 yılında kurulmuştur.  Bugün bu üniversite fen, teknoloji ve mühendislik araştırmaları ile Çin’in gurur kaynağıdır. Scopus kayıtlara göre en çok atıf yapılan ve ilk % 1’de yer alan 15 üniversiteden, yedisinin Çin üniversitesi olması, ülkenin bilim alanında hızlı yükselişinin bir göstergesidir.

Para -kaldıraç olarak- üniversitelerin üst sınıf araştırmaları planlanmasına fırsat sağlar. Böylece akademisyenler daha farklı, daha çarpıcı sonuçlara ulaşabilecekleri araştırmalara yönelebilir. Üniversiteler parasal güçleri çerçevesinde akademisyenlerine yeni ufukları açabilir. Çin’de yaklaşık 30 yıl önce, üniversiteler akademisyenlerine, belirli küresel dergide yaptıkları karşılığında ödül vermeye başlamıştır.  Günümüzde bu ödüller çok yüksek miktarlara ulaşmıştır. Örneğin Nature dergisinde bir yayın için 165,000 US$’lara (bir akademisyenin yıllık maaş ortalamasının 20 katı!) kadar ulaşmıştır. Herhâlde bu ödül olayı, Çin akademisyenlerinin 2000 yılında % 4 olan genel atıf oranının, 2016’da % 19’a yükselmesinde etkili olmuştur (Scopus)[2].

Araştırmaları genelde doktora öğrencileri omuzlarlar. Tsinghua üniversitesi akademik başarıda sayının önemine inanmış olarak, çok sayıda doktora öğrencisine fırsat vermektedir. 2017 yılında bu üniversitede, 1,385 doktora tamamlanmıştır. Aynı yıl MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) 645 Dr. unvanı verilmiştir.

Son yıllarda devletin de desteği ile Çin üniversiteleri tersine beyin göçünden azami yararlanmıştır. Tsinghua gibi üniversiteler, bir batı üniversitesinin fırsat ve olanaklarını sağlayamayabilir. Fakat milli duyguları ağır basan, çocuklarını ana vatanlarında yetiştirmek isteyen, idealist bilim adamları hep çıkacaktır. Bir de, altı hanelik yıllık maaşlar dile getirildiğinde, Çin bu olgudan azami yararlanmıştır. Tsinghua üniversitesi de Columbia, Yale, Harvard, Stanford ve Berkeley üniversitelerinde görev almış bir bilim adamı Qian Yingyi’yi bu çerçevede transfer ederek, yönetimde de yeniliklere yelken açmıştır. Qian, kişisel ilişkilerin, siyasal dayatmaların olmadığı, Amerikan tarzı bir personel sistemini uygulamaya geçirdi. “Altı yıllık bir araştırma dönemi, daha sonra yayınlara dayalı bir performans değerlendirmesini takiben, akademisyenlere sürekli iş veya göreve son” sistemi benimsendi. Sonuç, çabalarının Tsinghua’yı sıralamada sürüklediği hız hayret verici. 2006-09 yılında üniversite, Çin matematik-bilgisayar-araştırma ligi tablosunda 66. iken son yılda bir numaraya çıktı!

Ve Shenzhen’deki “The Southern Universityof Science and Technology” 2012 yılında, tersine beyin göçü programı çerçevesinde ABD’de doktorasını tamamlayan eski bir öğrencisi He Jiankui ı ülkeye davet etti. He ülkesinde fizik tahsili yaptı. Texas Rice üniversitesindeki doktorası da fizik üzerine idi. Stanford üniversitesindeki doktora sonrası araştırmalarında ise gen-genom dizilimlerine odaklanmıştı. Çine dönüşünü babası “Zayıf bulduğu Çin bilimsel araştırmalarını geliştirme” isteğine dayandırmaktadır[3]. Evet, O Dünyanın ilk geni düzenlenmiş (genom edited – gen değişikliği yani GDO değil) bebeklerinin doğumunu sağlamıştır. İkiz bebeklerin genlerini HIV’e karşı dirençli olacak şekilde düzenlenmesinde CRISPR/Cas yönteminden yararlanılmıştır. Bu yöntem bitki dünyasında yıllardır kullanılagelmektir[4]. Bu alanda yapılan araştırma sayılarında yine Çin önde gelmektedir (541). Onu Amerika (387), Japonya (81) ve Almanya  izlemektedir.

Böyle bir eğitim sisteminin ülkemizde uygulandığını varsayalım. Kişisel ilişkilerin, siyasal dayatmaların olmadığı bir ortamda, birimlerde yük olmaktan öteye gidemeyenlerin yerine alınacak, genç, yetenekli ve istekli, yeni araştırmacı timlerinin oluşturulmasıyla, Türk üniversiteleri de Dünya sıralamalarında daha üst sıralara çıkabilecektir.

Nazimi Açıkgöz

[1] Scopus en geniş hakem denetimli literatür (bilimsel dergiler, kitaplar ve konferans raporları) özet ve atıf veri tabanıdır

[2] https://www.economist.com/china/2018/11/17/tsinghua-university-may-soon-top-the-world-league-in-science-research?cid1=cust/ddnew/email/n/n/20181119n/owned/n/n/ddnew/n/n/n/ne/Daily_Dispatch/email&etear=dailydispatch&utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=Daily_Dispatch&utm_term=20181119

[3]  https://www.theguardian.com/science/2018/nov/29/work-on-gene-edited-babies-blatant-violation-of-the-law-says-china

[4] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

2019 Yılı “Tarım ve Gıda” Sektör Raporu İle İlgili Bazı Görüşler

Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan Cumhurbaşkanlığı 2019 Yıllık Programı Resmi Gazete’nin 28 Ekturkiye-yuksek-misir-verimiim 2018 tarihli mükerrer sayısında yayınlanmıştır[1]. Tüm sektörlere yer verilen raporda, “Tarım ve Gıda” başlığı, tarafımdan detayı ile incelenmiş ve bazı konulara değinmenin yararlı olacağı kanısına varılmıştır.

Türkiye’nin son yıllarda tarımsal katma değerin GSMH içindeki ağırlığı yüzde 6’lara düşmüştür. Tarımın sabit sermaye yatırımlarındaki payı 2017, 2018 ve 2019’da yüzde 2 civarındadır.  Tarımsal ürünlerin, toplam ihracatta payı %6’lar civarında, İşgücü istihdamında ise tarımın payı %19dır. Yıllık kalkınma göstergelerinde tarım diğer sektörlerin gerisinden gelmektedir. Hatta 2016 yılında tarımsal kalkınma eksilerde (% -2,6) seyretmiştir.  2006 yılında kabul edilen Tarım Kanunu’na göre, GSMH’nin en az yüzde 1’i tarım desteği olarak verilmesi gerekirken, 2019 yılında tarımsal destekleme bütçesinin 16 milyar 989 milyon TL olarak, yani yasa öngörüsünün ancak yarı seviyesinde uygulanması, acaba tarımın yukarıdaki pek olumlu görünmeyen performansından mı kaynaklanıyor? Bu durum, Türk tarımı için hiç de iyiye işaret değildir.

27 milyon hektarlık tarımsal arazimizin 3,6 milyon hektarının işlenemez duruma düşmesi ve özellikle son 7 yılda, 1 milyon hektar tarım arazisini kaybetmiş olmamızda, girdi fiyatlarındaki artışın yanında, birçok köyde 40 yaşından daha genç kimse kalmamasının büyük payı vardır. Türkiye’nin tarım arazisi varlığı 2010 yılında 24,4 milyon hektar iken 2017 yılında 23,4 milyon hektara gerilemiştir. Buğday ekim alanları son 30 yılda 2 milyon hektar daralmıştır. Çiftçi sayımız 5,5 milyon kişi olarak, toplam istihdam içindeki payı 2018 yılında 18,8’e gerilemiştir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %  5’in altına inebilmektedir (ABD’de %1,5). Bu gerçekler, Türkiye’nin de çiftçi sayısını daha aşağıya çekmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Peki, bir tarafta arazilerin işlenememesi, diğer taraftan çiftçi sayısının azaltması ikilemi nasıl çözümlenebilir? İşte bu konu, tarımsal stratejilerle ilgili idari birimlerin uğraş alanına girmektedir.  Bu konuda aile işletmelerini teşvik veya genç çiftçiyi destek programları çözüm olamayacaktır. Arazileri işleyecek yeni stratejiler saptanmak zorundayız. Yarınların tarımsal işletmeleri, rekabet gücüne sahip olabilmek için,  ekonomik bakımdan optimum büyüklükte olmak ve profesyonelce yönetilmek zorundadırlar. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmazdır. Bu konuda öne çıkabilecek bazı seçeneklere bir göz atalım: Teşvik ve desteklerle yerinde, kendiliğinden büyüyen işletmeler; Ticari amaçlı özel yatırımlar (binlerce dönüm arazilerde yeni yatırımlar devam ediyor); Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliğinde yeni model yatırımlar (Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesi” başlığı altında ORAN (Orta Anadolu Kalkınma Ajansı)[2].

Kuru tarım devrini tamamlamıştır. Türkiye’nin ekonomik olarak sulanabilecek alanı ise 8,5 milyon hektardır. Söz konusu alanın halen ancak yarısı sulanabilir durumdadır. Bu alanın ancak 3,2 milyon hektarı DSİ’ye aittir. Sabit sermaye yatırımlarda 2017, 2018 ve 2019’da ortalama payı yüzde 2 olan tarımın, belirtilen hedefe ulaşması pek kolay görünmüyor.

Raporda teknoloji kullanımına yeterince değinilmemiştir. Hâlbuki ABD’de son 40 yılda uygulamaya alınan yeni tarım teknolojileriyle ekim alanında herhangi bir genişleme, işgücünde ve diğer girdilerde herhangi bir artma olmadan tarımsal üretim iki kat artmıştır. Yine tarımda çalışan sayısını yarıya indirmiş, işlenen alan %16 azalmıştır. Türkiye’de de teknolojiden yararlanma hususunda bazı olumlu adımlar atılmıştır. Nitekim daha 30-40 yıl öncesinde 100 kg/da civarında olan buğday verimimiz, bugünlerde 330 kg/da’lara ulaşmıştır. Mısır, pamuk gibi bazı bitkilerin dekara veriminde, dünya sıralamasında en önlerde yer almamız (Grafik!), bu bitkilerin üretim aşamalarında, yüksek verimli çeşitlerin kullanımı ve diğer teknolojik yenilikleri adapte edebilmemizle sağlanmıştır. Ne var ki tohumculuğun özelleştirilmesindeki gecikmeler, bitki ıslahında hala Brezilya tarımını şahlandıran, özel sektör, üniversite ve diğer kamu araştırma kuruluşlarını tek çatı altında toplayamamız, hala yüz binlerce doların, ıslahçı hakkı (royalite) olarak yurt dışına ödememize neden olmaktadır.

Tarımımız, geleceği ile ilgili bilimsel bir hedef çizememiş olmamız, teknolojik yeniliklere yeterince hızlı yaklaşamamız, arazi dağılımı, kırsal kesimde nüfusun yaşlanması, üreticinin tahsil durumu, kooperatifleşmede geçmişte yaşanan olumsuzluklar, endüstriyel işletmeciliği bir tarafa bırakıp, hala aile işletmeciliğine ağırlık vermemiz gibi nedenlerle yeterince ilerleyememektedir.

Bu 2019 raporunda üretim planlaması hiç değinilmemiştir. Desteklerle ilgili olarak geçmiş yıllardaki aksaklıklar ve yaşanan sorunların analizi, ayrıca etki analizleri gibi, tarımımızı ileri taşıyacak konulara yer verilmemiştir.

 Türkiye uygun ekolojik ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Oysaki sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz rakipsiz bir tarımsal ürün ihracatçısı konumunda olabilirdi. Tarım ihracat potansiyeli çok yüksek olan bir sektördür. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Örneğin Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[3]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[4].  Bu durum Türkiye için çok önemlidir, çünkü coğrafi avantajı ve milyonlarca hektar potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı ülkelerden biridir. Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri ön görülerden yararlanmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/10/20181027M1-1.pdf

[2] http://www.oran.org.tr/haberler/1036/ajans-kalkinma-kurulundan–devecipinar-havzasi-na-ziyaret-.html

[3] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[4] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Dünyada Yeni Islah Teknikleri Meyvelerini Vermeğe Başladı

Kültür bitki ve hayvanlarında üretimin sürdürülmesi için yeni yeni genotiplerin geliştirilmesi gerekmektedir. Değişen çevre koşullarına uyumlu çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutYBIT1asyon ve klasik ıslah teknikleri son yıllara kadar yeterli idi. 20. Yüzyıl sonlarında devreye doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından gama ve benzeri ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşitlere rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. 2010 yılından beri ise moleküler bazda laboratuvarlarda genom içi düzenlemeler yapılmaktadır.  Elde edilen genotipler kısa sürede tescil edilerek üreticilere ulaştırılabilecektir. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış du

rumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının hiç de GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu ku

ruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[1]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YBIT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bi

r seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanları neler diyor[2]:

  • “Bu karar AB’deki akademik araştırma topluluğu üzerinde derin bir etki yaratacak”;
  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Avrupa’da modern bitki biyoteknoloji laboratuvarlarının kapanacağı beklenmelidir”;
  • “Bu kısıtlamalar “biyoteknoloji” bilim adamlarının göçü demektir”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Bilim camiasının endişesi bunların da ötesinde, araştırma desteklerinin de kesilecek olması. Özellikle bilim kadroları ile uygulayıcı firmaları bir araya getiren “Horizon” tipi çerçeve projelerinde bu konuların yer alamayacak olması, yarının tohumculuk pazarında AB firmalarının şansını zorlayacaktır.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor. 20 Ağustos 2018 tarihli uzmanlar toplantısında “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[3].

TBIT ile geliştirilmekte olan çeşitlere değinmeden, klasik mutasyon ıslahı ile geliştirilen çeşitlerin ekonomik katkılarına bir göz atalım. 20. Yüzyılın ortalarında devreye giren bu yöntemle günümüze kadar 3275 yeni çeşit üreticiye sunulmuştur.  Yeni mutant çeşitler çok sayıda çeşidin geliştirilmesinde de ebeveyn olarak kullanılmışlardır. Örneğin İtalya’da 1970’lerde ıslah edilen mutant Capelli makarnalık buğday çeşidinin geliştirilen yeni genotipler tüm İtalya makarnalık buğday alanının yarısında ekilmiştir. Ülkemizde de birçok mutant çeşit geliştirmiştir: Dikensiz böğürtlen, çekirdeksiz limon ve hastalıklara dayanıklı nohut gibi. Çin bu konuda çok daha etkin çalışmalar yapmaktadır. 30 yıldan beri uzayda da yürüttüğü 6000 mutasyon denemesinden 230’ünde olumlu sonuç alınmıştır[4]. Zaten çiftçiye ulaştırılan tescilli mutasyon çeşidinin %30’u bu ülkededir.

Şimdi de bu çiçeği burnunda YTIB ile geliştirilmekte olan çeşit aday listelerine birkaç örnek verelim:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD de depolamada sorun bir şeker türevini devreden çıkaran patates;

-ABD de yağ asidi düşük soya (2019 yılında pazarda);

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten. Ve kısa zamanda gıda güvenirliğini garanti edecek yüzlerce yeni çeşitler. Hemen tümü 2020lerin başında ekime hazır olacağı belirtiliyor.

Peki, bu yeniliklerden ülkemiz yararlanabilecek mi? Çiftçi ve tüketicimiz için sağlanacak artı değerlere her zaman gereksinim olacaktır. Bu tip yeniliklerden yararlanmak için, belirli kadroların bir an önce harekete geçmesi kaçınılmaz görünüyor….

Nazimi Açıkgöz

[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[2] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[3] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

[4] http://eng.belta.by/society/view/china-launches-new-space-breeding-research-center-113935-2018/

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Biyoekonomide Hayvancılık ve Et Odak Noktası

Bitki – hayvan ve diğer tüm canlıların araştırma, geliştirme, üretim, ticaret ve tüketimi ile ilgili ekonomik faaliyetlerin tümü biyoekonomi ile tanımlanmıştır. Bilimsel anlamda biyoekonomi ile canlılardan biyoteknoloji gibi yeni yöntemlerle artı değerler üretilerek ekonomik kazançların sağlanması hedeflenmektedir. Bu kazançta amaç, sağlıkta gelişme, tarım ve endüstride et bitkilerden

verim ve kalite artışı, çevrede sürdürülebilir iyileştirmedir. Söz konusu etkinlik, tarım ve ormana yönelikse YEŞİL, endüstriye yönelikse BEYAZ ve denizlere yönelikse MAVİ biyoekonomi anlaşılır. Biyoekonomi çok genç bir kavram olup, ancak 1990’ladan sonra dile getirilmeğe başlamıştır. Son yıllarda, gerek AB ve gerekse ABD gelecek için biyoekonomi planlarını ardı ardına ilan etmişlerdir.  2012 yılının Şubatında AB “Avrupa İçin Sürdürülebilir Biyoekonomi”, iki ay sonra da ABD “Ulusal Biyoekonomi” planlarını açıklamışlardır. Bu planlarda ana hedef biyolojide AR-GE ve yeniliklere yönelikti. Fakat AB BEYAZ biyoekonomiye odaklanırken, ABD her üç dalı da birlikte kucaklamaktadır.

2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisi, Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor) ele alınmıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lere 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Diğer taraftan tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Yalnız unutmamak gerekir ki dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olayı ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu, bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş, tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods, hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Büyüyüp gelişmeleri için uygun besin maddelerine gereksinim duyarlar. Hayvan vücudundaki bu sistemi, laboratuvarda, hatta daha geniş ortamlarda gerçekleştirdiğimizde, etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha ucuz olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, insan sağlığına olan faydaları yanında  hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle de ümit vaad ediyorlar. Yalnız piyasaya çıkmaları için bayağı bir zaman gerekebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir. Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall”, tavuksuz piliç etini, 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmaktadır[1].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü hiç de küçümsenecek gibi değildir. Et ikame maddesi olarak bitkisel protein dokularının devrede olduğu ürünün, ete eşdeğer lezzet sunması ilginç. Firma etin rengini, kandan değil de, soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[2]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3]. Kömür lobisinin ABD’nin Paris İklim Anlaşmasından çıkmasındaki başarısını unutmayalım….

Nazimi Açıkgöz

[1] https://www.justforall.com
[2] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html
[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

 

Genel kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Ekonomisi

Toplumların bilinçlenmesindeki gelişmeler, tıbbi ve aromatik bitki tüketiminde artışlara neden olmaktadır. 2000’li yıllarda 60 milyar US$ olan dünya ticaret hacminin, günümüzde ikiye katlanmış olacağı beklenmektedir. Bunda, sentetik ilaçlarda yaşanan yan etki sorunlarının payı yüksek olsa gerek…TıbbiBitkiler

Bu durumda, Türkiye biyoekonomisi için bazı fırsatların öne çıkacağı muhakkak. Çünkü ülkemiz on bini aşan bitki türü ile zengin bir floraya sahiptir ve bunların üç bini de endemiktir[1].  Söz konusu bitkilerden 400’e yakını iç piyasada ticarete konu olmakta ve hatta yüz kadarı da ihraç edilmektedir. Örneğin: kekik, haşhaş, kapari, meyankökü, defne, çay, anason, kimyon, adaçayı, mahlep, kırmızıbiber vd. Aslında bu gurupta kozmetik ve boya bitkileri de yer almaktadır.

Ülkemizin tür ve çeşit zenginliği yanında, uygun ekolojisi ile bu gurup bitkiler için çok uygundur. Ayrıca birçok bitkinin de gen merkezidir. O nedenle gerek doğadan toplama ve gerekse kültürü ile tıbbi ve aromatik bitkiler alt sektörü, hiç de küçümsenmeyecek ekonomik bir potansiyeldir. Fakat bu artıları biyoekonomiye aktardığımızı söylenemez. O nedenle, söz konusu bitkileri işlenmeden, katma değer sağlanmadan ihraç etmemiz, kârdan zarar olarak tanımlanabilir.

Diğer taraftan ihraç etmekte olduğumuz ürünler -kekik hariç- ağırlıklı olarak doğadan toplanmaktadır. Hâlbuki ticarette, standart kalite ve yeterli miktar aranmaktadır. Doğadan toplanan ürünle bunun sağlanması beklenemez. O nedenle birçok bitkinin kültüre alınması, ıslah edilmesi, çeşitlerin tescil edilerek, fikri mülkiyet haklarının elde edilmesi gerekir. Bu konuda gerek Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve gerekse Üniversiteler 60 civarında yeni çeşit tescil ettirmişlerdir.

Doğadan toplama konusunda da, floraya zarar vermeksizin, özellikle “kökünü kazıma”ya meydan vermeyecek yasal tedbirlere gereksinim vardır.

İlginçtir, konu birçok bakanlığın uğraş alanına girmektedir ve dolayısı ile çok başlılığın olumsuzluklarından etkilenmektedir. Nitekim konu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Gümrük ve Tekel Bakanlıklarının yanında, özellikle yoğun araştırmalar gereksinimi nedeniyle Üniversiteleri de ilgilendirmektedir. Konunun ortaklaşa, koordineli ve hızlı yönetimi için bir  “TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER Kurulu’nun kuruluşu uygun bir çözüm olabilir.

Konunun yönetsel boşluklarının yanında, araştırma açısından da acil çözümlere gereksinimler vardır.

Türkiye’de kullanılan ilaçların 2/3 sine yakını sentetik iken, batıda bu oran 1/3’lere düşmektedir. Yani batı toplumu daha çok organik kaynaklı ilaç kullanırken, tıbbi bitki deposu olan ülkemizde durum tam tersidir. O nedenle, bitki bilimi ile uğraşan onlarca ziraat, eczacılık, botanik gibi bilim dallarında konunun bir bütünün parçası olarak ele alındığı söylenemez. Ülke çapında hazırlanan bir “Tıbbi ve Aromatik bitki araştırmaları” makro projesi belirlenmediği için Üniversitelerde araştırmalar, genelde, bütünün parçası olmaktan uzak, ferdi düzeyde sürdürülmektedir.  Batı üniversitelerinde araştırma projelerin çoğunluğu özel sektör talepleri doğrultusunda iken bu, ülkemizde maalesef ancak %20’lerde kalmaktadır.

Ülkemizde diğer kültür bitkisi ile karşılaştırıldığında, tıbbi ve aromatik bitkiler üzerinde yürütülen çalışmaların sınırlı sayıda olduğu görülmektedir. Kaldı ki dünya sağlığında kaynak olarak tıbbi ve aromatik bitkilerin dışına da taşmıştır (İlaçlar Artık Tarlalardan[2]). Örneğin vitamin A’ca zenginleştirilmiş tatlı patates, mısır, kasava ve demirce zenginleştirilmiş bakla, demirce zenginleştirilmiş cin darı, çinkoca zenginleştirilmiş çeltik ve buğday çeşidi tescil edilmiştir.

Birçok olumsuzluklara rağmen, Tıbbi ve Aromatik Bitkiler konusu, ülkemiz için büyük fırsatlar sağlayabilecektir. Bu bağlamda azami yarar elde etmek için, bilinçli araştırma planlamasına ve uygun yatırımlara gereksinim vardır. Özellikle organik öncelikli üretimler ihracat potansiyelini artıracaktır. Yönetsel reorganizasyonla bunların orta vadede gerçekleşebileceği beklenebilir. Fakat araştırma konusunda bazı ülkelerdeki modellerden yararlanılabilinir: Kamu, özel sektör ve Üniversitelerin birlikte oluşturacakları “TÜRKİYE TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ”.

Bütün önemli konuların, 2-4 Ekim 2018 tarihinde, Ege Üniversitesi. Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü tarafından, Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün katkılarıyla düzenlenen, uluslararası katılımlı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Sempozyumunda, Çeşme-İzmir’de, detayları ile ele alınacak olması, konu paydaşları için kıvanç nedeni olsa gerek.

Nazimi Açıkgöz

[1] Yalnız Türkiye’de yetişen.

[2] Nazimi Açıkgöz (2013)(http://blog.milliyet.com.tr/ilaclar-artik-tarlalardan-/Blog/?BlogNo=427502)

 

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »
%d blogcu bunu beğendi: