Tarım ve Gıdada Coğrafi İşaretler Öne Çıkıyor

“Finike portakalı”, “Çorum leblebisi” gibi yöresel ifadeler hep duyulmaktayken son günlerde sıkça kullanılır oldu. Bunun ana nedeni coğrafik işaretlerin biyoekonomide öne çıkmış olmasıdır. Coğrafik işaretlerde üç kategori bulunmaktadır. Bunlar menşe, mahreç işareti ve geleneksel ürün adıdır. Menşe için ilk akla gelen örnek Ezine peyniri, Aydın İnciri, Bordo şarabı, Rokfor peyniri… Yöresel ürünlerin üretilmesi, işlenmesi ve diğer işlemlerinin tümünün sınırları belirlenmiş yöre, bölge ve ülke içinde gerçekleşmesi durumunda ürünleri tanımlamak için verilen coğrafi işarettir. 2016 yılında çıkarılan Sınai Mülkiyet Kanunu ile 360 ürün menşe kategorisinde ulusal bazda koruma altına alınmışlardır.

Çorum leblebisi” ise mahreç işareti için bir örnektir. Mahreç işareti yöresel ürünlerin üretimi, işlenmesi ve diğer işlemlerden en az birinin sınırları belirlenmiş yöre, bölge ve ülke içinde gerçekleşen ürünleri tanımlamak için verilen coğrafi işarettir. Sinop nokulu[1], Adana kebabı, Antep baklavası, Mersin Cezeryesi gibi 454 ürün şu anda mahreç işareti ile koruma altına alınmıştır.

Avrupa bu konuda oldukça öndedir. 2020 yılında 1766’sı şarap ve 1479’u gıda ürünlerinde olmak üzere toplam 3214 coğrafi işarete sahiptir[2].  Tarım ve gıda ürünlerinde ilk sırada İtalya gelmektedir (302). Onu Fransa (254), İspanya (200), Portekiz (140) ve Yunanistan (111) takip etmektedir. Türkiye ise henüz üç üründe uluslararası sertifikaya sahiptir: Antep baklavası, Aydın inciri ve Malatya kayısısı.  

Söz konusu korumaların tarihi yüzlerce yıla uzanmaktadır. Örneğin eski Yunan’da bir Thasos Adası şarapları yahut 1070 yılından beri üretim ve ticareti titizlikle takip edilen ROKFOR (Roquefort) peynirleri yasal olarak koruma altına alınmıştır.

Peki bu coğrafi işaretlerin o yöre üreticisine ne gibi katkıları olabilmektedir? Coğrafi işaretle koruma altına alınan ürün, genelde kalite ile öne çıkmaktadır. Bu kalite farkı tüketici tercihini, o da ürünün fiyatını olumlu yönde etkilemektedir. AB’de coğrafi işaret alan peynirler diğerlerine göre Fransa’da %91, Hollanda’da %42 İtalya’da %67 daha fazla fiyat bulmaktadır. Fransa’da coğrafi işaretle tescilli Bresse tavuğu normal tavuğa göre 3-4 kat daha fazla fiyat bulabilmektedir.

Coğrafi işaretli yemekleri ile öne çıkan birçok il, gastronomi turizmi için destinasyon oluşturmakta ve bundan ekonomik fayda sağlamaktadır. Örneğin “UNESCO yaratıcı şehirler ağına” katılan Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar, bu ödüllerini coğrafi işaretlerini aldıkları yöresel ürünler sayesinde almışlardır. Bunun meyvelerini de 2018 ve 2019 yıllarında düzenledikleri “Uluslararası Gastronomi Festivali” ile Gaziantep hasat etmeye başlamıştır. Bir yörede coğrafi işaret alan bir ürünün önce bir niş pazara girmesi ile o yörede söz konusu ürünün ekim alanı genişleyecek, üreticisi artacak ve yöre ekonomisi gelişebilecektir. Bu konuda çok sayıda örnek vardır. Kastamonu Siyez Buğdayı, Tosya pirinci, Kalecik Karası üzümü, Çubuk turşusu vs.

Günümüzde yurt içi kültür turlarının coğrafi işaretli ürünlerin tanıtımında büyük katkısı vardır. Yöresel olarak “içi etli hamur” diye bilinen bir mantı çeşidini, gelen turistler Sinop mantısı olarak adlandırarak ülkede tanıtımını yapmışlardır. Tescil aşamasındaki bu ürünün, önümüzdeki yıllarda bölgesel bir festivale vesile olacağı beklenmektedir.       

Coğrafi işaretlerin alınmasında birçok yöre, şehir erken davranabilmiştir. 2020 yılı verilerine göre Urfa 29 tescille ilk sırada yer alan şehrimizdir. Onu 26 tescille Gaziantep, İzmir (18), Kastamonu (13) ve Mersin (13) takip etmektedir. Coğrafi işaretle ilgili başvurular genelde Ticaret ve sanayi odaları, valilik, kaymakamlık, belediyeler kanalı ile yapılır.      

Coğrafi işareti ile koruma altına alınmasına rağmen, bu avantajı fırsata çeviremeyen yahut tecavüze uğrayan durumlara da rastlanmaktadır. Finike portakalını ele alalım. Aslında bu “Wasington Navel” çeşididir. Bu çeşidi bir başka ovada yetiştirdiğinizde Finike ovasında elde edilen aromaya, kaliteye ulaşılamıyor. O nedenle Finike portakalı markette, pazarda yüksek fiyat bulabilmektedir. Fakat Finike’de 150 bin ton civarında üretilirken, sadece İstanbul haline giriş yapılan Finike portakalı miktarının 400 bin ton olması çarpıcıdır!

Konunun oldukça yeni olması nedeniyle, ülkemizde yüzlerce coğrafi işaret almaya aday ürünlerimizin ve bunları üreten yörelerimizin öne çıkartılması için farkındalık yaratmak önemli bir konudur. Bu anlamda Tarım Orman Bakanlığı bünyesinde bir “Coğrafi İşaretler Enstitüsü” kurularak, başvuru bilgilendirilmesinden, denetimlerin detaylandırılmasına, hatta uluslar arasına açılmadaki gecikmelerin telafisine bir an önce başlanabilir. Unutmayalım ki uluslararası coğrafi işaretli henüz üç ürünümüz var!

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/geographicalRegisteredList/

[2] Tekelioğlu Y (2020), Küresel bir olgu: Coğrafi işaretler ve Türkiye uygulaması. Yeni Türkiye 113, Tarım Politikaları Özel Sayısı 1. (434-455)

Kimya Nobel Ödüllülerinin Bulgu Sonuçları Çoktan Market Raflarına Ulaştı

Nobel Komitesi, 2020 Nobel Kimya Ödülünü, gen düzenleme tekniklerini geliştiren mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ve biyokimyacı Jennifer A. Doudna’a verdi. Araştırıcıların geliştirdikleri devrim niteliğindeki CRISPR/Cas9 sistemi ile canlılarda, geçici DNA kesici enzimleri ile geni susturabilmekte, genin etkisini artırılıp azaltabilmekte yani gende mikro-mutasyon gerçekleştirebilmektedir. Rutin bir araştırma bulgusu gibi algılanacak bu sonuçların dünya biyo-ekonomisine ne denli fayda sağlayabileceğinin henüz basına yansıdığını söyleyemeyiz. Halbuki bu yöntemle geliştirilen birçok yeni çeşit-ürün çoktan, market raflarında yerlerini almaya başladılar. Olay bitki-hayvanda hedeflenen yeni genotipler için gerekli 10-15 yıllık klasik ıslah süresini 4-5 yıla indirmekten ibaret. Böylece hastalıklara-zararlılara dayanıklı, iklim koşullarına adapta olan, yüksek kaliteli ve performanslı yeni çeşitlerin kısa zamanda üretime geçmesi ile ne denli ekonomik kazanç sağlanabileceği meydandadır. Bu bağlamda:

•           Daha 2018 yılında, Yeni Islah Tekniği (YIT) diye de tanımlanan CRISPR/Cas9 yöntemi ile gen düzenlemelerinin ilk ticari ürünü olarak, ABD de yağ asidi düşük soya çeşidini[1] çiftciye ulaştırdılar;

•           TATLISU çuprası (tilapia), karides, somon ve konserve ton balığından sonra dünyada en çok tüketilen dördüncü deniz ürünüdür. Bu türde gen düzenleme yöntemi ile yeni genotip geliştirilip 2019 yılında piyasaya sürülmüştür[2]. Firma yayınlarına göre balık, fileto veriminde % 70lik, büyüme hızında % 16’lık ve yemden yararlanmada da % 14’lük bir artış sağlayarak  ticari avantaj yakalanmıştır. Yetiştirme süresindeki kısalma ile hastalıklarla ilgili riskleri azaltabilecek, girdi maliyetlerinde azalmalar sağlayabilecektir. Söz konusu deniz çuprası genotipinin (FLT01) Arjantin’de geliştirmiş olmasının nedeni, bu ülkede gen düzenlenme formalitelerinin, GDO mevzuatı  dışında tutulmasıdır. 

•           2020 yılında Güney Kore CRISPR/Cas9 teknolojisi ile petunyada farklı çiçek renklerine sahip genotipler geliştirmişlerdir[3].

Araştırıcıların 2011 yılında keşfedip geliştirdikleri bu yönteme hayvan ve bitki ıslahında yeni ıslah teknikleri (YIT) adı verilmektedir. Dünya yöntemin avantajlarından da yararlanmak için, bu tekniğe dört elle sarılarak kısa zamanda yeni bitki çeşit adayının tescil aşamalarına ulaşmıştır. Örneğin:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD-Kaliforniya’da ot ilacına dayanıklı kolza;

-Çin’de küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates, vs.

Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok ÇELTİK, MISIR, BUĞDAY, SOYA, PATATES ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır. İşte Almanya’nın küçüklü büyüklü 60 bitki ıslahçı firması, yeni ıslah tekniklerinden yararlanarak, mantari hastalıklara toleranslı-dayanıklı buğday genotipleri geliştirmek için 2020 yılında PILTON[4] projesinde bir araya gelmiştir.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Ve piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyon dolarları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YIT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

GDO yöntemi AB gibi birçok ülkede serbest değildir. YIT de sayısız avantajına rağmen aynı kategoride kabul edilmektedir. Hâlbuki GDO da başka bir türden gen devrede iken, YIT de canlının kendi genleri içindeki değişmeler söz konusudur. AB’de Islahın belirli aşamalarındaki test ve tescil işlemlerinde, yeni ıslah tekniklerinin de genetiği değiştirilmiş ürünlerle (GDO) aynı muameleyi görmektedir. Ki bu durumda aday genotiplerin çevre, sağlık vs. testleri için GDO’larda olduğu gibi milyonlarca Euro gerekecektir. Bu durumda küçük ölçekli firmaların bu masrafları karşılayamayacağı bir gerçek.  Bilindiği gibi YIT ile geliştirilen çeşitler ABD başta olmak üzere birçok ülkede GDO kapsamında değil, klasik ıslahla geliştirilen çeşit adaylarında uygulanan yönetmeliklere göre test ve tescil edilmektedir.

Peki PILTON proje yönetiminin bu konudaki görüşü ne? Bir proje sorumlusu “İlginç bir ortamda çiftçi ve toplum için, gerçek katma değeri olan net ve pratik bir proje oluşturduğumuza inanıyoruz. Tescil yönetmelikleri konusunda AB kurullarının olayı yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir. Ayrıca olaya siyasi olarak da müdahil olabiliriz” diyor!

Türkiye’de de zaman zaman tohumcu-ıslahçı firmalar bir araya gelmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırma ve Politikaları Genel Müdürlüğünün “Türkiye F1 Hibrit Sebze Çeşit ve Nitelikli Hat Geliştirme Projesi”nde olduğu gibi bazı firmaları bir şemsiye altında toplanmıştır. Hatta bazı firmaların parsel biçer döveri gibi alt yapı projelerinde birleşebildikleri de bilinmektedir. Fakat CRISPR gibi bir teknikle çeşit geliştirme konusunda   Türk firmalarının bir araya gelebilmesi için önce farkındalık projeleri geliştirmeliyiz

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[3]http://www.isaaa.org/kc/cropbiotechupdate/article/default.asp?ID=18363)

[4] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2020/10/05/abnin-pestisit-kullanim-kisitlamalari-bitki-islahcilarini-birlestirdi/

AB’nin Pestisit Kullanım Kısıtlamaları Bitki Islahçılarını Birleştirdi

AB tarımsal ilaç kullanımında yeni kısıtlamalar için kolları sıvadı. 2030’dan itibaren kimyasal ilaçların kullanımının yarıya indirilmesi hedeflenmektedir. Almanya’da buğday-arpa gibi tahıllar yılda ortalama 2,2 kez ilaçlandığına göre ilaç kullanımındaki kısıtlamaların ürünlerde nasıl bir zarara neden olabileceği kolayca tahmin edilebilir.

 Avrupa tarımında kullanılan pestisitlerden biri de mantar hastalıkları için kullanılan fungusitlerdir. Söz konusu bu hastalıklar sarı pas, kahverengi pas, septorya ve fusarium dur. Bitki ıslahı ile bu hastalıklara toleranslı-dayanıklı genotipler geliştirilebilmektedir.  Klasik bitki ıslahı ile bu işlem 10-15 yıllık bir zaman gerektirebilir. Bu tip hastalık etmenlerinde de oldukça sık yeni ırklar ortaya çıkar. Fakat son yıllarda geliştirilen Yeni Islah Teknikleri-(YIT, Açıkgöz 2019: http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792) bitki ıslahçılarına büyük ölçüde zaman kazandırabilmektedir.  Bu teknik aslında klasik mutasyon ıslahının laboratuvar versiyonudur. Bilindiği gibi mutasyon canlının genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. YIT 2010 yılından beri laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır.  Bu yöntemde genotipler kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir.  Bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), CRISPR gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır.

 Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyonları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YIT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

GDO yöntemi AB gibi birçok ülkede serbest değildir. YIT de sayısız avantajına rağmen aynı kategoride kabul edilmektedir. Oysak ki GDO da başka bir türden aktarılan gen devrede iken, YIT de canlının kendi genleri içindeki değişmeler söz konusudur. Yöntemin avantajları kısa zamanda geliştirilen birçok yeni bitki çeşit adayının tescil aşamalarına ulaşabilmesidir. Örneğin: Japonya’da tohumsuz domates; ABD de depolamada sorun bir şeker türevinin devreden çıkarıldığı patates; ABD de yağ asidi düşük soya; Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik; Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten; İspanya’da düşük glutenli buğday, Güney Kore’de farklı renkli petunya gibi…

Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok tahıllar, soya, patates ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır.

Almanya’da küçüklü büyüklü 60 bitki ıslahçısı firma, yeni ıslah tekniklerinden yararlanarak, mantari hastalıklara toleranslı-dayanıklı buğday genotipleri geliştirmek için 2020 yılında PILTON[1] projesinde bir araya gelmiştir.

Böyle sofistike bir atılımın gereksinimden ortaya çıktığı kolayca anlaşılabilir. Fakat bu firmaların birlikte tek bir araştırma projesinde bir araya gelmesi, onların “Bundesverband Deutscher Pflanzenzüchter e. V.” (Almanya Bitki Islahçıları Birliği) çatısı altında toplanmış olmaları ile sağlanmıştır.

Ne var ki proje yürütücülerinin zihinlerini meşgul eden büyük bir sorunları var[2]. AB’de Islahın belirli aşamalarındaki test ve tescil işlemlerinde, yeni ıslah tekniklerinin de genetiği değiştirilmiş ürünlerle (GDO) aynı muameleyi görmeleridir ki  bu durumda aday genotiplerin çevre, sağlık vs. testleri için GDO’larda olduğu gibi milyonlarca Euro gerekecektir. Bu durumda küçük ölçekli firmaların bu masrafları karşılayamayacağı bir gerçek.  Bilindiği gibi YIT ile geliştirilen çeşitler ABD başta olmak üzere birçok ülkede GDO kapsamında değil, klasik ıslahla geliştirilen çeşit adaylarında uygulanan yönetmeliklere göre test ve tescil edilmektedir. Peki PILTON proje yönetiminin bu konudaki görüşü ne? Bir proje sorumlusu “İlginç bir ortamda çiftçi ve toplum için, gerçek katma değeri olan net ve pratik bir proje oluşturduğumuza inanıyoruz. Bu konuda AB kurullarının olayı yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir. Ayrıca olaya siyasi olarak da müdahil olabiliriz” diyor!

Türkiye’de de zaman zaman tohumcu-ıslahçı firmalar bir araya gelmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırma ve Politikaları Genel Müdürlüğünün “Türkiye F1 Hibrit Sebze Çeşit ve Nitelikli Hat Geliştirme Projesinde” olduğu gibi bazı firmaları bir şemsiye altında toplanmıştı. Hatta bazı firmaların alt yapı projelerinde birleşebildikleri de bilinmektedir. Fakat PILTON gibi, CRISPR tekniği ile çeşit geliştirme konusunda Türk firmalarının bir araya gelebilmesi için, önce farkındalık yaratma projeleri geliştirmeliyiz.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://pilton.bdp-online.de/wp-content/uploads/2020/09/PILTON_flyer.pdf

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2807.weizen-pilztoleranz-pilton-crispr.html

Köy Çeşitleri Tohum Pazarına Kazandırılabilir mi?

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Ekilen çeşidin farklı verim ve kalitede ürün vermesi halinde doğacak zararı tohumu satan firma karşılamak durumundadır. Yani tohumculuk bir sorumluluk gerektirir ve tohum satışını yetkilendirilmiş tohumculuk firmaları dışında biri örneğin bir çiftçi bu mesuliyeti üstlenemez ve o nedenle de tohum satamaz. Peki tescil edilmemiş köy çeşitlerini tohumcu firmalar da üretip satmayacağına göre, ne olacak o, birçok karakter bakımından öne çıkan, hatta vazgeçilemeyen köy-yerel-çiftçi çeşitlerinin tohumculuğu? 

Önce tohum desteği diye bilinen, sertifikalı tohum kullanan üreticilere verilen bir meblağı anımsatalım. Buradan tescil edilmemiş, koruma altına alınmamış, yetkili bir tohum firmasının arkasında olmadığı bir yerel çeşidin, üretici tarafından satın alınması ve üretilmesi pek olası görünmüyordu. İşte tam bu aşamada Tarım ve Orman Bakanlığının 03.09.2019 tarihinde yayınlanan “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlamasına Dair Yönetmeliği” imdada yetişiyor. Yönetmelik yerel çeşitlerinin genetik erozyonlarını engellemek amacıyla; tohumluklarının çoğaltımı, pazarlanması, yerinde idamesi ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili kurallar getirerek, ticareti yapılacak yerel çeşitlerin kayıt altına alınması, tohumluk üretimi ve tohumluklarının piyasaya arzı ve bu konudaki denetimlere ilişkin usul ve esasları kapsar.

Bu yönetmeliğe göre yerel tohumlar kamu malı olarak ilan ediliyor ve kayıt altına alınmış olan yerel çeşitler ile ilgili işlemler Bakanlığın izin ve denetimi altında gerçekleştirilecektir. Yeni yönetmelik daha önce yerel çeşitlerin kayıt altına alınmasında STK, Üniversite, meslek kuruluşlarının başvuru hakkı kaldırılmıştır. Tohumluk üretimi dahil her hak sadece Tarım ve Orman Bakanlığının araştırma enstitülerine bırakılmıştır.

Adı geçen yönetmelikte yerel çeşit, milli çeşit listesinde kayıtlı çeşitlerden farklı olmak üzere; genetik erozyon tehdidi altında bulunan, belirli bir coğrafi bölge veya bölgelerde geleneksel olarak yetişen tohumlar ile yetiştiği bölgenin coğrafi şartlarına adaptasyon sağlamış bitki türlerinin klon ve popülasyon grupları olarak tanımlanmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi köy çeşidi popülasyondur. Yani genetik olarak saf değildir. Ama bir “çeşit” olarak tescili için tohum, genetik olarak saf olmak zorundadır.

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan köy çeşitlerine örnek olarak KARAKILÇIK ve SİYEZ buğdayları gösterilebilir. Bunların un ve ekmekleri bugün market raflarında yer almaktadır. Karakılçık buğdayı diğer ekmeklik buğdaya göre üç kat fiyat bulabilmektedir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun değildir. Ayrıca yatma ve hasatta dane dökme gibi nedenlerle diğer çeşitlerle rekabet konusu, göz ardı edilemez. Bugün, ekmeğinin kalitesi belirli tüketici grubunu oluşturmuşsa da bir fiyat-tüketim dengesi içinde popülasyon karakılçık yerel çeşidinin geleceği sınırlıdır. “Tek başak seçerek” başlayan bir seleksiyonla üç-beş yılda elde edilen saf ve durulmuş genotipler, salt kalite farklılığı nedeniyle tescile kadar gidilebilir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan fakat yüksek ekmek kaliteli bir çeşit adayı.   

Peki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan karakterleri giderilirken o yüksek ekmeklik kalitesini muhafaza edecek bir seçenek yok mu? Klasik bitki ıslahı ile 13-15 yılda bir çeşit geliştirilebilir. Ancak bugün böyle uzun bir süreye bel bağlamak oldukça riskli. O ekmek kalitesini, şu anda yüksek verimli buğday çeşitlerine aktarmak üzere birçok firma arayış içinde olabilir. Bu işlem artık 4 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşebiliyor (Açıkgöz 2010, Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit, tiny.cc/kbkhpz)[1]

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[2]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Bu gen-genom düzenlemelerinde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır[3].

Peki bu yeni ıslah tekniği üzerinde duran kaç Üniversite veya Enstitümüz var? Maalesef Ziraat Fakültelerimizde yapılan tezlerin yalnız %20’si tarımsal sanayiye yöneliktir. Peki o zaman ne yapılabilir?

Bu konuda dünyadaki gelişmelere bir göz atalım:

  • Pakistan acil gereksinimi nedeniyle ücretsiz olarak tohumculuk firmalarına dağıtmak üzere yurtdışından tek bir hat-gen satın almıştır,
  • Aynı şekilde Brezilya tüm ülkede pazarlanmak üzere uluslararası bir firmaya bir çeşit ısmarlamıştır.

Görüldüğü gibi dünyada hat-gen ticareti yapılmaktadır. Ne yazık ki biz ülkemizde ancak «gene yatırım» konusunda farkındalık yaratmakla işe koyulabiliriz.

O zaman, şu bizim KARAKILÇIK için kısa ve sağlam sap sağlayacak bir moleküler-genomik ıslah projesini veya yüksek verimli bir X ekmeklik buğday çeşidine KARAKILÇIĞIN yüksek ekmek kalitesini aktaran bir genomik ıslah projesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde arayışına girsek.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[2] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/bitki-islahinda-yenilikler/Blog/?BlogNo=617808

Yeni Bitki Islah Tekniklerinin Erken Sonuçları

Günümüze kadar değişen çevre koşullarına uyumlu yeni çeşitlerin–genotiplerin ıslahı için birçok yöntem uygulanageldi. Seleksiyon, melezleme ve mutasyon gibi yöntemleri klasik ıslah teknikleri olarak tanımlayabiliriz. Son zamanlarda doku kültürü, gen aktarımı ve gen-genom düzenlemeleri gibi diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun farklı bir şekli çıktı. Bilindiği gibi doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından X, gama ve benzeri radyoaktif ışınlara tabi tutularak geliştirilmiş 225 türde 3282 çeşide rastlıyoruz. Mutasyon canlı genlerinde, kendiliğinden oluşan veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Bu işlem, laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır. Bu yöntemde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır.

İşte bu gen düzenleme yöntemlerinin meyvelerine örnek olarak, tümü 1019 yılında gerçekleştirilen tatlı su çuprası[1], yağ kalitesi iyileştirilmiş soya[2] ve nohut[3] (dört yıl gibi kısa zamanda tescil edildi) gösterilebilir.

Konunun önemi nedeniyle, dünyada kim ne yapıyor sorusuna yanıt hazırlamak üzere başlatılan bir literatür araştırmasında[4] 6000’e yakın yayın taranmış ve yeni ıslah teknikleri konusunda, çarpıcı sonuçlar açıklanmıştır.

Bu araştırmaya göre Çin ve ABD yüzlerce araştırmaları ile bu konuda çok önde görünüyor. Gen düzenlemeleri yasal olarak GDO ile aynı mevzuata tabi tutulmasına rağmen, AB ülkelerinde de onlarca araştırma yürütüldüğü çizelgeden izlenebilir. Bu listede 18 araştırma ile Arabistan’ın bulunması da çarpıcı. Bitki biyoteknolojisinde pek öne çıkmayan bu ve benzeri ülkelerin gen düzenlenme konularında harekete geçtiğine şahit oluyoruz. Nitekim ülkemizin de, bir araştırma ile söz konusu listede yer aldığını belirtelim.  

ÇinABDAlmanJaponFranİsrailİngiltArabisHollan
59948788252524211815

Gen düzenleme uygulamalarındaki hızlı yayılma, doğal olarak ekonomileri yüksek, geniş alanlarda ekilen tarla bitkilerinde öncelikle öne çıkmaktadır.  Nitekim çeltik 29, mısır 10, patates 6, buğday 6, soya 4 ve kolza 4 araştırma ile ilk sıraları alırken, portakaldan incire, domatesten marula ve hatta süs bitkileri dahil birçok meyve ve sebzede, söz konusu araştırmalar süregelmektedir.

Yeni ıslah tekniklerini kullanan araştırıcıların, örneğin buğdaygillerde başak boyu, başak sayısı, dane iriliği gibi verimi artıracak agronomik karakterlere öncelikle ve yoğun olarak yönelecekleri muhakkak. Kolzada ise dane dökmeye dayanıklılık öne çıkabilir. Yandaki çizelgeden de anlaşılabileceği gibi birçok ıslah hedefi listelenebilir. Kalitenin artırılması ile ilgili olarak buğdayda glüten oranının düşürülmesi, soyada yağ kalitesinin iyileştirilmesi, çeltikte arsenik oranının düşürülmesi örnekleri verilebilir. Biyotik koşullara dayanıklılıkla ilgili olarak buğday, arpa ve mısırda mildiyö, külleme gibi hastalıklara dayanıklılıktan söz edebiliriz.  

Yine çeltikte tuza, mısırda ve buğdayda kurağa, soyada tuza ve kurağa dayanıklılık abiyotik koşullar için örneklerdir.

Dünya tarımsal ürün üretim ve ticaretinde söz sahibi olmak isteyen ülkelerin gen düzenleme yöntemleri ile pazara neler sürmek üzere olduklarına bir göz atalım: 

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD’ de depolamada sorunu devreden çıkaran patates;

-Kanada’ da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik ve keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD’de yabancı ot ilacına dayanıklı kolza, kurağa ve tuza dayanıklı soya, yağ içeriği yüksek ketencik, çiçeklenmesi geciktirilen tilki darı, yüksek amilopektinli mısır, kararmayan mantar, düşük acrilamitli patates, yüksek lifli buğday, hazmı iyileştirilen yonca[5];

-Çinde küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates.

Türk bitki ıslahçılarının da bu yeni yöntemlerle, moleküler biyologları da devreye sokarak, yerli ve milli çeşitlerimizi geliştirmeye başlamalarını umarız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[3] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[4] https://environmentalevidencejournal.biomedcentral.com/track/pdf/10.1186/s13750-019-0171-5

[5]http://www.calyxt.com/products/products-in-our-development-pipeline/

Şeker Pancarı Tohumculuğumuzun Düşündürdükleri

Türkiye’de şeker %97,5 şeker pancarından, %2,5 mısırdan (nişasta şekeri) elde edilir. 320 bin hektar ekim alanı ve 19

milyon ton civarında pancar üretimi ile ülkemiz, dünyanın önde gelen pancar üreticileri arasında yer alır. 33 şeker fabrikasında işlenen pancar, şeker fabrikalarımızın özelleştirilmeleri ile ilgili olarak, uzun süre gündem oluşturmuştur. Diğer taraftan, tohumlarımızın yerli ve milli olması hedeflenmişken, tüm tohumluğu yabancı ülkelerden sağlanan bitkilerin başında şeker pancarının olması çarpıcı görünüyor. Çünkü 1980’li yıllarda ülkemizde şeker pancarı tohumluğunun %60’ları yerli çeşitlerden oluşabiliyor, hatta tohum ihraç edebiliyorduk[1]. Peki, nasıl oluyor da bugün Türkiye tüm pancar tohumluğunu ithal etmek durumunda kalıyor?

1996 yılında dünyada tüm şekerpancarı üretim alanlarında büyük verim kaybına neden olan kök sakallanması (Rhizomania) hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu hastalık ilk defa 1954 yılında İtalya’nın Po ovasında belirlenmiş, 80’li yıllardan itibaren önce Fransa, Amerika ve Çin’de ve daha sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Türkiye’de ilk 1987 de Trakya ve Amasya Bölgelerinde gözlendi. Bu aşamada dünyada rhizomaniaya dayanıklı ilk çeşit RİZOR pancar çiftçi tarlasına ulaştı. Türkiye’de de RİZOR çeşidi 1992 yılından itibaren ekilmeye başladı. Sonuçta bu hastalığa duyarlı olan tescilli birçok yerli çeşit devre dışı kaldı.

Pancar gibi generatif dönemi iki yıl gerektiren bitkilerde, hastalıklara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekmektedir. İşte şeker pancarı tohumculuğumuzu dışa bağımlı kılan ana neden budur. Bünyesinde yüzlerce uzmanı barındıran, Ömürleri yüzyılları bulan, tüm alt yapılarını salt şeker pancarı ıslahına yöneltmiş batı şirketleri, kısa zamanda klasik ve biyoteknolojik yöntemleri birlikte kullanarak, söz konusu hastalığa dayanıklı çeşitleri tescil ettirip dünya pancar tohum gereksinimini karşılamaya başladılar. Biyoteknoloji, pancar ıslahında o kadar aşama yaptı ki ABD’nde, tescil edilen transgenik (GDOlu) çeşitler, toplam ekim alanının %95’lerine ulaşmıştır.

Tohumculuk, yeni çeşit geliştirip tescil ettirmek ve onu üreticiye sunabilmektir. Her çeşidin ortalama bir ömrü vardır. Değişen iklim koşulları, farklılaşan biyotik ve abiyotik koşullar, agronomik olanaklardaki değişmeler, tüketici taleplerindeki farklar, tek yıllık bitkilerde ortalama çeşit ömrünü beş yılla kısıtlar. Yani, teorik olarak bir pancar ıslah birimi, tek bir bölge için her beş yılda bir, yeni çeşit geliştirmek durumundadır. Çeşitler mümkün olduğunca, o bölgenin her bir hastalık ve zararlısına dayanıklı olmak zorundadır. Var olan hastalık kaynakları da hiç boş durmaz, sürekli olarak yeni ırklar geliştirirler. İşte, onlarca ıslah hedefleri ile, neredeyse her biri farklı ekolojiye dağılmış 65 il için, yerli ve milli bir çeşit geliştirmek, Türkşeker’in var olan ARGE olanakları ile, hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor. Gönül isterdi ki bu işlerde Üniversiteler ve özel sektör de yeteri kadar birlikte çalışabilse…

İşte bitki ıslahı ve tohumculuk için var olan güçlerin birleştirilmesi, bu nedenle öne çıkıyor. Özel sektörün, üniversitenin ve kamunun materyal, eleman ve diğer altyapılarının birleştirildiği bir sistemi düşünelim ve bunu tüm tarımsal araştırmalara genelleyelim. O zaman koruma altına alınan çeşitlerin %56sı yabancı kaynaklı olur muydu?

Memnuniyetle belirtmek gerekir ki, Türkşeker’i şekerpancarı ıslah çalışmalarında yalnız değildir. 2010’lu yıllarda, Tarım ve Orman Bakanlığı şeker pancarı ıslahına başlamıştı. İki fabrikası ve bir tarım üniversitesi ile Konya Şeker grubunun ve üç fabrikası ile Kayseri Şekerin kısa zamanda şeker pancarı ıslah çalışmalarına başlayacakları beklenmelidir. Bilindiği gibi bu iki grup toplam şeker üretiminde %35 kota sahibi.

Ne var ki, neredeyse her ülke ekolojisi için ıslah edilmiş çeşitleri ile bazı uluslararası firmaların araştırmaları beklentilerin ötesine geçmektedir. Bir AB pancar tohumculuğu firması afit mücadelesinde kullanılan neonicotinoid grubunda yer alan aktif maddelerin AB’de yasaklanması üzerine, o afitlerle taşınan virüslere dayanıklılık ıslahını çoktan başlattılar bile[2].

Şimdi “şeker pancarı tohumlarını yurtdışından sağlamaya devam mı?” yoksa “tez elden bir yerli ve milli şeker pancarı çeşitleri geliştirmek üzere güçlerimizi birleştirelim mi?” seçeneklerini biraz irdeleyelim. İlk seçenek zaten sürdürülegelmekte. “THY uçaklarının kaçını yurt içinde üretiyor ki” yaklaşımı! İkinci seçeneğe biraz detaylandıralım. Şu anki durumu ile yurt dışı çeşitleri ile rekabet edebilecek yerli bir çeşidi geliştirme aşmasında olmadığımız meydanda. Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını[3] belirlerken: “Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))” saptaması yapmışlardır. Ve ek olarak “İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” görüşlerini ortaya koymuşlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir[4]. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır[5]. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda, tüm paydaşları kucaklayan bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURUMU”nun oluşturulması, tüm tohumculuğumuz için milat olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özeti http://blog.milliyet.com.tr/seker-pancari-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=619923 da yayınlanmıştır.


[1] Dünden Bugüne Türkiye’de Şeker Pancarı Tohumculuğu Muzaffer Adıyaman – TÜRKTOB Dergisi Sayı 2017-21.pdf

[2] https://european-seed.com/2020/04/sugar-rush-what-it-takes-to-develop-a-new-sugar-beet-variety/?utm_campaign=European%20Seed%20Story%20Of%20The%20Week&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=86462106&_hsenc=p2ANqtz-8N28p-I5oHwSa3pZ-jE-LZ0Z8ZYAriEpb8LAr3xO3gnyPWpn6BZPh-7j_ZVmleAoT6JtCFsstBc4TmVtdvIxcjeptFAg&_hsmi=86462106

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

[4]http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152

[5]http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

Üniversiteler Tarımın Neresinde

Koronavirüsün etkilerinin tartışıldığı ortamlarda hemen “yarın ne yiyeceğiz?” konusu akla geliyor. Tarımın insansız gerçekleşmeyeceği görüşünden hareketle, tarlada çalışan işçiden, nakliyeci, toptancı, pazarcı zincirindeki hiçbir halkanın çökmesi düşünülemez. Peki yaşam için sürekli öne çıkan tarım için, kimler elini taşın altına koyuyor? Üniversitelerimiz bu konuda ne yapıyor?

Önceki YÖK başkanlarından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, “Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum”[1] demiştir.

Üniversiteler, her ülkede toplum yararına yapılması gerekli bilimsel atılımlarında ilk akla gelen birimlerdir. Gerçekten de teknolojik yeniliklerin ilk olarak üniversiteler kanalıyla ülkelere girdiği yadsınamaz. Tabii ki üniversitelerin önceliği eğitimdir. Araştırma, teknolojik atılımlar, inovasyon denilince de ilk aklımıza gelen yine üniversiteler oluyor.

Tarımın birçok alt alan vardır. Yukarıda dile getirilen konudan hareketle üniversitelerimizin tarımın temel taşı olan tohumculukla ilgili neler yaptığını irdelemeğe çalışalım. Tohumculuk yeni çeşitler geliştirmekle yola koyulur. Yeni çeşitler ise yeni genlerin-genotiplerin saptanması ile başlar. Yeni çeşitler bize hastalıklara, zararlılara dayanıklı, proteini yüksek, kısa-uzun vejetasyonlu gibi karakterle karşımıza çıkar. 10-15 yıllık bir ıslah süreci, son gelişmelerle dört yıla inmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792). CRISPR[2] gibi bu yeni ıslah tekniklerinin ülkemize üniversitelerle girmesini bekliyoruz.       

Ülkemizde de tescil edilen yeni çeşitler, ıslahçısının fikri mülkiyet hakkının (ıslahçı hakkı) devamlılığını sağlayan bir yasal düzenlemeye tabidir. O nedenle o çeşitlerin koruma altına alınmasını sağlayan bir prosedür oluşturulmuştur. 2019 yılı işlemleri ile ilgili olarak, TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü Bitki Islahçı Hakları Raporu – 2019[3] ve Bitki Çeşit Bülteni[4]’ni yayınladı. Bu bülten çerçevesinde, 2020 yılında tarla, sebze, meyve ve süs bitkileri ile ilgili yeni çeşitler listesindeki bazı çarpıcı noktalara bir göz atalım:

-2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 2214 olup, bunlardan 1422 çeşit koruma altına alınmıştır;

-Koruma altına alınan çeşitlerin %56’sı yabancı, %44’ü yerlidir;

-Bu çeşitlerden en fazla başvuru 683 tarla bitkisi, 424 meyve, 232 sebze ve 95 süs bitkisidir;  

-Koruma altına alınan çeşitlerden 324’ü Hollanda, 208’i ABD, 171’i İspanya, 158’i Fransa, 72’i Almanya, 64’ü İtalya, 28’ü Avustralya ve 20’i de İsrail firma, üniversite veya kamu kuruluşuna aittir (Grafik);

-Korumaya alınan 1422 çeşidin 29’u üniversitelerce tescil edilmişlerdir. Ancak bunlardan 18’i yabancı, 11’i üç Türk üniversitelerine aittir;

-Çukurova Üniversitesi üç şeftali, bir buğday; Namık Kemal Üniversitesi üç buğday ve Dicle Üniversitesi bir arpa, bir çemen ve bir buğday çeşidini koruma altına aldırmış ve bazı çeşitler Tohumcu firmalar tarafından satın alınmıştır.   

Bu durumda üniversitelerimizin Türk tohumculuğuna, Türk tarımına katkısı yüzde bire ulaşamamaktadır diyebiliriz!

14 çilek çeşidine koruma alan Regents Üniversitesine (Kaliforniya), gelecekte çilek üreticilerimizden, dolayısıyla tüketicilerimizden yıllarca, ne kadar ıslahçı hakkı transfer edeceğini hiç konu etmeyelim!  

Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden devreye girmemiş yahut sokulmamış? Batıda ziraat fakültelerinde yapılan tezlerin %80’i tarımsal endüstri ile ilgili iken neden bizde bu rakam %20 dir?

Türkiye, komşularına kıyasla bitki ıslahı ve tohumculukta daha öne çıkmaktadır. Bunda tohumculukla ilgili yasaların, özellikle ıslahçı hakları ile yönetmeliklerin uygulanmaya başlamış olmasının büyük rolü vardır. Islahçı hakkı konusunda ziraat fakülteleri mensuplarının detaylı bilgilendirilmesinde yarar vardır. Onların, herhangi bir kültür bitkisinde erkencilik, bir hastalığa dayanıklılık gibi tek karakter-tek genli bulgularının dahi tescil ve dolayısıyla koruma hakkının olabileceği konusunda aydınlatılmalarında fayda vardır. Kazanılan ıslahçı hakkı ile tohum satışlarından elde edilecek geliri biraz açalım: Satılan tohumdan değil, o tohumdan elde edilen total üründen belirli bir yüzde! 

Türk ıslahçılarının geliştirerek ihraç ettikleri çeşitlerden birkaç örnek:    

-Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a dört buğday çeşidi;

-Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye dört pamuk çeşidi;

-Romanya, Rusya ve Fransa’ya bir ayçiçeği çeşidi;

-Suriye, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya üç nohut çeşidi;

-Makedonya’ya, İkisi İspanya’ya, üçü Ukrayna ve Makedonya’ya ve ikisi Rusya’ya üç çeltik çeşidi.

Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını belirlerken[5]:

“Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))”;

“İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” saptamalarını yapmışlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURULU” nun oluşturulması, Türk tohumculuğu için büyük bir aşama olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetini şu linkte bulabilirsiniz: http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152.


[1] https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/10/01/yok.baskanindan.ilginc.domates.teorisi/591522.0/index.html

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/2019_bih_rapor.pdf

[4]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/bitki%20%C3%A7e%C5%9Fit%20b%C3%BCltenleri/bulten2019.04.pdf

[5] https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

Corona Virüsünün Tarımsal Ekonomilere Etkileri

Virüsün güncel izlenmeleri aşamasında insan onun tarımla ilişkisini hemen kavrayamayabiliyor. Gerçi günlük yiyecek arayışında hemen “ya yarın ne yiyeceğiz” sorusu aklımıza geliveriyor. Çünkü biliyoruz ki gıda zincirindeki halkalar hep insan odaklı. Üretici, paketleyici, nakliyeci, ta evinize sanal marketten servis yapan elemana kadar hep insan. Virüs taşımasını bir tarafa bırakalım, onların hastalıkları halinde devreden çıkmaları, gıda zincirindeki halkalardan birinin kırılması-eksilmesi ve zincirin kopması anlamına geliyor.

Şimdi bu halka eksiklikleri durumuyla ilgili bir-iki örnek verelim. ABD’de meyve-sebze tarımının yoğun olduğu Kaliforniya’da dikim, aşı-budama, ilaçlama, gübreleme, hasat hep Meksika’lı geçici işçilerle südürülegelmektedir. Meksika’daki Monterrey kenti ABD konsolosluğunun H2-A geçici işçi vize işlemlerini durdurması üzerine Kaliforniya Çiftçiler Birlik başkanı Pompeo’ya (ABD dış işleri bakanı) şu mektubu[1] yazıyor: ”Tarım işçi vizelerindeki bir kısıtlama şüphesiz ABD gıda arzında önemli bir kesintiye neden olacaktır. Amerikan halkı, özellikle bu ulusal sağlık krizi sırasında, sağlıklı beslenme ve bağışıklık sistemlerini güçlendirip, korumak için istikrarlı bir gıda kaynağına ihtiyaç duyuyor. Yiyecek tedarikimizi korumak için gerekli önlemlerin alınmaması sonucu market raflarının boşalması, panik halinde alışverişten değil, hükümetin doğrudan işgücü kıtlığına neden olması sonucu ortaya çıkmış olacaktır”

Geçici göçmen işçi çalıştıran Alman çilek ve kuşkonmaz üreticileri, kapalı sınırlarına rağmen, şu sırada yeni AB üyesi ülkelerden gelecek geçici işçilerin yolunu gözlüyor. Karadeniz’de çay tarımında Gürcistan’dan geçici işçiler gelir.  Artvin-Sarp Sınır Kapısının kapatılmasının çay ürecilerimiz için sorun olacak mı acaba? Yurt dışından işçi transferini bir tarafa bırakalım, yakında Akdeniz’de Ege’de erik, kiraz hasatları olacak. Hasat için il dışından gelmesi beklenen işçiler gelebilecek mi? Onların taşınmaları nasıl olacak?

Gıdaların üretimi kadar tüketiciye ulaştırılması da önem kazanmaktadır. Bu virüs krizinde sektörün her bir paydaşı zor durumda. Hal toptancısından, ihracatçıya durumları hiç de kolay değil. Hiç kimsenin önünü göremediği bu kriz dönemlerinde ihracatın durması veya aksaması nelere mal oluyor? Tek bir örnek. Bir gazete haberi: “Sebze ve meyvelere corona virüs indirimi! Fiyatlar yüzde 90 düştü[2]. Bu düşüşte en çok yeşillikler, narenciye, domates ve soğan etkilenmiş!

Virüs ilk Çin’de çıktığında, Rusya sınırı kapatmış ve tarımsal ürün ithalatını durdurmuştu. İşte o dönem Rusya’ya, başta limon olmak üzere yaş meyve ve sebze ihracatında bir artma yaşanmış fakat bu, iç pazarda fiyat artışlarına neden olmuştur.

Şu anda tarladan seraya, bahçeden toptancı hallerine ve marketlere kadar sektörün tüm halkaları bir belirsizlik yaşamakta. Virüs salgınının tarım üzerindeki etkilerini araştırıp önerilerde bulunacak bir “Virüs ve tarım çalışma gurubunun acilen oluşturulması yerinde olacaktır. Tarımsal takvim hızla ilerlemekte. Gıda üretiminin her aşaması için detaylı yol haritalarına gereksinim var. Örneğin tarla-serada hasat döneminde eldiven kullanım mecburiyeti gibi…

Krizi fırsata çevirmek de mümkün. Yaş meyve ve sebze ihraç eden İtalya ve İspanya’nın, bu kriz döneminde Avrupa’ya yeterince ürün sunamayacakları bir sır değil. Onların, Afrika’dan transfer edilen göçmen işçi konusunu, kolay kolay çözemeyecekleri de bir gerçek. İşte Türkiye, bu boşluğu doldurmak üzere bir proje geliştirebilir. Böyle stratejik bir olayda, gerekli işgücünün temininde çok çarpıcı kaynakların varlığı da bir gerçek!  

Çin’de virüs salgını başlamasından sonra, küçük ve orta işletmelerde kriz nedeniyle mali durumlarının tahminine yönelik bir anket[3] sonuçlarına göre firmaların %14’ünün bir aydan fazla, %50’sinin üç aydan fazla dayanamayacakları saptanmıştır. Bu da KOBİlerde yüksek oranda iflaslarının beklendiği anlamına gelmektedir. Herhalde bu bulgu, küçük tarım işletmelerimiz için de geçerli olsa gerek.   

OECD verilerine göre[4] 2020’de işgücü verimliliğinde ve küresel ekonomik gelişmelerde bir düşüş beklenmektedir. Hatta büyüme oranlarının yarıya düşeceği tahmin edilmektedir. Borsalar mı? Moralinizi bozmamak için en iyisi hiç takip etmeyin. Dünyada düşüşte olmayan borsa göremezsiniz. Bütün bunların covit-19’un eseri olduğunu ve tarımı da etkileyeceğini unutmayalım.  

Ticaret yapma maliyetinin de artacağı bu virüs kriz döneminde, başta üretici hayatı olmak üzere, işsizlik, işçi temini, ekim, dikim, hasat, nakliye depolama, işçi-ürün hijyeni gibi tarımsal ekonomi ögeleri bir bütün olarak ele alacak organizasyonun (Virüs ve tarım çalışma gurubu) acilen oluşturulması gerekir..

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.motherjones.com/politics/2020/03/mexico-farms-h2a-visas-produce-coronavirus-us/

[2] https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/sebze-ve-meyvelere-corona-virus-indirimi-fiyatlar-yuzde-90-dustu

[3] https://www.ifpri.org/blog/covid-19s-impact-chinas-small-and-medium-sized-businesses

[4] https://www.ifpri.org/blog/how-much-will-global-poverty-increase-because-covid-19

Tüsiad’ın Tarım ve Gıda 2020 Raporunda ARGE?

Raporda[1] konu edilen “1: Piyasa Yapısı-Örgütlenme, 2: Katma Değerin Artırılması, İnovasyon ve Dijital Tarım, 3. İklim Değişikliği, 4: Lojistik ve 5: Destekler “ başlıklarından 2.si “Katma Değerin Artırılması, İnovasyon ve Dijital Tarım” dosyası ARGE açısından irdelendiğinde, bazı konulara değinmenin yararlı olacağı beklenebilir.

Tüsiad’ın önceki raporlarının Türk tarımındaki yönlendirici strateji-politika önerilerinin benimsenmesindeki yüksek oran olgusu çerçevesinde, 2020 raporunun da, tarımımız için çok önemli olan ARGE özeline yaklaşımını bilmekte yarar görülmektedir.

Artan dünya nüfusu, artmakta olan kişi başına düşen günlük kalori gereksinimi, küresel ısınma gibi olgular, tarımda sürdürülebilir bir arayışı gerektirmektedir. Bu durumda Raporda da değinildiği gibi “  …ülkeleri geleneksel tarım politikalarını gözden geçirmeye ve tarım teknolojileri, dijitalleşme, araştırma-geliştirme faaliyetleri, dış ticaret ve verimlilik/katma değer odaklı yeni tarım politikası araçları geliştirmeye yöneltmektedir”. .. temel çıkış noktası olan üretim sürecinde yaşanan sorunların çözümüne yönelik olarak kamu-özel sektör-üniversite işbirlikleri somut projeler üretebilecektir.

Raporun yazım aşamasında, tarımın uygulama alanı Tarım ve Orman Bakanlığından 3. Tarım Şurası sonuç bildirisi[2] (Bildiri) yayınlandı. Bitkisel üretimden hayvan sağlığına, desteklemeden gıda güvenliği ve güvencesine, orman hukukundan balıkçılık ürünlerine, tarımda teknolojik dönüşüme kadar çok geniş bir yelpazede kısa, orta ve uzun vadeli stratejilerin belirlendiği bu bildiri, tabiiki tarım stratejileri ve politikaları için çok değerli bir kaynak oluşturur.  

Raporda “Küresel olarak ekilen arazilerin artmadığı, hatta kimi ülkelerde azaldığı bir dünyada, öngörülen %15’lik üretim artışı kuvvetli şekilde verim artışı ile sağlanmak durumundadır” denilmektedir. O nedenle bu yazıda yalnız verim artışını ele alarak Rapor ve Bildiride verim artışında en etken öge ARGE konusunun nasıl ele alındığına bir göz atalım.

Önce bu konuda bir durum saptaması yapalım. Bitkisel üretimde verim, tohum başta olmak üzere, gübre ilaç gibi girdilerle yönlendirilir. Peki bu tohumun Türkiye’de ki durumu ne[3]?

Türkiye yaklaşık bir milyar dolarlık tohumluk varlığı ile dünya sıralamasında 11. sırada yer almaktadır. Tohum ithalatçıları sıralamasında da yine 11. sıradadır. İhracatta ise maalesef ilk 20 ülke arasında yer alamamaktadır. Bunun ana nedeni, yurtdışında da kullanılacak yeni çeşitlerin henüz ıslah edilememiş olmasıdır. Şu anda çiftçimizin ektiği tarla bitkileri çeşitlerinin %25’i, sebzede çeşitlerinin %4’i, meyvelerde çeşitlerinin %49’i yerlidir.  Yurtdışı kaynaklı tohumlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir. Koruma* altına alınan 1067 çeşidin %42’si yerli, geri kalan %58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden %0,8’i üç üniversiteye aittir.

Tagem’in 2019 yayını “TOHUMCULUK SEKTÖR POLİTİKA BELGESİ 2018-2022” de “Türkiye’ye yurtdışından çok sayıda çeşit girmesinin önünü kesmek istiyoruz. Çünkü yerli firmalar mevcut az sayıdaki tescilli çeşitlerde kendi istedikleri piyasa payını alamadıkları için, kendilerine ait çeşitleri olması adına, yurtdışında çok fazla çeşit getiriyor” denilmektedir (tabiiki yüzbinlerce dolar ıslahçı hakkı-royalite ödeyerek!). Devamla “yeni çeşitlerin ıslahı için ihtiyaç duyduğumuz model, batıda olduğu gibi üniversite, özel sektör ve kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir” denilmektedir. Yani tohumculuğumuzda, yeni çeşit geliştirme konusu başta olmak üzere, acil bir araştırma stratejisi geliştirilmesi ve uygulaması gereksinimine değinilmektedir.

Var olan sorunlar çerçevesinde, tarım ve gıda sistemleri kaçınılmaz olarak değişmek ve dönüşmek zorundadır. Raporda “söz konusu iyileştirmelerin yapılabilmesi için özel sektör, kamu sektörü ve bilim dünyasının iş birliği de önem kazanmaktadır” denilmektedir.

Bu ifade, tarımsal araştırma alt yapısı için bir strateji önerisi beklentisini çağrıştırıyor. Ancak raporda “Birleşik Krallık’ta sekiz araştırma üniversitesinin bir araya gelerek oluşturduğu N8 Araştırma Ortaklığı projesi” örnek olarak veriliyor. Halbuki siz, dünyada imrenilerek izlenen bir özel sektör, kamu ve üniversite iş birliği ile sağlanan araştırmalar sonucu tarımsal ihracatını ikiye-üçe katlayan bir Brezilya[4] örneği ya da benzeri bir strateji beklentisi içerisindesiniz. Bu ülke tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarını da akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birimi, EMBRAPA (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor. İşte biz, Tüsiad Raporundan tarımsal araştırmalarımıza yön verecek bu tip veya benzeri somut strateji önerileri beklerdik.

İlginçtir, 3. Tarım Şurası sonuç bildirgesinde aynı konunun ele alındığını görüyoruz: 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması”.

Ne var ki “kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının” oluşturulması, farklı bakanlık, kurumun birlikte çalışmasını gerektiriyor. O nedenle pek kolay görülmüyor. Brezilya’nın EMPRAPA’sını askeri yönetim döneminde kurmuştu!  

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti http://blog.milliyet.com.tr/tusiad-tarim-raporu–arge-/Blog/?BlogNo=618113 de yayınlanmıştır.


[1] https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/10544-tarim-ve-gida-2020-surdurulebilir-buyume-baglaminda-tarim-ve-gida-sektorunun-analizi

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/Haber/4207/3-Tarim-Orman-Surasi-Sonuc-Bildirgesi

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/11/27/tohumculugumuzun-ana-sorununa-nihayet-el-atiliyor/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünyada Çiftçi İntiharlarının Nedeni Teknoloji mi?

Teknoloji ile geliştirilen robotların, yapay zekânın, tarımda insan gücünü en aza indireceği beklenmektedir. AB’de de şimdiden tek bir kişi ile yüzlerce hayvanı barındıran işletmeler oluşmaya başlamışsa da tarımda insan gücü en önemi unsurdur. Tarım işletmelerinde işletme sahibi ve ailesi ülkenin çiftçi nüfusunu oluşturur.

Nepal, Nijerya, Habeşistan gibi ülkelerde hala nüfusun %80 civarı tarımla uğraşıyorsa da ABD ve birçok AB ülkelerinde bu oran %2’nin altına inmiştir. Çiftçi nüfus hareketleri hemen hemen her ülkede hep düşüş göstermiştir ve bu böyle devam edecektir. Ülkemizde 1935 yılında yüzde 76 düzeyinde olan kırsal nüfus, günümüzde %7,7’lere düşmüştür. Fakat bu düşüş toplumda iki karşıt görüşün tartışılmasına neden oluyor:

  • Batı, ileri teknoloji ile %2 gibi az çiftçi nüfusu ve dolayısıyla daha ucuza maliyetle ülke insanlarını doyururken, Türkiye’nin %7,7 civarındaki nüfusu daha da azaltması gerekmiyor mu?
  • Özellikle azalan genç çiftçi sayısı ve terkedilen tarım arazilerimizle, yarınlarda tarımsal üretimimizi nasıl garanti edebiliriz?

İşte bu konu, tarımsal stratejilerle ilgili idari birimler ve konu ile ilgili akademisyenlerin uğraş alanına girmektedir.  Burada, küçük aile işletmelerini teşvik veya genç çiftçiyi destek programları pek kalıcı bir çözümmüş gibi görünmüyor. Çünkü sektör diğerlerine göre en az gelir getirmektedir.

Yarınların tarımsal işletmeleri, rekabet gücüne sahip olabilmek için, ekonomik bakımdan optimum büyüklükte olmak ve profesyonelce yönetilmek zorundadırlar. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmaz görünüyor (Açıkgöz 2017: http://blog.milliyet.com.tr/teknolojik-yenilikler-tarimsal-nufusu-daha-ne-kadar-azaltacak/ Blog/?BlogNo=551437)).

Maalesef serbest dünya pazarında, artan ve sabitlenemeyen girdi maliyetleri ile ürün fiyatlarının dengesi kolay kurulamıyor. Ve dolayısıyla çiftçinin gelir garantisi yok. İşte tarımdan kopmalar, kaçmaların, hatta çiftçi intiharlarının ana nedeni bunlardır. Ayrıca sosyal açıdan bakıldığında hangi birey, hafta sonu veya genelde tatil yapamadığı mesleği seçmek ister.

Birçok ülkede tarım sektöründe görülen intihar oranların hiçbir diğer sektörde rastlanmaz. Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin yanında Fransa’da, Almanya’da çiftçi intiharları, her ne kadar medyada yer almasalar da azımsanamayacak gibi değildir. Hindistan’da çiftçi intiharlarının sosyo-ekonomik analizlerinde[1] durum oldukça derine inilmiştir. GDO pamuk tarımının intiharların nedeni olduğu iddiaları üzerine yapılan bir araştırmada, 1995-2011 yılları arasında 250.000 intihar olayın gözlenmiştir. Söz konusu intiharların en çok yaşandığı 5 eyalette pamuğun ana ürün olmadığı saptanırken, zaten transgenik pamuk tarımının da 2002 yılında başladığı belirtilmiştir (Tablo). Söz konusu analizde intiharların ana nedeni olarak üretim maliyetlerinin artması, kurak, don, aşırı yağış gibi İklimsel nedenlerle beklenen ürünün alınamaması, istikrarsız pazar, işletme kredisinin zamanında ödenememesi, bankaların yerine tefeci ile çalışma gibi kredi sistemleri ve birçok diğer neden sıralanmıştır.

Tablo: Hindistan’da yıllara göre yuvarlatılmış yıllık intihar sayıları
1995 997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011
10100 13500 15200 15950 15700 17000 16000 15300 14000
Not: Hindistan’da GDO ekimleri 2002 yılında başlamıştır.

ABD’de Durum: Yıllara bağlı olarak, çiftçilerin tüm ülkelerde geçici olarak sıkıntılar yaşaması hiç de nadir değildir. Günümüzde ABD’de bazı eyaletlerdeki üreticilerin yaşadıkları maddi sıkıntıların iflaslarının nedeni ise tamamen politiktir. Günümüzdeki Dünya ticaret savaşı mağdurlarının başında ABD’li çiftçiler gelmektedir. Çin’in karşı atak olarak soyaya %50 ilave vergi koyması ile, Illinois, Indiana ve Wisconsin çiftçilerinde, 2008 yılında görülen iflaslar Wall Street Journal haberine göre günümüzde ikiye katlanmıştır[2]. Bu artışta mısır, soya fasulyesi ve diğer çiftlik ürünleri Brezilya gibi ülkelerin rekabet güçlerinin artmasının da payı küçümsenemez.

Avrupalı çiftçiler neden intihar ediyor? Fransa Ulusal Sağlık Enstitüsünün bir araştırma rapora[3] göre, devletin tüm tarım desteklerine rağmen çiftçiler arasında intihar oranlarının son 40 yılda giderek arttığı izleniyor. Yine aynı araştırmaya göre, çiftçilerin yüzde 30’u ayda 350 Euro’dan az kazanıyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun, 2020’den sonra çiftçilere verilecek sübvansiyonları yüzde 5 düşürecek olması çiftçileri endişelendiren en önemli konuların başında geliyor.

Özerk Kırım Cumhuriyeti ve Sivastopol’ün 18 Mart 2014’de Rusya tarafından yasa dışı ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın doğusunda çıkan olaylardan sonra Avrupa Birliği, ABD ve diğer ülkeler Rusya’ya bazı stratejik mallarda ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlamıştı[4]. Bunu Rusya’nın bu ülkelerin tarım ürünlerine ambargosu takip etti. Bazı basın organlarında Rusya’nın gıda ambargosuyla ilgili olarak, “Avrupa tarım sektörünü felç ettiği” yönünde haberlerini, Fransız çiftçilerinin traktörleriyle Paris gösterisi takip etti. Kamuoyunda tarım politikalarının değişmesi gerektiği dile getirilmeye başlandı. Gerçekten de Fransa domuz eti ve elma pazarında ciddi sıkıntılar yaşanmaktaydı. Birleşik Krallık ve Almanya’nın tarımsal ürün ihracatında ön sıralarda yer alan Rusya pazarı kaybının, 80 milyar dolarlara ulaşacağı endişesi, yetkilileri bazı acil atılımlara yönlendirdi. Fakat bazı atılımların zamanlamasında sorunlar yaşandı.

Fransa, AB ülkeleri içinde tarım ve gıda üretiminde ilk sıraya yer alıyor. Fransa’nın toplam tarım ve gıda ürünleri ihracatı, 65 milyar Euro’yu geçiyorsa da Tarım Bakanlığı’na göre çiftçilerin yüzde 10’unu iflasın eşiğinde bulunuyor.

Avrupalı çiftçilerin intiharında gelecek kaygısı, yaşı ilerlemiş çiftçilerin teknolojinin-dijitalleşmenin getirdiği yeniliklere ayak uydurmada yaşadıkları zorluklar ve bürokratik prosedürler gibi nedenler öne çıkmaktadır.

Genelde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığı, maliyetlerin yükselmesi ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, küçük işletmelerin yaşama şansı ancak hobi işletmeler seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Türkiye’de çiftçi intiharlarının yaşanmamasında ana neden tevekküldür.

Nazimi Açıkgöz

[1] https://io9.gizmodo.com/the-gmo-mass-suicides-are-a-myth-1565342067/+Mark-Strauss
[2] https://www.wsj.com/articles/this-one-here-is-gonna-kick-my-buttfarm-belt-bankruptcies-are-soaring-11549468759
[3] https://tr.euronews.com/2020/02/21/intihara-neden-ciftciler-daha-fazla-egilimli-issizlik-sorunu-ogretmen-intihar-mesaji
[4] http://blog.milliyet.com.tr/rusya-ambargosu-ve-ab-tarim-ekonomisi/Blog/?BlogNo=557165

Türk Tohumculuğunu Nasıl Geliştirebiliriz

Son Tarım Şurasında 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendi. Sonuç Bildirgesinde kararlar 60 maddede toplanmıştır. Tohumculuğu direkt ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

Hasattürk’ün Aralık 2019 sayısında bu konuda detaylara değinilmiş ve tohumculuğumuz en önemli ve öncelikli konusu yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” ile yola çıkılmasının zorunluluğu dile getirilmiştir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Peki nedir bu EMPREPA?

2017 yılı verilerine göre, 217 milyar dolar ihracatına karşın, 153 milyar dolarlık ithalatla Brezilya dünyanın 8. büyük ekonomisi olarak, fertlerine yıllık 15,6 bin dolar yıllık gelir sağlamaktadır. Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte oluşturdukları BRIC ülkeler topluluğu ile gelişmekte olan ülke görünümünden sıyrılmayı başarmışlardır[2]. Gerçekten de son yıllarda yakaladıkları yüksek kalkınma hızları ile bu ülkeler, G7’den G20’ye dönüşümle, dünya yönetiminde de yerlerini almışlardır.  Fakat bunların arasında Brezilya, özellikle tarımda gösterdiği yüksek performansla dikkatleri çekmektedir. Küresel tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında Brezilya 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir:

  • İhracatının %46’sı tarımsal üründen oluşmaktadır; dünya tarımsal ürün ihracatının %7’si bu ülkeye aittir;
  • 2018 yılındaki 65 milyon ton soya üretimini 2041 yılında 142 milyon tona, mısır üretimini 34 milyon tondan 55 milyon tona ve şeker üretimini de 28 milyon tondan 57 milyon tona çıkarmayı hedeflemektedir;
  • Birçok tarımsal ürün ihracatını yıldan yıla artırarak, bu konuda dünyadaki sıralamada öne çıkmaktadır (Grafik);
  • Birçok Dünya tarımsal ürün üretim ve ihracatında ilk sıralarda yer almaktadır (Tablo); 
ÜrünPortakal SuyuŞekerKahveSoyaTavuk EtiKırmızı Et
Dünya Pazarında %794527433616
Dünya Üretiminin %62213632
  • Ve tarımsal destekler OECD ülkelerinde %26, ABD’de %12 ve AB’de %29 iken, Brezilya sadece % 6 destekle adeta bir mucizeye imza atmıştır.

Peki, bu ülke nasıl oluyor da tarımda böylesine öne çıkabiliyor? Bu konu, çarpıcılığı nedeniyle çok ele alındı. Uzmanlarının birleştiği nokta: Yenilikçilik ve araştırma.

Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımlar, ülkenin her ekolojisinin durum saptanmasını takiben, o ekoloji için “ısmarlama elbise” örneği yeni çeşitlerin ıslahı ile yola çıkıldı ve:
  • Uzak doğunun (ılımal) soyası tropik Brezilya’ya adapte edilerek soya pazarında dünya liderleri arasına girildi; 
  • Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[3] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) genetik materyali, hem klasik ıslahla öyle yüksek verimlere ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü;
  • Hindistan’ın “ZEBU” ırkından geliştirilen “NELORE” sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi olundu. Son yıllarda gen düzenleme yöntemi ile Nelore etinden daha kaliteli olan ANGUS ırkını Brezilya’ya kazandırmak için kolları sıvadılar.

Diğer ülkelerden yeni hayvan ve bitki, ırk ve çeşitlerini ülkeye adapte edip, onların gen materyalinden yararlanarak, daha da yüksek performanslı yeni ırklar-çeşitler geliştirilmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarının akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birim,  EMBRAPA  (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor.

Tarım, Brezilya için sermaye birikiminden, iş sahası yaratmaya, temel ekonomik kaynak olmuştur. Fakat işçiliğe dayalı bu sistemde teknolojinin eksikliği hep yaşanmıştır. 1940’lara kadar Brezilya tarımsal ürün ithal eden bir ülke idi. İkinci dünya savaşı sonrası, korumacı politikalarla canlanan endüstri, kentleşme ve nüfus artışını beraberinde getirmiştir. İşte demokrasiye de nokta koyduran gıda krizi karşısında, tarımsal üretimin artırılma zorunluğu doğmuştur.

EMBRAPA tarımın geliştirilmesi için, araştırmaları yeni bilgi ve teknolojilerle cesaretlendirmek, teşvik, koordine etmek ve uygulamak amacıyla 1973 tarihinde kuruldu. Misyonu, gıda sıkıntısı arifesindeki Brezilya’nın tarımsal üretimini artırmaktı. İşte EMPREPA bu amaçla, Tarım Bakanlığı bünyesinde, fakat idari ve mali açıdan otonom olan bir birim olarak kurulmuştur. Halen, EMBRAPA, Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini (SNPA) de içine almaktadır. SNPA ise üniversiteleri, ulusal araştırma enstitüleri ve tarımsal araştırma faaliyetleriyle ilgili diğer kamu ve özel kuruluşlarını çatısı altında toplamaktadır.  

EMBRAPA’nın Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken yalnız “çeşit geliştirme” ile kalmayacağı bir gerçek. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yarattı ki, bir yılda “soya + soya” veya “buğday + soya” ekimi ile aynı araziden yılda iki ürün uygulamaları başlatıldı. 

Tarımsal araştırmalara dayalı performanslarla, adeta ülke ekonomisine yön veren bu ülkenin, konu ile ilgili stratejilerinden yararlanılamaz mı? Tüm tarımsal araştırma kuruluşlarını bir çatı altında toplayarak, acil konulara yön vermeğe, bazı kurumları göreve çağırmaya müthiş gereksinimimiz var. Üniversitelerimizi acil olarak yeni genitörler bulmak için motive etmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, tohum ihracatımız, hiç te ithalatımızın %60-70’ini karşılamıyor. İhracatın çoğu uluslararası firmaların tohum çoğaltma materyali. Kısacası Türkiye’nin tohumculuk konusunda, Brezilya’nın EMBRAPA (Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini) benzeri bir kuruma gereksinimi var.

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[2] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-

[3] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

eDergi Yayınlamak Artık Çok Kolay

İnsanın fikirlerini, bilgilerini, görüşlerini, tecrübelerini başkaları ile paylaşması gayet doğal bir olgudur. Bu paylaşım sözlü-yazılı, basılı-elektronik olabilir. Paylaşımda, partnere-okuyucuya yarar sağlanıyorsa, tabiiki okuyucu kitlesi oluşacaktır. Bu kitle sosyal, bilimsel, ticari olabilir. Paylaşımın belirli düzeyde olması arzulanır. Günümüzde bilgisayar ortamı bu amaca çok uygun görünmektedir. O nedenle elektronik dergicilik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Buna rağmen standart bir bilgisayar kullanıcısının, ücret ödemeden elektronik bir dergi çıkartması pek kolay bir iş gibi görünmemektedir.

Bir serbest yazar veya bir blog yazarı olarak yazılarınızı maille hedef kitleye ulaştırabilirsiniz. Fakat dergi seviyesinde yayın yapabilmek için, içeriğin belirli bir seviyede olması, yani hedef kitlesini-okuyucuyu doyurucu olması gerekir. Hazırlanacak içerik için para, eleman, emek ve zamana ihtiyaç duyulacaktır. Biz şimdilik tek kişilik bir kadro ile tek konuda bir dergi yayınlamak için yola çıkalım. Konumuza odaklı haberler, bildiriler, duyurular ve yayınlarla bizi destekleyen ve kendi yazılarımızı da içinde bulunduran haftalık bir elektronik dergiyi ele alalım.

Bu konuda gerek amatör ve gerekse profesyoneller için hizmet veren bir platformdan yararlanabiliriz: “Paper.li”. Şimdilik İngilizce hizmet veren bu servisçe profesyonel kategoride yayınlanan, “Zein Marketing” firmasının günlük haber dergisinin kapağına bir göz atalım (http://zeinmarketingdaily.co.uk/#/). Haberler, Teknoloji, Bilim, Politika, Çevre, Dünya gibi sütun başlıkları ve sosyal medya bağlantıları ile mükemmel bir dergi örneği:

Şimdi de Paper.li’nin ücretsiz versiyonundan yararlanarak tarafımdan çıkartılan “The Plant Breeding Weekly“ (https://paper.li/e-1578347400#/ ) dergisinin kapağına bir göz atalım: O haftaki sayıda:

https://www.geneticliteracyproject.org/2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/” linkinde tarafımdan yayınlanan “BRIC Ülkelerinde Agrobiyoteknoloji Atağı” başlığı ile, Geneticliteracyproject dergisinde çıkan makale duyurumla birlikte, o hafta bitki ıslahında çıkan İngilizce makale, haber, duyurulardan derlenen onlarca konuyu karşınızda buluyorsunuz. Bu, amacınıza göre ticari, bilimsel, sosyal amaçlı bir güncel bilgi avcılığı ve avı demektir. İşte eDergiciliğin belki de en etkili tarafı da bu olsa gerek: Branşınızla ilgili, o hafta yayınlanan en çarpıcılarını tanesini ekranınızda izleyebilmek. Paper.li sistemi, başlığının kapsadığı, yani hedef kitlenizin ilgi alanındaki tüm içeriklerden seçilen öncelikli önemdeki yazıları derginizde görüntülemektedir. Bunlar, sosyal medya ve weblerden sağlanan veri tabanı, sosyal sinyal değerlendirilmesi dahil, son teknolojiler kullanılarak derlenmiştir.

Yukarıda sözü edilen kendi makalenizin dergiye eklenmesi için bazı koşullar var. Makalenizin bir portalda yayınlanmış olması gerekli. https://tr.wordpress.com/ ve benzeri destek kaynaklarıyla, ücretsiz olarak oluşturacağınız WEB siteleri size gerekli linkleri sağlayacaktır. Ancak o linkle kendi yazınızı Paper.li derginize ekleyebiliyorsunuz. Derginin oluşturulmasındaki detaylar her aşamada karşınıza çıkıyor. Yardım seçenekleri ile!

Arşiv seçenekleri yanında dergi toplanan haber-makaleleri kategorilerine göre sütunlarda sıralamaktadır. Bir eDerginin artlarını izlemek için 13.01.2020 tarihli “The Plant Breeding Weekly“nin Bilim (Science) sütunlarında toplanan elektronik yayınların listesinden bazılarına bir göz atalım:

1. Kenevir ıslahında kısa yol yok;

3. Brezilya, Çin ve diğer BRIC ülkelerinde bitkisel biyoteknolojinin geleceği;

4. Yeni ıslah teknikleri ile iklim değişikliğinin etkisi azaltılabilir;

5. Çeltiği İklim Değişikliğine Hazırlamak;

7. 2020 Bitki Genetiğinde 2020 Yılında Neler İzleyeceğiz?;

8. Geleceğin Gıdaları: Yapay Zeka İle Kuraklığa Dayanıklılık Nasıl Artırabilir.

Bitki ıslahı ile ilgili böylesine güncel ve böylesine çarpıcı uluslar arası bilgilere ulaşmak ancak bu tip bir eDergi ile olası. Genç bilim adamlarına bu tip fırsatlar sağlayan sistemi denemeleri hararetle önerilir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Tarımsal biyoteknoloji ile ilgilenenler için: “The Agricultural Biotechnology Weekly”,  https://paper.li/e-1435710000#/ 

Yeni Gıda Türleri Genç Girişimcilerle Yola Çıkıyor

Bitkisel et, bitkisel yumurta, etsiz but (tavuk), bitki bazlı peynir, sodyumsuz tuz gibi henüz soframızda görmediğimiz gıda adaylarının bazıları yola çıktı, bazıları ise çıkmak üzere. Tüketiciyi yakından ilgilendiren bu yeniliklerin ana nedeni, salt müteşebbislerin ticari ilgisi değil. Önümüzdeki yıllarda bir milyara ulaşacak olan farklı-lüks tüketime meyilli orta sınıfın yanında, iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği tarımsal üretimlerindeki kısıtlar olabilir. Söz konusu ürünlerden yalnız bitki bazlı ette, 2030 yıllarında 85 milyar US dolarlık ciro beklenmekte[1]

Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir rapora göre 2050’lere doğru, bugün tükettiğimiz gıda miktarının %70 artırılması gerekmektedir. Söz konusu artışın, et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.

Günümüz insanı, çevre konuları ile alabildiğine fazla ilgilenmektedir.  Bu bağlamda tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkarılmaktadır. Dünyanın kısıtlı “su” yunun kullanımı ile ilgili olarak gıda kaynaklarımızı irdelersek, bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su gerektiğini görürüz. İşte bu açıdan et tüketimimizin azaltılması için öncelikle akademisyenler kollarını sıvadılar. Daha 2013’lerde, bilim adamlarınca, bitkisel etin laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda, Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)).

Amerikada ise, bu yönde kurulan yeni girişimler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış firma ve yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir.  

İsrail’li yeni girişimci “Supermeat” i ise Alman PHW gurubu satın alma işlemlerini başlattı bile.

“Modern Meadow”, Horizons Ventures, Sequoia Capital ve PayPal gibi yatırımcılardan destek alarak laboratuvarında et ve deri üretmeye başladı.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” bitki bazlı tavuksuz piliç etini 2019 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

Solazyme, geleneksel ürünlerden daha az kalori, daha az doymuş yağ ve daha az kolesterol içeren %100 mikro alglerden üretilen bir yumurta alternatifini (VeganEgg) piyasaya sürdü. Onlarca yatırımcıdan destek sağlamış durumda.

Yumurtanın yerini tutacak bitki bazlı başka bir ürün, diğer girişimci Hampton Creek’in “Just Mayo” ve “Just Cookies” adları ile şimdiden market raflarında. Tabiiki onlarca yatırımcıdan sağlanan desteklerle.

Sodyumsuz tuz. Tuzda sodyumu devreden çıkarıp potasyumu devreye sokan girişimci Tom Manuel’in “NuTek Salt”ının yatırımcısı Khosla Ventures.

Harvard Üniversitesi’nden üç arkadaş tarafından kurulan Six Foods, altı ayaklı yaratıklardan elde edilen gıdaların gücüne inanıyor: böcekler. İlk ürünü “Chirp Chips” fasulye, pirinç ve un destekli. Chirp Chips, normal patates cipsinden üç kat fazla protein içermektedir.

Badem sütü ve Tayland cevizi sütü kullanan Kite Hill, frenk soğanı, mantar ve dere otu karışımları ile CoastanoaWhite Alder, ve Ricotta gibi birçok peynir çeşidi  pazarlamakta. Bu peynirler yüksek oranda yağ yerine, sadece dört doğal bileşen içermektedir: pastörize fındık sütü, kültürler, enzimler ve tuz. Bu girişimcinin yatırımcısı da Khosla Ventures’dır.

FinlessFoods ise hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini, yapay olarak, karada üretmeyi hedeflemektedir.

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[3].

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetine “http://blog.milliyet.com.tr/yarinin-yeni-gidalari-yolda/Blog/?BlogNo=615244” linki ile ulaşılabilir.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/bitkisel-et-pazari-85-milyar-dolar/Blog/?BlogNo=610162

[2] https://www.justforall.com

[3]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Küresel Isınma Tarımda Acil Yenilikler Gerektiriyor

Küresel ısınmanın önemi artık her kesimce kabullenilmişe benziyor. Birçok ülke bu doğrultuda yeni çarpıcı kararlar aldılar.  Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri dünyada ilk olarak Gıda Güvenirliği Bakanlığını kurdu. Suudi Arabistan’ın, iklim değişikliğinden daha az etkilenmesi için, buğday tarımına son vermiştir[1]. Son tahminlere göre 2050 yılına kadar ortalama sıcaklık 1,3 C0, 2100 yılına kadar 1,2 – 3,7 C0 arsında artış göstereceği beklenmektedir.

Sıcaklığın artışı yanında kuraklar tarımı alabildiğine olumsuz etkilemektedir. Örneğin kurakta, bitki tam gelişemiyor, erken oluma zorlanan bitki, tam dane dolumunu gerçekleştiremeyebiliyor. Tabiiki olay bununla bitmiyor. Değişen iklim hastalık ve zararlı etmenlerinin de yaşamsal değişimine neden oluyor. 1960 yılından beri zararlıların her yıl 2,7 kilometre kuzeye göç ettikleri biliniyor[2]. Hastalık etmenleri ve zararlıların yaşam süreleri uzayabiliyor, hatta üreme hızları artabiliyor, yeni genotipler oluşturabiliyorlar. İşte bu dünya tarımı için bir felaket habercisi. Çünkü söz konusu yeni hastalıklar ve zararlılar için mücadele ilaçlarının henüz piyasaya çıkarılmamış olması.

Tarımın bu tehditlere karşı muhakkak yeni stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz. Ekim, sulama, gübreleme teknikleri gibi agronomik seçeneklerin yanında, en etkili çar hastalık ve zararlılardan en az zarar görecek yeni bitki genotiplerinin – çeşitlerin ıslahıdır.

Fakat hastalık ve zararlıların gelişim ve davranışları o kadar çabuk değişmektedir ki, bitki ıslahı ile onlara dayanıklı genotiplerin geliştirilmesi genelde garantilenemez. Çünkü klasik ıslahta, türe bağlı olarak dayanıklı bir çeşidin ıslahı için on ile otuz yıl arasında bir zaman gerekmektedir. Klasik ıslahta, çok şey şansa bağlıdır ve başarı için çok zaman gerekir. Bugün bazı virüs ve mantari hastalıklara dayanıklı çeşitlerin henüz geliştirilememiş olmasının nedeni, klasik ıslahın yetersizliğidir.

İşte burada moleküler ıslah devreye girmektedir. Gen veya genom düzenleme diye bilinen CRISPR/Cas gibi yöntemler[3], daha hızlı ve etkin olarak dayanıklı genotiplerin geliştirilmesinde girmektedirler. Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İlginçtir, YİT le yeni çeşitler tescil edilmeye başlamış ve ilk olarak bir SOYA çeşidi 2019 yılında tescil edilmiştir. Aynı yılda bitki ıslahında bir ilk gerçekleşmiş ve dört yıllık bir sürede[4] yeni NOHUT çeşidi tescil edilmiştir.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, hiç de diğer biyoteknolojik tekniğindeki gibi, örneğin GDO, bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlar gerektirmemesi! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.  

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenirliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanlarından birkaç görüş[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor: “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[7].

Türk moleküler genetikçileri, bitki ıslahçıları ve tüm yaşam bilimci akademisyenlerin konuya ilgi göstermeleri beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873 

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2759.klimawandel-pflanzen-genome-editing.html

[3] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[4] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[5] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

Tohumculuğumuzun Ana Sorununa Nihayet El Atılıyor

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

İlginçtir, yıllardır Tohum ithalatına dur diyebiliriz”,  “Dünyada tohumculuk nasıl destekleniyor”,”Küresel ısınma yeni çeşitler, onlar da yeni stratejiler gerektiriyor”, “Dünyada yeni ıslah teknikleri meyvelerini vermeğe başladı”, “Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor”, “Türk tohumculuğu yeni stratejiler bekliyor”, “Tarımda Yeni Islah Teknikleri”, “Gen düzenleme ile ilk bitki: soya”,  “çeşit geliştirme dört yıla indi” gibi, gerek yurt içi ve gerekse yurtdışında yayınlanan yazılarımla, Türk tohumculuğu için kurumsal bir alt yapının oluşturulmasının gereğini dile getirmiştim.

Gerçekten de tohumculuğumuz, sihirli bir el bekliyor!

  • Günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığınca tescil edilen tarla bitkileri, toplam tescilli çeşitlerin ancak % 25’ini oluşturmakta. Bu oran meyvelerde % 49, sebzede % 4 dür;
  • Tahıl gurubunda kullanılan tohumlarımızın %35’i yurtdışı kaynaklıdır ve bunlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir;
  •  2018 yılı verilerine göre tohum ithalatımız 240 milyon dolar olurken, ihracatımız 152 milyon dolarda kalmıştır. Bazı çevreler fidan-süs bitkileri ihracat miktarlarını da bunun üstüne koyarak, tohum ihracatını, ithalatı aştığı vurgusu yaparken, Türk tohumculuğuna zarar verdiklerinin farkında bile değiller. Kaldı ki 152 milyon dolar ihracat kaleminin neredeyse yarısı yurtdışı firmaların hibrit mısır ve ayçiçeği tohum üretimlerini (fason) ülkemizde yapmalarından kaynaklanmaktadır;
  • Değişen tüketici tercihleri (Grafik), gittikçe etkisini artıran iklim değişimleri[1], tohumculukta hemen hemen her tür için yeni genotiplere-çeşitlerin geliştirilmesini, çiftçiye sunulmasını gerektirmektedir.

Ülke tohumculuğu köklü değişimlere, yeni stratejilere gereksinim duymaktadır. Çünkü:

  • Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta insan) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden % 0,8 i üç üniversiteye aittir[2];
  • Birçok tohum firması tescil ettirdikleri – koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  • Bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah teknikleri ile ilgili olarak tohumculukla ilgili birimlerimizde hızlı bir farkındalık yaratmak kaçınılmaz[3];
  • Tüm bu bağlamda kamu-üniversite-özel sektör işbirliği ile oluşabilecek tarımsal araştırma çatı örgütünün oluşturulması kaçınılmaz görünüyor;
  • Dünyada tarımsal araştırmalar çok disiplinli olarak yürütülmektedir. Bitki ıslah zincirine moleküler ıslah laboratuvarlarının devreye sokulmasın gerektirmektedir;
  • Maalesef tohumculuk firmaları çoğunlukla oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gereksinimi gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte.  

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[4] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Ülkemiz çok uygun ekolojisine ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[5]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[6].  Bu durumda, potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın? Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-arge-sorunu-cozuluyor/Blog/?BlogNo=614123 portalında “Tarımda ARGE Sorunu Çözülüyor” başlığı ile özetlenmiştir.


[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/29/countering-the-impact-of-climate-change-through-new-breeding-techniques/

[2] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[5] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[6] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit

Pusa 10216 in a field at IARI, New Delhi.

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[1]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalık dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir. Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[1]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Çalışmanın çarpıcı tarafı, kısa sürede çeşit geliştirilmesinin ötesinde, günümüz için çok önemli olan kurağa toleranslı-dayanıklı çeşitlerin elde edilmesidir. Dünyayı tehdit eden küresel ısınma olgusunun üretim ayağı için, kurağa dayanıklı genotiplerin öyle kısa sürede geliştirilebilmesi çok yararlı bir gelişmedir. Aslında bitkilerde kurağa dayanıklılıkla ilgili olarak gerek klasik ve gerekse moleküler ıslah çalışmaları yapılmaktadır. Fakat nohudun genetik haritalama çalışmalarında bu görevi üstlenen herhangi bir gen tanımlanamamıştır. Bu kez araştırıcılar kuraklığa dayanıklılıkla ilişkili diğer karakterlerin gen haritalarına yönelmişlerdir[2]. Önce, tüm eldeki nohut genetik materyalinde, kök derinliği ve kök hacmi gibi kuraklıkla ilgili karakterlerin gen haritaları elde edilmiştir. İşte bu çalışmalarla belirlenen kurağa dayanıklılıkla ilişkili ICC 4958 genleri Pusa 372 yerel ve en çok ekilen çeşidine moleküler koşullarda aktarılarak Pusa 10216 kurağa dayanıklı çeşidi geliştirildi. Çok yer ve yılda yapılan denemelerde, bu yeni çeşit orijinalinden %12 daha fazla verim sağlamıştır.

Aynı yöntemle Karnataka vilayetinde fazlaca tercih edilen fakat fusarium spp. hastalığına duyarlı Annigeri-1 çeşidine, bu hastalığa dayanıklı WR315 çeşidinden gen aktarımı yapılarak,  orijinaline göre % 7 daha fazla verim sağlayan Süper Annigeri-1 çeşidini elde ediliyor. 

Geleneksel olarak, nohut gibi kendine döllenen bitkilerde yeni çeşitlerin yetiştirilmesi 10-11 yıl sürebilir. Dünyanın nüfus artışı, gıdalara olan talebin artması ve küresel ısınmanın etkilerinin bugünden yaşanması karşısında amaca uygun yeni çeşitlerin kısa sürede geliştirilebilmesi, dünya bilimi açısından büyük bir başarıdır. Bu başarıda bilim adamlarının ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliğinin önemi yadsınamaz. Özellikle yüzyılımızda küresel sıcaklığın 2,5 – 4,3 ° C artacağı tahmin ediliyorken!

Düşük girdili marjinal arazilerde yetiştirilen nohut (Cicer arietinum L.) dünyada 13,2 milyon hektar bir alanda ekilen ve yıllık 11,62 milyon ton üretilen önemli bir baklagildir. 2020 yılında küresel nohut talebinin 17 milyon ton olacağı tahmin edilmektedir.

Nohut üretimini etkileyen çeşitli abiyotik (tuzluluk, ısı) stresleri arasında, özellikle büyüme mevsiminin sonunda kuraklık stresi, dünyanın kurak ve yarı kurak bölgelerindeki nohut üretimini ve verim stabilitesini sınırlayan temel bir kısıtlamadır. Kuraklık, nohutta yıllık % 50’ye varan oranda önemli verim kayıplarına neden olur. O nedenle kuraklığa toleranslı-dayanıklı yüksek verimli nohut çeşitlerinin geliştirilmesine büyük ihtiyaç vardır.

Türk tüketicisi için de vazgeçilmez gıda maddelerinden biri olan nohut, 1900’ lerde 800.000 hektar civarında bir ekim alanına sahipken, son yıllarda bu alan yarıya inmiştir[3]. 2018 yılında ise 520.000 hektara ulaşan ekim alanından 620.000 ton verim elde edilmiştir. Aynı yıl Arjantin, Meksika ve Hindistan’dan 93 bin ton nohut ithal edilerek 118 milyon dolar ödenmiştir.

İşte yukarıdaki örnekten hareketle, 120 kg/da olan verimizi yükseltmemiz olası. Tarım Bakanlığı araştırma kuruluşları klasik ıslahla birçok nohut çeşidini üreticimize sunmaktadır. Yukarıda konu edilen moleküler ıslahtan yararlanarak elde edilecek çeşitlerle, Türk ekonomisine büyük katkılar sağlanabilir. Bu potansiyelde onlarca fakülte-bölüm mevcutken “ıslahçı haklarını – royaliteyi[4]” öne çıkararak, yapılan çalışmalar yerine, bu tip ekonomik araştırmalara yönlenme konusunda bir “farkındalık yaratma” kampanyası mı başlatsak! 

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[2] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3910274/

[3] http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=29998&tipi=17&sube=0

[4]Islahçı hakkı – royalite bir çeşidin ıslahçısına ödenen bir bedeldir. Türkiye şu anda özellikle yabancı çeşitlerin sahiplerine çeşidin ekiliş alanına göre yüzbinlere varan $, € ödemektedir. Ülkemizde bu meblağ özellikle kamuda çalışan ıslahçılara ve ekibine belirli oranda yansımaktadır.

Bitki Bazlı Et Pazarı 2030larda 85 Milyar Dolar

Bir İsviçre yatırım firması UBS 2018 deki 4,6 milyar dolarlık bitki bazlı protein ve et pazarının 2030 yılına gelindiğinde 85 milyar dolara ulaşacağını tahmin etmektedir[1]. Aynı kaynak bitki bazlı süt pazarını 2025 ler için 37,5 milyar dolara ulaşabileceğini eklerken, toplumun gelişen sağlık ve refah düzeyinin bu artışlarda ana etken olduğunu ileri sürmektedir (önümüzdeki on yılda bir milyar tüketici orta sınıfa geçiş yapacak!).

Diğer taraftan Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsünün (International Food Policy Research Institute (IFPRI)) yayınladığı bir raporda (rapor), 2050’lere doğru tarımsal üretim artışının nerelere gelmesi beklentisini ele almıştır. Söz konusu rapor, şu anda tükettiğimiz gıdanın miktarının %70 artırılması gereğine değinilirken, bu artışın et için %80 ve tahıl için %52 civarında olması tahminlenmiştir. Bu da, günümüzde 260 milyon tonluk dünya et üretiminin 2050’lerde 455 milyon tona çıkarılması gerekeceği anlamına gelir.  

UBS raporunda çevre ve hayvan sağlığına odaklanırken, gittikçe daha çok tüketicinin bitki bazlı protein kaynaklarını tercih ettiğine değinmektedir. Gerçekten de tarımın çevreye olumsuz katkısı dile getirilirken, hayvancılık öne çıkmaktadır. Örneğin bir kilo sebze için 322 litre, bir kilo meyve için 962 litre su tüketilirken, bir kilo tavuk eti için 4325 litre, bir kilo koyun eti için 8763 litre ve bir kilo sığır eti için 8763 litre su tüketilmektedir. Ayrıca dünyada üretilen tahılın üçte biri yeme, yani hayvan beslenmesine yöneliktir. Su tüketiminin yanında suların kirlenmesinde hayvan yetiştiriciliğinin pek de masum olduğu söylenemez. Patojen, metal, ilaç – hormon kalıntısı gibi maddelerin sulara karıştığı yeni bir bilgi değildir. ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %80’ninin hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı da bir diğer gerçek.

Dünyadaki tarımsal arazinin %80’nini kapsayan çayır-mera ve yeme yönelik bitkisel üretim alanları hayvancılığa ayrılmıştır. Sera gazı olayında da, değişik tahminlere göre, % 6-32 oranında hayvan yetiştiriciliği sorumlu gösterilmektedir.

2013’lere gelindiğinde, bilim adamları, etin artık laboratuvarlarda elde edilebileceğini sergilemeye başladılar. Bununla da yetinmeyip, olay ticari boyutlara taşındı (Maastricht Üniversitesi, Hollanda,  Prof. Mark Post, (şirketi: Mosa Meat)). Amerikada ise, bu yönde kurulan şirketler, örneğin Memphis Meats, Cargill, Tyson Food gibi gıda devlerinin yanında, Bill Gates, Richard Bronson gibi tanınmış yatırımcılar tarafından da ticari olarak desteklenmektedir. Nestle ve Unilever gibi AB firmalarının bu fırsatı kaçırmayacakları bir gerçek. Alman PHW gurubu bu konuda yeni girişimci İsrailli “Supermeat”i satın alma işlemlerini başlattı bile. Bu iş tavuk ve sığır etlerinin ötesine de taşınmaya meyilli görünüyor. FinlessFoods hücre kültüründen yararlanarak, nesli tükenme noktasına gelen kırmızı ton balığı etini yapay olarak karada üretmeyi hedeflemektedir.  

Aslında et, ağırlıklı olarak kas, yağ ve bağ doku hücrelerinin bileşimidir. Kök hücreden yola çıkılarak, gelişmeleri için uygun besin maddeleri sağlandığında et oluşumu başlamaktadır. Hayvan vücudunda da izlenen bu sistem yalnız laboratuvarda değil, daha geniş ortamlarda da gerçekleştirilebilir. Böylece etimiz antibiyotiksiz, ilaçsız, daha sağlıklı ve daha güvenli olacaktır. Bu yapay ürünler, yukarıda değinilen çevresel olumsuzları aşma, ucuzlukları, insan sağlığına olan faydaları ve hayvanların refahını koruma potansiyelleri nedeniyle yer bulabileceğe benziyor. Bitkisel besin ortamını ağırlıklı olarak soya fasulyesi sağlamakta ise de sarı bezelyenin en uygun olduğu saptanmıştır.

Tam olarak piyasaya çıkmaları zaman gerektirebilir. Gerçi Memphis Meats  “2021 yılında pazardayız” çağrısı yapıyorsa da, bilimsel birçok sorunun çözüm beklediği bir gerçektir.

Bu ara diğer bir ABD firması “Justforall” tavuksuz piliç etini 2018 sonlarına doğru market raflarında olacağını duyurmuştu[2].

ABD’de 1500’e yakın restoranda IMPOSSOBLE Burger’in sunduğu vejetaryen menü de ilginçtir. Burada et ikame maddesi olarak, bitkisel protein (soya) dokuları  ete eşdeğer lezzet sunarken, renk soya köklerinden elde edilen leghemoglobinle sağlamaktadır. Ne var ki söz konusu bitkisel hemoglobin soyada düşük orandadır ve bundan böyle bir maya türünden (Pichia pastoris) elde edilecektir[3]. Genetiği değiştirilmiş ürünler gurubundaki bu mayalar, ne ABD’de ve ne de AB’de de biyoteknoloji ile ilgili yasa düzenlemelerine tabi değildir.   

1900’lü yıllarda bir civciv ancak 112 günde pazarlanabilirken, bu süre günümüzde 45 güne indirilmişti. Acaba biyoekonomi bizlere daha neler sunacak. Yahut sunabilecek mi? Görüldüğü kadarı ile olayın ekonomik boyutu o kadar önemli ki, ABD hayvancılık lobisi (Cattlemen’s Association) bitki kaynaklı temiz etin yasaklanması için harekete geçti bile[4].

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.fooddive.com/news/plant-based-meat-market-forecast-to-reach-85b-by-2030-report-says/559170/

[2] https://www.justforall.com

[3] http://www.transgen.de/aktuell/2700.fleisch-vegan-zellkultur-biotechnologie.html

[4]http://thehill.com/opinion/healthcare/387804-meat-lobby-wants-USDA-to-ban-clean-meat-makers-from-calling-their-products-me

Türkiye Buğday 2019 Yıllığı

Toplumumuz, en fazla tükettiğimiz gıda maddesi olan buğday konusunda ne yazık ki hiç de sağlıklı bilgilendirilmemektedir. Bazı sivil toplum örgüt (STK) mensupları, konuları dışında olmasına rağmen, buğdayla ilgili sağlıksız bilgilerle vatandaşı adeta yanıltmaktadırlar. Hiç ilgisi olmamasına rağmen buğdayı GDO ile ilişkilendirilmeye kalkan profesöre,  işin aslını bilmeden, on yıllık toplam 50 milyon ton ithalat rakamını vererek, buğdayda dışa bağımlılığımızı kanıtlamaya çalışan STK temsilcisine rastlamaktayız. Hemen belirtelim: Türkiye yaptığı un ve makarna ihracatı için dâhilde işlem rejimi[1] çerçevesinde gerçekten her yıl 5 milyon ton civarında ekmeklik ve makarnalık buğday ithal etmektedir. 2002 yılından günümüze 15 milyar ₺’lik buğday ithalatına karşın, 27 milyar ₺’lik un-makarna gibi ürün ihracatı ile 12 milyar ₺ katma değer sağlanırken, un-makarna ihracatında Türkiye ilk sıralara yükselmiştir. Unutmamak gerekir ki, bazı yıllar 21 milyon tonu aşan üretimimiz, 18 milyon tonluk yıllık buğday tüketimimizin, devamlı üstünde kalmaktadır. Türkiye de 1960’larda 10 milyon hektar olan buğday ekim alanını daraltırken, üretimini birim alandan sağlanan daha yüksek verimle kapatmıştır. Ülkemizde buğday verimi, 2018 verilerine göre, 250 kg/da ile dünya buğday verim ortalaması civarındadır. 2018 yılında Türkiye 7,6 milyon hektar alanda 19 milyon ton buğday üretmiştir.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Özellikle 2050 yıllarında, her yıl bir milyar tonluk tüketimi tahmin edilen bu ürünün (grafik!), gereksinimini karşılamak için, her yıl %2 daha fazla ürün kaldırılması zorunlu görünüyor. Bu amaçla ülkeler, öncelikle birim alandan alınan ürünü artırmak için adeta yarışmaktadırlar. Nitekim Birleşik Krallık 2020’lerde dekara 2 ton verimi hedef olarak belirlemiştir[2]. Aynı ülkede 2015 yılında 1,65 ton/da ile yeni dünya rekoru kırılmıştır. Yani bitki olarak buğday, yüksek verim potansiyeline sahiptir. Uygun çeşit ve uygun ekolojilerde bu verimler artırılabilir. Nitekim ülkemizde de bazı bölgelerde sulu koşullarda 1000 kg/da üzerinde verimin elde edildiği yıllar olmuştur. 

2019 yılında buğdayın ana sorunu doların artışıdır. DAP (kompoze gübre) fiyatının 2017 yılında tonu 1,650 ₺ iken, 2018 yılında 3,355 ₺’ye çıkması her şeyi açıklıyor. İlacı da aynı paralelde değerlendirecek olursak, 2019 yılının buğday çiftçisi için hiç de kolay bir yıl olmayacağı anlaşılır. Bu aşamada devlet desteklerine bir göz atarsak, olayın pek iç açıcı olmadığı ortaya çıkacaktır. Çünkü sekiz yılda 4,5 kez artan dolara karşın, devlet desteklerinde pek de büyük bir değişiklik olmamıştır (Tablo!). Hâlbuki gübre, ilaç ve mazot gibi girdilerin fiyatları, dövize bağlı olarak sürekli artış göstermişlerdir.  Gerçi Toprak Mahsulleri Ofisi, bu yıl için alım fiyatlarında %25-30’luk bir artıştan, Tarım ve Orman Bakanlığı da primde %100’lük bir artıştan söz etmektedir. Şu günlerde gübre ve ilaç beklemekte olan buğday tarlalarımıza, gerekli özenin gösterilip, gösterilmediği, ancak hasat sonunda, dekara ortalama verim belli olduğunda anlaşılabilecektir.        

Yıl Tohum (₺/ha) Prim (₺/ton) Toprak a. (₺/ha) Yakıt (₺/ha) Gübre (₺/ha)
2010 50 50 25 32,5 42,5
2018 85 50 8 170,3 40

Gıda sektöründe hammadde olarak en çok kullanılan buğday, binlerce fabrika ile Türk sanayisindeki öncü yerini korumaktadır. 2019 verilerine göre, 640 un, 28 makarna, 103 bulgur, 32 bisküvi ve 13 irmik, toplam 816 fabrikası ile buğday, yalnız ülkemizde değil, yurt dışında da karınları doyurmaktadır. Rusya, Ukrayna gibi buğday üretici ülkelere yakınlığı ve dolayısı ile nakliye avantajından yararlanan Türkiye, 100’e yakın ülkeye un, makarna gibi buğday yan ürünleri ihraç etmektedir. 2016 yılı dünya 12 milyon tonluk un ticaretinin %30’unu gerçekleştiren Türk ihracatçıları, sıralamada ilk basamaktaki yerlerini almışlardır. 2017/2018 sezonunda 3,3 milyon tonu un ve 1,1 milyon tonu makarna olmak üzere toplam 6,2 milyon ton buğday yan ürünü ihraç etmiştir. Un sanayisinden geriye kalan kepek de, yem fabrikaları için hammadde olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu avantajlarla, Türk un ihracatçısının dünya pazarındaki rekabet gücü sürdürebilir görünümdedir.  

Buğdayla ilgili bu güncel haberlerden söz ederken, buğday tohumculuğuna değinmemek olmazdı. Hemen belirtelim, genç tohumculuk firmaları yurt içi-yurt dışı çeşitleri ile Türk çiftçisinin sertifikalı tohum gereksinimini karşılamaktadırlar. Ne var ki yurt dışı kaynaklı çeşitler için ıslahçı hakkı (royalite) ödemesi söz konusu ve bu gelecekte hibrit çeşitlere ödenen meblağa ulaşabilir (hibrit domates tohumuna ödenen yıllık döviz 30-50 milyar US$ civarında!). O nedenle Türkiye, başta buğday olmak üzere tüm türlerde yerli genotiplerini geliştirmek zorundadır. Buğdayın ıslah hedefleri oldukça geniştir. Sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık-bulgurluk-baklavalık-glutensiz, yazlık-kışlık, hastalık-zararlı-kurağa dayanıklılık gibi seçeneklerle Türkiye, her yıl çok sayıda yeni çeşide gereksinim duymaktadır. Ülkemizde buğday ıslahçısının ihtiyaç duyduğu genleri sağlayacak Avrupa’da olduğu gibi bir ticari gen-genotip geliştirme şirketinin de bulunmamasından kaynaklanan boşluk, ACİLEN doldurulmak zorundadır. Bazı ülkelerde bu konuda bakın neler yapıyor: Pakistan bir gen satın almış, ücretsiz olarak tüm ulusal pamuk tohumcusu kuruluşlarının kullanımına sunmuştur. Brezilya bir uluslararası firmaya, yalnız ülkesinde kullanılmak üzere bir çeşit sipariş etmiştir. Kanada’da tohumculuk ticareti için pek albenisi olmayan “yemlik buğday” çeşit geliştirme işi “üretici-tohumcu-kamunun” oluşturduğu bir kooperatifle çözümlenmiştir.

Türkiye ihtiyaç duyulan tüm çeşitleri geliştirecek potansiyele sahiptir. Yalnız bu konuda kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve özel sektörü bir araya getirecek kurumlar yalnız buğdayda değil, daha birçok türde tohumluk sorununu çözümleyebilirler. TARIMDA MILLI BIRLIK PROJESI çerçevesinde bu konuda ilk akla şu stratejik organizasyonlar gelebilir:

-Tüm buğday paydaşlarını bir çatı altında toplayan AR-GE odaklı bir “Türkiye Buğday Konseyi”;

-Kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[3] benzer bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi”.

Nazimi Açıkgöz



[1] Dâhilde İşleme Rejimi, iİhraç edilecek ürünleri üretmek için gerekli olan ve yurt dışından ithal edilen, ithali gümrük vergisine tabi girdilere gümrük muafiyeti getiren bir ihracatı teşvik sistemidir.

[2] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

[3] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

Covid-19 döneminde Tohumculuğumuz

Koronavirüsün daha etkilerini henüz yeni yeni göstermeye başladığında, televizyon haber programlarında gösterilen boşalmış market rafları insanları gıda açısından endişelere sürükledi. Doğal olarak tarımsal üretim artısı eksisi ile sorgulanmaya başladı. Gıda maddeleri üretimi, stok durumu, nakliyesi ile öne çıkarırken, tarımla ilgili güncel yayınlar da artmaya devam ediyor. Bu bağlamda “Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi” dergisinin son sayısını “TARIM POLİTİKALARI ÖZEL SAYISI” olarak yayınladı. İki ciltlik 944 sayfalık bu dergide, 75 yazarın makalelerine yer verilmiştir. Tarımın hemen hemen tüm konularına değinilen yazılardan biri de tohumculuk sektörü ile ilgili idi. Tarafımdan “Türk Tohumculuğu Yeni Stratejiler Gerektiriyor” başlığı ile ele alınan makalede öne çıkan bazı konular aşağıda özetlenmiştir.

Bitkisel üretimin başlangıcı tohum-fide-fidandır. Bu ögeler ne kadar doğru, yerinde ve zamanında ele alınırsa, üretim performansı o kadar yüksek olacaktır. Herhangi bir ekoloji için en uygun genotip ve çeşit tohumunun zamanında ve optimum koşullarda toprakla buluşturulması üreticiyi maksimum verime ulaştıracaktır. Nitekim buğday veriminde 1,65 ton/da ve çeltik veriminde 2,24 ton/da verim rekorları[1] bir gerçektir.

Maalesef tohumculuk firmaları çoğunlukla oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gereksinimi gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için kurumsal bir çatı örgütünün oluşturulması kaçınılmaz görünüyor[2];

Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta uzman) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin %44’ü yerli, geri kalan %56’si yurt dışı kaynaklıdır[3].

Birçok tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler

Tohumculuğumuz hızla değişen ve gelişen dünya tohumculuğuna anında adapte olmak zorundadır. Örneğin tohum tescili ve ticaretinde tohum firmaları sorunlar yaşamaktadır. Son zamanlarda Türk bitki ıslahçılarının aleyhine işleyen “üretim izni” uygulaması dikkatleri çekmektedir. Üretim izni, yerli veya yabancı çeşit adaylarının çeşit tescil edilinceye kadar verilen kısıtlı süre içinde tohumluk üretim ve satış müsaadesidir. Ne var ki Avrupa Birliği tohumculuğunda yeri olmayan bu uygulama maksadını aşmıştır. Çünkü yerli bir çeşide sahip olmayan bir firma, yurtdışından getirdiği bir çeşidi (hatta adayını) tescil amacıyla gerekli başvuruyu yaptığı gün, üretim iznini alıp tohum üretim ve dolayısı ile satışı için de yetki alabiliyor. Henüz ticari ölçüde tohuma sahip olmayan, Türkiye’de çeşit ıslah eden çeşit sahibi firmalar ise, böyle bir şansa sahip olamıyor.  Yurt dışından getirilen çeşit, tescil denemelerinden başarı ile çıkmasa bile, o yabancı çeşit sahibi firma, elindeki binlerce ton tohumu bu süreçte satma şansını koruyor.  İşte bu satışlar, o ürünün tohumluk pazarında yerli bitki ıslahçılarının çeşitlerinin pazar payında azalmalar anlamına gelmektedir.     

Yurt dışından ihracat amaçlı tohumluk üretiminde çeşidin kayıt altına alınma şartı aranmamaktadır. Acaba aynı kolaylık ihraç amaçlı yerli çeşitlerin tohumluk üretimine de uygulanamaz mı?

Ticareti yapılacak tohumların kayıt altına alınma zorunluluğu, kayıt altına alınmamış türler için sorun yaratabilmektedir. Konu, AB tohumculuk mevzuatına uyumlu maddelerle çözülebilecektir.

Tüm bu ve benzeri aksaklıkların, yapılacak mevzuat düzenlemeleri ile giderilebileceği beklenmelidir. 

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan üniversite-kamu-özel sektör bağlantıları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[4] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı için başlangıç noktası olabilir. Kamu-üniversite-özel sektör iş birliğini sağlayacak, tüm tohumculuğu bir çatı altında toplayacak oluşuma büyük gereksinim var.

Ülkemiz çok uygun ekolojisine ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[5]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[6].  Bu durumda, potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın? Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

Not bu yazının özeti http://blog.milliyet.com.tr/covid-19-ve-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=624333 de blog olarak yayınlanmıştır.


[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[3] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[5] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[6] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Türkiye ve Komşularında Tohumculuk

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: bugcel1960-2010verimleri.png

Tarımın önemi, gıda krizine yol açan iklim değişimi ve salgın hastalık dönemlerinde daha da öne çıkar.  Doğal olarak tarım ürünlerinde kendine yeterlilik akla gelir. Konunun içindekiler ise şu soruya cevap arar: “Üretimimizi yapacak tohuma sahip miyiz?” Gerçekten ülkemiz tohumda kendine yeterli midir? Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu alanda da aşırı bir bilgi kirliliği var.

Bitkisel üretimin temeli olan tohumun, katma değeri yüksek bu ürün olarak ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak, ihracat potansiyeline kadar birçok konu planlama, projelendirilme ve stratejilerinin belirlenmesini gerektirmektedir.

2017 verilerine göre dünya ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) tohum pazarı 62 milyar dolar civarındadır. Bu meblağın üçte biri iç, üçte biri dış ticarete yöneliktir. Ticaretteki tohumun %42si transgenik yani GDO tohumdur. Türkiye dünya tohum pazarında takribi 800 milyon dolarlık ciroyla 11. sıradadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemekle birlikte ithalatçılar sıralamasında yine 11. sıradadır. Türkiye’nin tohum ticareti, 2019 yılı verilerine göre 168 milyon dolarlık ihracatına karşın, 184 milyon dolarlık ithalat şeklindedir.

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Bunun başlangıcı bitki ıslahı ile uğraşan kamu, özel sektör ve üniversitelerde ıslah edilip, tescil edilen çeşit-genetik hatlardır. Değişen çevre ve hastalık-zararlı ortamı için her ülke çiftçisine yeni çeşitler sağlamalıdır. Bu çeşitler melezleme, mutasyon, hibrit çeşit geliştirme gibi yöntemlerle ıslah edilir. Çeşidin önemini şu iki olay daha iyi yansıtacaktır:

Çeşit ıslahı uzun yıllar gerektirmektedir. Fakat sonuçları ekonomileri ayakta tutmak ve dünyada açlığın önüne geçmek için tek seçenektir. Grafikten de anlaşılacağı gibi bitki ıslahı ile 1960-2010 yıları arasında dünya buğday verimi 100 kg/da dan 300 kg/da a; çeltik verimi de 170 kg/da dan 450 kg/da a çıkmıştır.  

Kuruluşları 19.yüzyıllara dayanan batı bitki ıslah firmaları, tohumculukta hep ön saftadırlar. 1980’li yıllarda tohumculuğun özelleşmesi ile başlayan Türk özel sektör tohum firmaları oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Buna karşın Tarım ve Orman Bakanlığının (TOB) araştırma enstitüleri yeni çeşit geliştirme konusunda oldukça başarılıdır. Günümüzde mevcut tescilli tarla bitkileri çeşitlerinden %25’i, meyve çeşitlerinde %49’u ve sebze çeşitlerinde de %4’ü bu kuruluşlara aittir. Bir enstitü dünyada ilk defa 3 adet çekirdeksiz limon çeşidi geliştirmiştir. Tarımsal Araştırma Enstütülerinin ıslah ettikleri yerli çeşitlerden: Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a (4) buğday; Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye (4) pamuk; Romanya, Rusya ve Fransa’ya ayçiçeği; Suriye, Bulgaristan, Romanya, G. Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya (3) nohut; Bulgaristan (4), Makedonya (3), İspanya (2), Ukrayna (3), Rusya’ya (2) çeltik çeşidi satılmıştır (parantez içleri satılan çeşit sayısını göstermektedir).

Burada “çeşit” ve “tohum” satışının farkını açıklamakta yarar var. Çeşit satışında ıslahçı hakları-royalite  söz konusudur. Yani satılan çeşitte, çiftçinin ekip ürettiği üründen belirli bir oran ıslahçısına, yani ülkemize döner. Eğer bu gelişmeler sürdürülebilirse, yurt dışı pazarlar, daha yüksek bir çeşit ihraç potansiyelinden söz edebiliriz. Çünkü 11 Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkelerinden hiçbiri tarımsal araştırma yatırımlarını Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir. Aynı durum Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO, Afganistan, Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan) ülkelerinin bir çoğu için de geçerli. Yani yeni Türk tarım ürünlerine ait çeşitler için potansiyel ihracat noktalarıdır. Bu ülkelerde tohumculuğun gelişmesini engelleyen ana sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı hakları sorununun çözümlenememiş olmasıdır. O nedenle de komşularımız ÖZEL SEKTÖRÜ ARGEye yeterince yatırım yapamamıştır. İşte komşularımızın bu durumunu tohumcularımız fırsata dönüştürebilir.

Türkiye 2019 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülkedir. Yukarıda örnekleri verilen “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan Türkiye, geliştirilecek stratejilerle, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim.

Tohumculuğumuz acil yeni stratejiler gerektiriyor

  • Tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler; 
  • İşte bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah tekniklerinin ülke tohumculuğuna kazandırılma zamanı gelmiştir;
  • işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir çatı kuruma gereksinim büyüyor. Yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemektedir. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için!

Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı oluşturulması için başlangıç noktası olabilir.

Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[2]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[3].  Bu durumda, potansiyel baklagiller ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın?

Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[3] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

%d blogcu bunu beğendi: