Türkiye Buğday 2019 Yıllığı

Toplumumuz, en fazla tükettiğimiz gıda maddesi olan buğday konusunda ne yazık ki hiç de sağlıklı bilgilendirilmemektedir. Bazı sivil toplum örgüt (STK) mensupları, konuları dışında olmasına rağmen, buğdayla ilgili sağlıksız bilgilerle vatandaşı adeta yanıltmaktadırlar. Hiç ilgisi olmamasına rağmen buğdayı GDO ile ilişkilendirilmeye kalkan profesöre,  işin aslını bilmeden, on yıllık toplam 50 milyon ton ithalat rakamını vererek, buğdayda dışa bağımlılığımızı kanıtlamaya çalışan STK temsilcisine rastlamaktayız. Hemen belirtelim: Türkiye yaptığı un ve makarna ihracatı için dâhilde işlem rejimi[1] çerçevesinde gerçekten her yıl 5 milyon ton civarında ekmeklik ve makarnalık buğday ithal etmektedir. 2002 yılından günümüze 15 milyar ₺’lik buğday ithalatına karşın, 27 milyar ₺’lik un-makarna gibi ürün ihracatı ile 12 milyar ₺ katma değer sağlanırken, un-makarna ihracatında Türkiye ilk sıralara yükselmiştir. Unutmamak gerekir ki, bazı yıllar 21 milyon tonu aşan üretimimiz, 18 milyon tonluk yıllık buğday tüketimimizin, devamlı üstünde kalmaktadır. Türkiye de 1960’larda 10 milyon hektar olan buğday ekim alanını daraltırken, üretimini birim alandan sağlanan daha yüksek verimle kapatmıştır. Ülkemizde buğday verimi, 2018 verilerine göre, 250 kg/da ile dünya buğday verim ortalaması civarındadır. 2018 yılında Türkiye 7,6 milyon hektar alanda 19 milyon ton buğday üretmiştir.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Özellikle 2050 yıllarında, her yıl bir milyar tonluk tüketimi tahmin edilen bu ürünün (grafik!), gereksinimini karşılamak için, her yıl %2 daha fazla ürün kaldırılması zorunlu görünüyor. Bu amaçla ülkeler, öncelikle birim alandan alınan ürünü artırmak için adeta yarışmaktadırlar. Nitekim Birleşik Krallık 2020’lerde dekara 2 ton verimi hedef olarak belirlemiştir[2]. Aynı ülkede 2015 yılında 1,65 ton/da ile yeni dünya rekoru kırılmıştır. Yani bitki olarak buğday, yüksek verim potansiyeline sahiptir. Uygun çeşit ve uygun ekolojilerde bu verimler artırılabilir. Nitekim ülkemizde de bazı bölgelerde sulu koşullarda 1000 kg/da üzerinde verimin elde edildiği yıllar olmuştur. 

2019 yılında buğdayın ana sorunu doların artışıdır. DAP (kompoze gübre) fiyatının 2017 yılında tonu 1,650 ₺ iken, 2018 yılında 3,355 ₺’ye çıkması her şeyi açıklıyor. İlacı da aynı paralelde değerlendirecek olursak, 2019 yılının buğday çiftçisi için hiç de kolay bir yıl olmayacağı anlaşılır. Bu aşamada devlet desteklerine bir göz atarsak, olayın pek iç açıcı olmadığı ortaya çıkacaktır. Çünkü sekiz yılda 4,5 kez artan dolara karşın, devlet desteklerinde pek de büyük bir değişiklik olmamıştır (Tablo!). Hâlbuki gübre, ilaç ve mazot gibi girdilerin fiyatları, dövize bağlı olarak sürekli artış göstermişlerdir.  Gerçi Toprak Mahsulleri Ofisi, bu yıl için alım fiyatlarında %25-30’luk bir artıştan, Tarım ve Orman Bakanlığı da primde %100’lük bir artıştan söz etmektedir. Şu günlerde gübre ve ilaç beklemekte olan buğday tarlalarımıza, gerekli özenin gösterilip, gösterilmediği, ancak hasat sonunda, dekara ortalama verim belli olduğunda anlaşılabilecektir.        

Yıl Tohum (₺/ha) Prim (₺/ton) Toprak a. (₺/ha) Yakıt (₺/ha) Gübre (₺/ha)
2010 50 50 25 32,5 42,5
2018 85 50 8 170,3 40

Gıda sektöründe hammadde olarak en çok kullanılan buğday, binlerce fabrika ile Türk sanayisindeki öncü yerini korumaktadır. 2019 verilerine göre, 640 un, 28 makarna, 103 bulgur, 32 bisküvi ve 13 irmik, toplam 816 fabrikası ile buğday, yalnız ülkemizde değil, yurt dışında da karınları doyurmaktadır. Rusya, Ukrayna gibi buğday üretici ülkelere yakınlığı ve dolayısı ile nakliye avantajından yararlanan Türkiye, 100’e yakın ülkeye un, makarna gibi buğday yan ürünleri ihraç etmektedir. 2016 yılı dünya 12 milyon tonluk un ticaretinin %30’unu gerçekleştiren Türk ihracatçıları, sıralamada ilk basamaktaki yerlerini almışlardır. 2017/2018 sezonunda 3,3 milyon tonu un ve 1,1 milyon tonu makarna olmak üzere toplam 6,2 milyon ton buğday yan ürünü ihraç etmiştir. Un sanayisinden geriye kalan kepek de, yem fabrikaları için hammadde olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu avantajlarla, Türk un ihracatçısının dünya pazarındaki rekabet gücü sürdürebilir görünümdedir.  

Buğdayla ilgili bu güncel haberlerden söz ederken, buğday tohumculuğuna değinmemek olmazdı. Hemen belirtelim, genç tohumculuk firmaları yurt içi-yurt dışı çeşitleri ile Türk çiftçisinin sertifikalı tohum gereksinimini karşılamaktadırlar. Ne var ki yurt dışı kaynaklı çeşitler için ıslahçı hakkı (royalite) ödemesi söz konusu ve bu gelecekte hibrit çeşitlere ödenen meblağa ulaşabilir (hibrit domates tohumuna ödenen yıllık döviz 30-50 milyar US$ civarında!). O nedenle Türkiye, başta buğday olmak üzere tüm türlerde yerli genotiplerini geliştirmek zorundadır. Buğdayın ıslah hedefleri oldukça geniştir. Sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık-bulgurluk-baklavalık-glutensiz, yazlık-kışlık, hastalık-zararlı-kurağa dayanıklılık gibi seçeneklerle Türkiye, her yıl çok sayıda yeni çeşide gereksinim duymaktadır. Ülkemizde buğday ıslahçısının ihtiyaç duyduğu genleri sağlayacak Avrupa’da olduğu gibi bir ticari gen-genotip geliştirme şirketinin de bulunmamasından kaynaklanan boşluk, ACİLEN doldurulmak zorundadır. Bazı ülkelerde bu konuda bakın neler yapıyor: Pakistan bir gen satın almış, ücretsiz olarak tüm ulusal pamuk tohumcusu kuruluşlarının kullanımına sunmuştur. Brezilya bir uluslararası firmaya, yalnız ülkesinde kullanılmak üzere bir çeşit sipariş etmiştir. Kanada’da tohumculuk ticareti için pek albenisi olmayan “yemlik buğday” çeşit geliştirme işi “üretici-tohumcu-kamunun” oluşturduğu bir kooperatifle çözümlenmiştir.

Türkiye ihtiyaç duyulan tüm çeşitleri geliştirecek potansiyele sahiptir. Yalnız bu konuda kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve özel sektörü bir araya getirecek kurumlar yalnız buğdayda değil, daha birçok türde tohumluk sorununu çözümleyebilirler. TARIMDA MILLI BIRLIK PROJESI çerçevesinde bu konuda ilk akla şu stratejik organizasyonlar gelebilir:

-Tüm buğday paydaşlarını bir çatı altında toplayan AR-GE odaklı bir “Türkiye Buğday Konseyi”;

-Kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[3] benzer bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi”.

Nazimi Açıkgöz



[1] Dâhilde İşleme Rejimi, iİhraç edilecek ürünleri üretmek için gerekli olan ve yurt dışından ithal edilen, ithali gümrük vergisine tabi girdilere gümrük muafiyeti getiren bir ihracatı teşvik sistemidir.

[2] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

[3] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

Kırsalı Nasıl Yaşanır Kılabiliriz

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kırsalı Nasıl Yaşanır Kılabiliriz

İkinci seçenekten yola çıkacak olursak, mevcut ve gelecek nesiller için kırsalı yeniden canlandırmak ve yaşanacak iyi bir yer haline getirmenin tüm yönlerini irdeleyerek yola çıkabiliriz.  Önce bir durum sapması yapalım: Kırsaldan kaçışın başlıca nedenleri, yalnız ekonomiktir diyemeyiz. O eski “imecelerin” de kaybolması ile sosyal yaşamda değişmeler, “kırsala gelin gitmemeye…” varan ekstrem durumlar, kentlerde iş bulma şansının yüksekliği, miras nedeni ile ekonomik olmaktan uzaklaşarak ve küçülen araziler, modern tarım araç ve gereç edinilemeyiş, artan girdi fiyatlarına karşın kooperatifleşememekten kaynaklanan pazarlama zorlukları üreticiyi gerçekten yıldırmıştır. Ülkemizde son 20 yılda ekilmekte olan tarım alanı 28 milyon hektardan 24’e düşmüştür.

“Köyler boşalıyor”  ifadesi gıda ile ilgili bazı konuşmalarda dile getirilmeğe başladı. Bu, gıda üretiminde sorunlar yaşayacağımızın bir sinyalidir aslında. Aile işletmelerinin ağırlıklı olduğu ülkelerde kırsal nüfusun eksilmesi, tarımsal müteşebbis ve tarım işçisinin azalması demektir, bu da tarımsal üretimde düşme anlamına gelir. Hâlbuki dünya, -artan nüfusu ve yaşam kalitesinin artması nedeniyle- 2050’lerde %70 daha fazla üretim beklemektedir. O zaman tarımsal üretimi sürdürebilmek için, olası tarım dışı kalacak arazilerin “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşümü sağlanmalı veya çiftçinin kırsalda yaşamasını devam ettirmek için, bir seri sosyoekonomik modeller geliştirmeliyiz.

Peki, kırsalı nasıl daha cazip hale getirebiliriz?

2019 yılı başında Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü (IFPRI) kırsal nüfus hareketleri ile ilgili bir rapor yayınladı[1]. Rapora göre, dünya nüfusunun %43’ü kırsalda olup bunların % 17’si de açlık sınırının altında yaşamaktadır. Bu değer kentlerde %7’dir. 

Raporda “Açlık ve yetersiz beslenme döngüsünün derinleşmesinden de anlaşılacağı gibi, kırsaldaki kriz, gıda güvenirliğini ve kalkınma hedeflerine ulaşmayı tehdit etmektedir” denilmekte ve şu konulara değinilmektedir:

  • Dünya kırsalında bir kriz var ve bu kriz, kırsalın canlandırılması ile çözülebilir;
  • Kırsalı yeniden canlandırmak, kırsal alanları mevcut ve gelecek nesiller için iyi bir yer haline getirmek fazla ideal bulunabilir. Fakat olayın tüm yönlerini ele alarak yapılacak mantıklı uygulamaların şansı hep olacaktır;
  • Kırsal alanların karşı karşıya kaldığı en ciddi zorluklardan biri, yeterli istihdam fırsatlarının bulunmamasıdır;
  • Kırsal alanlarda köykent (rurbanomics!) uygulaması, herkesi kalkınmaya katılmaya ve herkese bunlardan yararlanmaya fırsatı verecektir. Köykentlerin güçlendirilmesi kırsal işçiliğe, üretime, taşımacılığa, pazarlamaya, hizmetlere, tüketime ve çevresel sürdürülebilirliğe olanak sağlayabilir;
  • Kırsal alanlar hala küçük gıda sistemlerini (turşu imalathaneler vs) devreye sokma, hasat sonrası faaliyetlere (domates kurutma vs,), yeni diyet ürünleri geliştirme gibi, kırsal ekonomileri güçlendirme seçenekleri yaratabilir;
  • Mesleki eğitimi çeşitlendirmek ve geliştirmek,  üretken bir kırsal işgücünü potansiyeli oluşturabilecektir.

İlginçtir, köykentler Türkiye için hiç de yabancı bir kavram değildi. 1990’larda Ordu’nun Mesudiye İlçesinde Köykent Projesi başlatıldı. Proje çerçevesinde, 9 köy yeni yollarla birbirine bağlandı. Proje kapsamında “Yap-İşlet-Devret” modeliyle bir kereste fabrikası kuruldu.   Köylere elektrik, su, telefon getirildi. Sağlık ve Kültür Merkezleri oluşturuldu. Futbol, basketbol sahaları, çocuk oyun alanları ve okullar inşa edildi. Eğitim, sağlık ve sosyal yaşam alanlarının dışında köylülerin çalışarak ekonomik açıdan gelişmelerini sağlamak amacıyla da bir de kereste fabrikası kuruldu. Proje çerçevesinde gurbetteki köylülerin çoğu geri döndü. Bu nedenle onlarca yeni ev yapıldı. Fakat 2004’lerde yeni iktidarlar projeyi durdurdu[2]. Tıpkı “Köy Enstitülerinde” olduğu gibi…

Türkiye’de tarım ile uğraşan nüfus yaşlı. Hükümetin genç çiftçi yetiştirmek için hibe politikasına rağmen, gençler tarım sektöründen uzaklaşmaya devam ediyor. Bazı yörelerde “Bura köylerinde 40 yaşından daha genç bulunmaz” saptaması hâkim. Bunun en önemli nedeni de sosyal güvencenin olmamasıdır. Günümüzde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığı, maliyetlerin yükselmesi ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, aile işletmelerinin yaşama şansı ancak hobi işletmeleri seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için çarpıcı bir örnek[3]: Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği ile yürütülen “Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesidir[4]“.

Gelin söz konusu proje ile ilgili bazı önemli bilgilere kısaca bir göz atalım: Bir kaymakam ve bir muhtarının girişimi sonucunda 2009 yılında başlatılan projenin ilk amacı, köyde küçük ve parçalı işletmeleri bir araya getirerek, verimliliği sağlamaktı. Bu amaç doğrultusunda 468 çiftçiye ait 1680 adet parsel (1100 Hektar) arazi birleştirilerek, tek bir parça araziye dönüştürülmüş. Üstelik birleştirmeyle yola ve arazi sınırlarına giden 50 Hektar arazi de üretime kazandırılmıştır. Proje zamanla değiştirilmiş ve iki etap şeklinde planlanmıştır. Birinci etap için ayrılan 5640 Hektarlık alanda meyvecilik düşünülmüş ve bu doğrultuda kiraz, elma, armut, şeftali bahçeleri kurulmuş.

Yapılan bütün işlemler, kurulan kamu şirketi ile yürütülmüş. Bu şirketin hisselerinin yüzde 96’sı Köylere Hizmet Götürme Birliğine, geriye kalanı ise Belediyeye, Ziraat Odası Başkanlığına ve Sulama Kooperatifine aitmiş. 2012’nin sonunda, meyve bahçeleri kamu şirketi üzerinden bir özel sektöre 25 yıllığına kiralanmış. Güçlerini birleştiren köylülerin hayata geçirdiği örnek uygulamayla 70 köylü, kadrolu olarak meyve üretimi üstlenen şirket bünyesinde istihdam edilmektedir. Hasat mevsiminde çalışan kadınların ağırlıklı olduğu işçi sayısı 900’e kadar yükselmektedir. Köyde 200 civarında olan traktör sayısının 15’e inmesi, aile işletmelerindeki savurganlığı da dile getirmektedir.

Bu güne gelindiğinde, çiftçilere her yıl dekar başına kira bedeli ödenmesi (2013 yılı için 480 ₺), arazi fiyatlarının yükselmesi ile (nerdeyse 10 kat), karlı bir girişim olduğunu ispatlamış durumda. Ayrıca yarattığı istihdamla köye dönüşler de başlamıştır. Projenin bu çıktıları köylüleri memnun etmiş olmalı ki ikinci etap için yoğun bir ilgi oluşmuş. Bu başarı karşısında Tarım ve Orman Bakanlığı 250 yeni uygulama için çalışmaları başlatmıştır.

IFPRI raporuna göre AB, kırsalın yeniden canlandırılması konusunda oldukça aktif hareket etmektedir. Kentlerde kişi başına yıllık gelirin, genel ortalamanın %121’i iken, kırsalda bu değerin %72’lerde kalması karşısında, AB 2014-2020 yıllarında, bu alanda kullanılmak üzere 100 milyar € ayırmıştır. Herhalde çiftçi nüfusunun yalnız %21’i 44 yaşın altında kalınca işin önemi anlaşılmış olsa gerek. 

Nazimi Açıkgöz


[1] http://www.ifpri.org/blog/global-rural-crisis-rural-revitalization-solution

[2] http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=17287

[3] http://blog.milliyet.com.tr/2019-yili–tarim-ve-gida–sektor-raporu-ile-ilgili-bazi-gorusler/Blog/?BlogNo=597968

[4] https://nacikgoz.wordpress.com/2019/02/

Brezilya’da Tarımın Yükseliş Sırrı ARGE

2017 yılı verilerine göre, 217 milyar dolar ihracatına karşın, 153 milyar dolarlık ithalatla Brezilya dünyanın 8. büyük ekonomisi olarak, fertlerine yıllık 15,6 bin dolar yıllık gelir sağlamaktadır. Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte oluşturdukları BRIC ülkeler topluluğu ile gelişmekte olan ülke görünümünden sıyrılmayı başarmışlardır[1]. Gerçekten de son yıllarda yakaladıkları yüksek kalkınma hızları ile bu ülkeler, G7’den G20’ye dönüşümle, dünya yönetiminde de yerlerini almışlardır.  Fakat bunların arasında Brezilya, özellikle tarımda gösterdiği yüksek performansla dikkatleri çekmektedir. Küresel tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında Brezilya 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir[2]:

  • İhracatının %46’sı tarımsal üründen oluşmaktadır[3]; dünya tarımsal ürün ihracatının %7’si bu ülkeye aittir;
  • 2018 yılındaki 65 milyon ton soya üretimini 2041 yılında 142 milyon tona, mısır üretimini 34 milyon tondan 55 milyon tona ve şeker üretimini de 28 milyon tondan 57 milyon tona çıkarmayı hedeflemektedir[4];
  • Birçok tarımsal ürün ihracatını yıldan yıla artırarak, bu konuda dünyadaki sıralamada öne çıkmaktadır (Grafik);
  • Birçok Dünya tarımsal ürün üretim ve ihracatında ilk sıralarda yer almaktadır;
  • Ve tarımsal destekler OECD ülkelerinde %26, ABD’de %12 ve AB’de %29 iken, Brezilya sadece % 6 destekle adeta bir mucizeye imza atmıştır.

Peki, bu ülke nasıl oluyor da tarımda böylesine öne çıkabiliyor? Bu konu, çarpıcılığı nedeniyle çok ele alındı. Uzmanlarının birleştiği nokta: Yenilikçilik ve araştırma.

Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımlar, ülkenin her ekolojisinin durum saptanmasını takiben, o ekoloji için “ısmarlama elbise” örneği yeni çeşitlerin ıslahı ile yola çıkıldı ve:
  • Uzak doğunun (ılımal) soyası tropik Brezilya’ya adapte edilerek soya pazarında dünya liderleri arasına girildi; 
  • Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[5] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) genetik materyali, hem klasik ıslahla öyle yüksek verimlere ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü;
  • Hindistan’ın “ZEBU” ırkından geliştirilen “NELORE” sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi olundu. Son yıllarda gen düzenleme yöntemi ile Nelore etinden daha kaliteli olan ANGUS ırkını Brezilya’ya kazandırmak için kolları sıvadılar.

Diğer ülkelerden yeni hayvan ve bitki ırk ve çeşitlerini ülkeye adapte edip, onların gen materyalinden yararlanarak, daha da yüksek performanslı yeni ırklar-çeşitler geliştirilmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarının akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birim,  EMBRAPA  (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor.

Tarım, Brezilya için sermaye birikiminden, iş sahası yaratmaya, temel ekonomik kaynak olmuştur. Fakat işçiliğe dayalı bu sistemde teknolojinin eksikliği hep yaşanmıştır. 1940’lara kadar Brezilya tarımsal ürün ithal eden bir ülke idi. İkinci dünya savaşı sonrası, korumacı politikalarla canlanan endüstri, kentleşme ve nüfus artışını beraberinde getirmiştir. İşte demokrasiye de nokta koyduran gıda krizi karşısında, tarımsal üretimin artırılma zorunluğu doğmuştur.

EMBRAPA tarımın geliştirilmesi için, araştırmaları yeni bilgi ve teknolojilerle cesaretlendirmek, teşvik, koordine etmek ve uygulamak amacıyla 1973 tarihinde kuruldu. Misyonu, gıda sıkıntısı arifesindeki Brezilya’nın tarımsal üretimini artırmaktı. Tarım Bakanlığı bünyesinde, fakat idari ve mali açıdan otonom olan bu kuruluş, daha ilk yıllarında “International Bank for Reconstruction and Development” ve “The Inter-American Development Bank” gibi finans kaynaklarından kredi sağlayabildi. Diğer taraftan “Inter-American Institute for Cooperation on Agriculture”, USAID ve FAO gibi uluslararası kuruluşlardan destek almaya başladı.

Halen, EMBRAPA, Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini (SNPA) de içine almaktadır. SNPA ise üniversiteleri, ulusal araştırma enstitüleri ve tarımsal araştırma faaliyetleriyle ilgili diğer kamu ve özel kuruluşlarını çatısı altında toplamaktadır.  

EMBRAPA’nın Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken yalnız “çeşit geliştirme” ile kalmayacağı bir gerçek. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yarattı ki, bir yılda “soya + soya” veya “buğday + soya” ekimi ile aynı araziden yılda iki ürün uygulamaları başlatıldı. 

Brezilya 30 milyon hektarlık GDO’lu ürün üretim alanıyla ABD’nin ardından ikinci sırada yer almaktadır. 190 milyon hektarlık dünya transgenik ürün ekim alanının %19’u bu ülkededir. Ürettiği soyanın %93’ü, mısırın %83 ve pamuğun %67’i transgeniktir.

Tarımsal araştırmalara dayalı performanslarla, adeta ülke ekonomisine yön veren bu ülkenin, konu ile ilgili stratejilerinden yararlanılamaz mı? Tüm tarımsal araştırma kuruluşlarını bir çatı altında toplayarak, acil konulara yön vermeğe, bazı kurumları göreve çağırmaya müthiş gereksinimimiz var. Üniversitelerimizi acil olarak yeni genitörler bulmak için motive etmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, tohum ihracatımız, hiç te ithalatımızın %60-70’ini karşılamıyor. İhracatın çoğu uluslararası firmaların tohum çoğaltma materyali. Kısacası Türkiye’nin tohumculuk konusunda, Brezilya’nın EMBRAPA veya SNPA (Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini) benzeri bir kuruma gereksinimi var.

Etiketler: Brezilya tarımı, Bric, Emprapa, royalite, tohumculuk, soya, transgenik, gen düzenleme, tarımda arge


[1] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-

[2] http://www.fao.org/3/I9542EN/i9542en.pdf

[3] https://www.agroberichtenbuitenland.nl/actueel/nieuws/2017/06/12/agribusiness-46-of-brazil%E2%80%99s-exports-in-2016

[4] Brazil at 2040:Customer and Competitor CNAS Report 2018-2 October 2018 (http://cnas.tamu.edu)

[5] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

Gen Düzenleme İle İlk Bitki: Soya

2019 yılı başında kalitesi iyileştirilmiş soya yağı market raflarında yerini aldı. Söz konusu soya çeşidi yağı, sıradan soya fasulyesinden birkaç kat daha az “doymuş yağ asitleri” ve daha sağlıklı oleik asit içermektedir. En çarpıcı özellikleri ise kızartma koşullarında, yani yüksek sıcaklıklarda, daha az trans yağ asidi oluşturmalarıdır.  Bu çeşit Yeni Islah Teknikleri (YIT) olarak da bilinen gen düzenleme yöntemi ile ıslah edilerek pazara ulaşan ilk kültür bitkisi çeşididir. Aslında bu yöntemle elde edilen ilk canlı olarak TATLISU ÇUPRASI ile ilgili haber-analiz yine bu blokta yer almıştı[1].

Söz konusu bu yeni gen düzenleme ile ilgili kısa bir bilgi vermekte yarar olsa gerek: Günümüze kadar değişen çevre koşullarına uyumlu yeni çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutasyon, seleksiyon, melezleme ve benzeri klasik ıslah teknikleri kullanıldı. Son zamanlarda doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Bilindiği gibi doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından X, gama ve benzeri radyoaktif ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşide rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Bu işlem, 2010 yılından beri laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır. Bu yöntemde genotipler kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor.

Burada hemen belirtmek gerekirse, genetiği değiştirilmiş organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Ve piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyonları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YİT ile genotip geliştirme masrafları, söz konusu analizleri gerektirmediğinden, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

İşte Minnesota’da (ABD) bulunan genç bir biyoloji şirketi olan Calyxt firması, 5 yıl önce gen düzenleme yöntemi ile soya fasulyesinde mikro mutasyon gerçekleştiriyorlar ve beş yıl içinde tescil ettirip, 2018 yılında 6700 hektarlık bir alanda ekim yapılıyor. Söz konusu firma, buğday, patates, kolza ve yoncada, verim veya hastalık-zararlılara dayanıklılıkla değil de, tüketiciyi kalite açısından ilgilendiren konulara odaklanmış. Adeta sağlıklı beslenmeye yönlenmiş tüketici guruplarına servis vermekte….

Durum ABD’de böyle iken, AB gen düzenlemeyi, biyoteknolojik bir işlem olduğu için GDO ile aynı kefeye koymakta[2]. Ve bu yöntemle geliştirilmiş çeşit ürünlerinin ithalatını da yasaklamış durumdadır. Ülkemiz de de durum AB ’deden farklı olmayacaktır. Yalnız bu konu dünya ticaretinde söz sahibi olmak isteyen ülkelerde bakın pazara neler neler geliyor:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD de depolamada sorun bir şeker türevini devreden çıkaran patates;

-ABD de yağ asidi düşük soya (bu yıl pazarda);

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten;

-İspanya’da düşük glütenli buğday;

-ABD-Kaliforniya’da yabancı ot ilacına dayanıklı kolza;

-Çin’de küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates, vs.

Gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok ÇELTİK, MISIR, BUĞDAY, SOYA, PATATES gibi ana kültür bitkilerinde yoğunlaştırılmıştır. Bunun ana nedeni ıslahçısının azami royalite (ıslahçı hakkı) beklentisidir. Buradan şu gerçeği dile getirmekte yarar olsa gerek. Umulur, kısa sürede yeni çeşit geliştirme fırsatı veren bu YİT yöntemleri ile geliştirilen çeşitlere royalite ödeyecek ülkeler gurubunda uzun süre kalmayız!


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2724.usa-genom-editierte-sojabohnen-ohne-gentechnik.html

Ne Olacak Bu Çiftçinin Hali

Teknoloji ile geliştirilen robotların, yapay zekânın, tarımda insan gücünü en aza indireceği beklenmektedir. AB’de de şimdiden tek bir kişi ile yüzlerce hayvanı barındıran işletmeler oluşmaya başlamışsa da, tarımda insan gücü en önemi unsurdur. Tarım işletmelerinde işletme sahibi ve ailesi ülkenin çiftçi nüfusunu oluşturur.

Nepal, Nijerya, Habeşistan gibi ülkelerde hala nüfusun % 80 civarı tarımla uğraşıyorsa da, ABD ve birçok AB ülkelerinde bu oran %2’nin altına inmiştir. Çiftçi nüfus hareketleri hemen hemen her ülkede hep düşüş göstermiştir ve bu böyle devam edecektir. Ülkemizde 1935 yılında yüzde 76 düzeyinde olan kırsal nüfus, günümüzde %19’lara düşmüştür. Fakat bu düşüş toplumda iki karşıt görüşün tartışılmasına neden oluyor:

  • Batı, ileri teknoloji ile %2 gibi az çiftçi nüfusu ve dolayısıyla daha ucuza maliyetle ülke insanlarını doyururken, Türkiye’nin %19 civarında nüfusu daha da azaltması gerekmiyor mu?
  • Özellikle azalan genç çiftçi sayısı ve terkedilen tarım arazilerimizle, yarınlarda tarımsal üretimimizi nasıl garanti edebiliriz?

İşte bu konu, tarımsal stratejilerle ilgili idari birimler ve konu ile ilgili akademisyenlerin uğraş alanına girmektedir.  Burada, küçük aile işletmelerini teşvik veya genç çiftçiyi destek programları pek kalıcı bir çözümmüş gibi görünmüyor. Çünkü sektör diğerlerine göre en az gelir getirmektedir.

Yarınların tarımsal işletmeleri, rekabet gücüne sahip olabilmek için,  ekonomik bakımdan optimum büyüklükte olmak ve profesyonelce yönetilmek zorundadırlar. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmaz görünüyor. (Bu konuda ülkemizde başlatılan bir uygulamayı (Açıkgöz 2017, Teknolojik yenilikler tarımsal nüfusu daha ne kadar azaltacak[1]) buradan erişebilirsiniz)

Şimdi, tarımsal üretimi çiftçi açısından irdelemeye çalışalım:  Önce olayın ekonomik tarafını ele alalım. Maalesef serbest dünya pazarında, artan ve tahminlenemeyen girdi maliyetleri ile ürün fiyatlarının dengesi kolay kurulamıyor. Ve dolayısıyla çiftçinin gelir garantisi yok. İşte tarımdan kopmalar, kaçmaların, hatta çiftçi intiharlarının ana nedeni bunlardır. Ayrıca sosyal açıdan bakıldığında hangi birey, hafta sonu veya genelde tatil yapamadığı mesleği seçmek ister.

Birçok ülkede tarım sektöründe görülen intihar oranların hiçbir diğer sektörde rastlanmaz. Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin yanında Fransa’da, Almanya’da çiftçi intiharları, her ne kadar medyada yer almasalar da, azımsanamayacak gibi değildir. Hindistan’da çiftçi intiharlarının sosyo-ekonomik analizlerinde[2] durum oldukça derine inilmiştir. GDO pamuk tarımının intiharların nedeni olduğu iddiaları üzerine yapılan bir araştırmada, 1995-2011 yılları arasında 250.000 intihar olayın gözlenmiştir. Söz konusu intiharların en çok yaşandığı 5 eyalette pamuğun ana ürün olmadığı saptanırken, zaten transgenik pamuk tarımının da 2002 yılında başladığı belirtilmiştir (Tablo). Söz konusu analizde intiharların ana nedeni olarak üretim maliyetlerinin artması, kurak, don, aşırı yağış gibi İklimsel nedenlerle beklenen ürünün alınamaması, istikrarsın pazar, işletme kredisinin zamanında ödenememesi, bankaların yerine tefeci ile çalışma gibi kredi sistemleri ve birçok diğer neden sıralanmıştır.

ABD’de Durum: Yıllara bağlı olarak, çiftçilerin tüm ülkelerde geçici olarak sıkıntılar yaşaması hiç de nadir değildir. Günümüzde ABD’de bazı eyaletlerdeki üreticilerin yaşadıkları maddi sıkıntıların iflaslarının nedeni ise tamamen politiktir. Günümüzdeki Dünya ticaret savaşı mağdurlarının başında ABD’li çiftçiler gelmektedir. Çin’in karşı atak olarak soyaya %50 ilave vergi koyması ile Illinois, Indiana ve Wisconsin çiftçilerinde 2008 yılında görülen iflaslar Wall Street Journal haberine göre ikiye katlanmıştır[3]. Bu artışta mısır, soya fasulyesi ve diğer çiftlik ürünleri Brezilya gibi ülkelerin rekabet güçlerinin artmasının da payı küçümsenemez.

Avrupalı çiftçiler neden intihar ediyor?[4]: 2015 yılında Fransa Ulusal Sağlık Enstitüsü bir araştırma yayınladı. Çiftçilerin intihar etmesi artık her gün rastlanan vakalar arasındaymış. Olay Özerk Kırım Cumhuriyeti ve Sivastopol’ün 18 Mart 2014’de Rusya tarafından yasa dışı ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın doğusunda çıkan olaylardan sonra Avrupa Birliği, ABD ve diğer ülkeler Rusya’ya bazı stratejik mallarda ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlamıştı[5]. Bunu Rusya’nın bu ülkelerin tarım ürünlerine ambargosu takip etti. Bazı basın organlarında Rusya’nın gıda ambargosuyla ilgili olarak, “Avrupa tarım sektörünü felç ettiği” yönünde haberlerini, Fransız çiftçilerinin traktörleriyle Paris gösterisi takip etti. Kamuoyunda tarım politikalarının değişmesi gerektiği dile getirilmeye başlandı. Gerçekten de Fransa domuz eti ve elma pazarında ciddi sıkıntılar yaşanmaktaydı. Birleşik Krallık ve Almanya’nın tarımsal ürün ihracatında ön sıralarda yer alan Rusya pazarı kaybının, 80 milyar dolarlara ulaşacağı endişesi, yetkilileri bazı acil atılımlara yönlendirdi. Fakat bazı atılımların zamanlamasında sorunlar yaşandı. EUROACTIV’in 16 Eki 2018 tarihli yayınına göre[6] Fransız çiftçilerinde iki günde bir intihara rastlanıyor. Bu intiharlara, genelde 45-54 yaşlarında küçük çiftçilerde rastlanmakta. Aynı yayına göre Almanya ve Belçika’da da durum farksız.

Genelde çiftçilerin gelirlerindeki gerilemeler, fiyat istikrarsızlığı, maliyetlerin yükselmesi ve aşırı iklim olaylarından kaynaklanmaktadır. O nedenle gelecekte, sera ve bazı özel durumlar dışında, küçük işletmelerin yaşama şansı ancak hobi işletmeler seviyesinde devam edebilir. Tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması, belki de gençlerin tarım dışına yönlenmesinde ana etkendir. Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması için “orta” ve “büyük” işletmelere dönüşüm kaçınılmazdır. Bu konuda çarpıcı bir örnek[7]: Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği ile yürütülen “Yozgat Kabalı Köyü Meyvecilik Projesi”[8].


[1]http://blog.milliyet.com.tr/teknolojik-yenilikler-tarimsal-nufusu-daha-ne-kadar-azaltacak/Blog/?BlogNo=551437

[2] https://io9.gizmodo.com/the-gmo-mass-suicides-are-a-myth-1565342067/+Mark-Strauss

[3] https://www.wsj.com/articles/this-one-here-is-gonna-kick-my-buttfarm-belt-bankruptcies-are-soaring-11549468759

[4] https://www.euronews.com/2015/10/02/farmers-suicides-the-rising-human-cost-of-the-eu-s-agriculture-crisis

[5] http://blog.milliyet.com.tr/rusya-ambargosu-ve-ab-tarim-ekonomisi/Blog/?BlogNo=557165

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/one-french-farmer-commits-suicide-every-two-days-survey-says/

[7] http://blog.milliyet.com.tr/2019-yili–tarim-ve-gida–sektor-raporu-ile-ilgili-bazi-gorusler/Blog/?BlogNo=597968

[8] https://www.haberturk.com/yozgatta-kabali-koyluleri-tarlalarini-birlestirip-geri-gocu-baslatti-1843482

Dünyada Yeni Islah Tekniklerinin (Gen Düzenleme) İlk Ticari Ürünü: Tatlı Su Çuprası

Dünyada Yeni Islah Tekniklerinin (Gen Düzenleme) İlk Ticari Ürünü: Tatlı Su Çuprası

Tarımsal üretim için yeni yeni genotiplere gereksinim vardır. Değişen çevre koşullarına uyumlu çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutasyon ve klasik ıslah tekniklerine 20.yüzyıl sonlarında devreye doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından X, gama ve benzeri radyoaktif ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşide rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinden birinde, kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Bu işlem, 2010 yılından beri laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır.  Bu yöntemde genotipler kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir.  Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), CRISPR gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin uygulanan geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarda (GDO), yani transgenik canlılarda bir gen, başka tür veya çeşitten transfer edilmiştir. Ve piyasaya sürülme öncesinde çevre, sağlık gibi birçok risk testlerinden geçtikten sonra tescillenirler. Dolayısı ile bir genotipin firmasına maliyeti 100 milyonları aşmaktadır. O nedenle GDO yöntemi adeta küresel çok uluslu firmalarla özdeşleşmiştir. Bunun aksine YİT ile genotip geliştirme masrafları, düşük bütçeli yeni müteşebbis firmalar, üniversiteler ve kamu kuruluşlarınca dahi karşılanabilecek düzeydedir.

GDO yöntemi AB gibi birçok ülkede serbest değildir. YİT de sayısız avantajına rağmen aynı kategoride kabul edilmektedir. Hâlbuki GDO da başka bir türden gen devrede iken, YİT de canlının kendi genleri içindeki değişmeler söz konusudur. Yöntemin avantajları kısa zamanda geliştirilen birçok yeni bitki çeşit adayının tescil aşamalarına ulaşmasını sağlamıştır. Örneğin:

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD de depolamada sorun bir şeker türevini devreden çıkaran patates;

-ABD de yağ asidi düşük soya (bu yıl pazarda);

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik;

-Kanada da yabancı ot ilacına dayanıklı keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD-Kaliforniya’da ot ilacına dayanıklı kolza;

-Çin’de küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates, vs.

Dünyada ticarete yönelik gen düzenleme araştırmalarında Çin 541 proje ile önde giderken, ABD 387 ve Japonya da 81 proje ile onu izlemektedir.  Yüksek verim ve kalite gibi bitki ıslahının genel hedeflerine yönelik bu araştırmalar en çok ÇELTİK, MISIR, BUĞDAY, SOYA, PATATES ve diğer 51 kültür bitkisinde yoğunlaştırılmıştır. 

ABD sermayeli AquaBounty ve Intrexon firmaları, Aralık 2018’de, Arjantin’de bir basın bildirisi ile Genom düzenlemelerinin ilk ticareti ürünü TATLISU ÇUPRASINI duyurdular.

TATLISU çuprası (tilapia), karides, somon ve konserve ton balığından sonra dünyada en çok tüketilen dördüncü deniz ürünüdür. Söz konusu deniz çuprası genotipinin (FLT01) Arjantin’de geliştirmiş olmasının nedeni, bu ülkede gen düzenlenme formalitelerinin, GDO mevzuatı dışında tutulmasıdır[1].  

Ürün geliştiricilerine göre, balık fileto veriminde % 70lik, büyüme hızında % 16’lık ve yemden yararlanmada da % 14’lük bir artış sağlayarak ticari avantaj yakalanmıştır. Yetiştirme süresindeki kısalma ile hastalıklarla ilgili riskleri azaltabilecek, girdi maliyetlerinde azalmalar sağlayabilecektir.

AquaBounty firması dünyada transgenik somonu ilk ticarileştiren firmadır[2]. Transgenik somon her ne kadar Kanada’da market raflarında yer alıyorsa da, ABD de tescil işlemleri davam etmektedir.

Aslında Brezilya’da 2018 yazında, gen düzenleme yöntemi ile geliştirilen, sıcak koşullara adapte olabilen bir ANGUS buzağısını (Gazelle) duyurulmuştu[3]. Bu projede hedef, tropik yörelerde yetiştirilmekte olan ZEBU ırkı yerine, eti daha çok tercih edilen ANGUS ırkının devreye sokulması idi. Geliştiricisi Recombinetics firması, bu genotiplerin, Brezilya tarım ekonomisine büyük katkı sağlayabileceği beklentisinde.  

Arjantin ve Brezilya’daki bu iki olay,  bitki ve hayvan genotipleri geliştirme konusunda son yıllarda öne çıkan genetik mühendisliği uygulamalarında GMO ve gen düzenleme yöntemlerinin karşılaştırılmasına fırsat vermektedir. Önce 100 milyon dolarları geçen GDO çeşit geliştirme masraflarının, gen düzenlemelerinde söz konusu olmadığını belirtelim. Nitekim gen düzenleme yönteminde tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurularında yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aitken, diğer 20 si yeni 5-6 yıllık küçük – orta işletmelere, yeni müteşebbis firmalara veya üniversitelere aitti. İşte bu YIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Nazimi Açıkgöz




[1] https://www.fishfarmingexpert.com/article/aquabounty-gets-argentina-go-ahead-for-edited-tilapia/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/-karadeniz-somonu–gelecek-vadediyor/Blog/?BlogNo=574207

[3] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/08/video-meet-the-gene-edited-cows-that-could-revolutionize-beef-production/

%d blogcu bunu beğendi: