ÜLKELERİN GIDA HARCAMALARININ SOSYO-EKONOMİYE YANSIMALARI

İnsanoğlunun harcamalarının başında gıda gelmektedir. Aç birey düşünemeyeceğimize göre, harcamalarımızda önceliği gıdaya vereceğimiz açıktır. Fakat geriye kalan paranın insanı özgür yaşama kavuşturma, kültürel gelişme ve yaşam standartlarını yükseltme açısından ne kadar etkili olabildiğini yakın çevremizde sürekli olarak izlemekteyiz. Toplumda aşırı uçlar, insan kaynaklarına ulaşmada, maddi sıkıntı içinde olan katmanlarla yola çıkmaktadırlar. İnsan, gelişmiş kültürü ile madalyonun iki tarafına bakmayı öğrenmiştir. Demek ki bütçemizden gıda için ne kadar az para ayırabiliyorsak, o kadar fazla meblağı yaşam standardımızı yükseltmek için kullanabiliyoruz. gıdatüketimiXX
Ülkelerin gıdaya ayırdıkları bütçelerini karşılaştırdığımızda, onların gelişmişliklerini, vatandaşlarının yaşam kalitelerinin karşılaştırmalı resimlerini görebilmekteyiz. “Euromonitor” verilerinden yola çıkılarak elde edilen sağdaki grafikte, bazı ülkelerde aile bütçelerindeki gıda harcama oranları karşılaştırılmaktadır. Restoran harcamalarının göz önünde tutulmadığı bu grafikten de anlaşılacağı gibi, ABD aileleri bütçelerinin ancak %7’sini gıda için harcamakta, Türkiye’de bu oran %22’ye, Pakistan’da % 41’e ve Nijerya’da %57’lere çıkmaktadır. Aslında bir Amerikan vatandaşının yıllık gıda harcaması 2390 US$, Nijerya’lının 1343 US$’ından fazladır. Ne var ki yıllık kişi başına düşen gelirlerde uçurum farkı gözlenmektedir. Buradan bazı sosyal ve ekonomik noktaları öne çıkartabiliriz:
• Zengin ülke vatandaşlarının bütçelerinde gıda harcamaları daha az yer tutmaktadır. Ülkelerin zenginleşme sürecinde gıda harcamaları azalmaktadır. Örneğin Güney Kore’nin gıda harcamaları 1975’lerde %66’larda iken günümüzde bu oran %13’lere inmiştir. Tüketim alışkanlığı, devlet desteği gibi faktörlerle söz konusu saptamanın tersi de gözlenebilir. Güney Koreli ailenin, kendisinden daha zengin Japon’dan daha az oranda gıda harcama yapması gibi.
• Bazı ülkelerde tarım değişik biçimlerde desteklenmektedir. Endüstriyel tarımla gelen düşük maliyetlerin de katkısıyla, söz konusu ülke fertleri gıda için daha az para harcamaktadırlar. Nitekim bir Amerikan vatandaşı, değinilen nedenlerle, gıda için yılda 2390 US$ harcarken, Norveç vatandaşı 4454 US$’ı harcamaktadır.
• Gıda harcama oranlarının yüksek olduğu ülkelerde beslenme bozukluklarının topluma maliyeti de göz önünde tutulursa, sosyoekonomik yansımaların gıda krizlerine ve ülke içi, hatta ülke dışı çatışmalara varabileceğini gözlemeye çoktan başladık.
Beslenme bozukluğunun -sosyal maliyetinin ötesinde- üretkenlikteki düşüş ve tedavi harcamaları ile birlikte yıllık dünya gayrisafi hâsılsının %5’i olan 3,5 trilyon US$’lık (kişi başına 500 US$) bir maddi bedeli vardır.
Gıda harcamalarının yüksek oluşunun ana nedenlerinden biri de, ülkenin yeterli miktarda tarımsal üretimlerinin olmamasıdır. Geri kalmış ülkelerde gözlenen, yönetimlerin yeteri titizlikte konuya eğilemeyişi, çarpıcı olarak Suriye örneğinde öne çıkmaktadır. Kuraklığın kol gezdiği bu ülkede, taban suyunun dahi takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olan bitkilere geçişe engel olunmaması (pamuk tarımı!) gibi, üst yönetimleri ilgilendiren önemli konulara eğilinmemiştir. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan 2013 yılında, 2016’dan itibaren, ülke su varlığını tasarruf amacı ile buğday tarımını yasaklama kararı getirdiğini duyurmuştu (Açıkgöz 2013) .

Toplumların kişi başına gıda harcamalarını azaltmak kalkınma ile sağlanır. Gelişmekte olan ülkelerin bazıları endüstriyel ve tarımsal kalkınmayı birlikte sağlamıştır. Peki, tarımsal ilerleme nasıl gerçekleştirilmiştir? Bu konuda Brezilya çarpıcı bir örnektir. “The Economist”, ülkenin ithalatçı konumundan ihracat liderleri arasına girebilmesini, “bilimden yararlanma, yeni girdilere başvurabilme ve ulusal stratejiler geliştirebilme” üçlüsünün kombinasyonuna bağlamaktadır (Brezilya’nın Tarımsal mucizesi). Ülkenin 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatının 2011’de 97 milyar US$’a ulaşması gerçekten bir mucizedir. Bu konuda tüm yazar ve analiz uzmanlarının birleştiği bir nokta öne çıkmakta: Yenilikçilik ve araştırma. Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımları, her ekoloji için yeni çayır ve mera bitkisi çeşitlerinin ıslahı takip etti. Afrika’nın SAKALLI DARIsından geliştirilen yeni çeşitlerle öyle yüksek verimliliğe ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım 20 aya düşürüldü; Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen nelore sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. Ilıman Uzak doğunun soyasını, tropik Brazilya’ya adapte edilmesi ülkeyi soya pazarında dünya liderleri arasına yükseltmiştir. Burada Brezilyanın yeni bitki ve hayvan türlerinin ülke koşullarına adaptasyonunu nasıl sağladığı, yani diğer ülkelerin genetik kaynaklarından nasıl akıllıca yararlandığı dikkat çekmektedir. Bunu sağlayan bir kamu kuruluşu EMBRAPA’dır (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu). Devletten yarı bağımsız bir statüyle kurulan bu kurum, kurulduğu 1973 yılından beri, Üniversitelerin insan kaynakları dâhil, tüm özel sektör ve kamu AR-GE kaynaklarını koordine ederek ülke tarımında değinilen ilerlemeyi sağlamıştır. Sonuçta Brezilya vatandaşlarına Avrupa ülkeleri seviyelerindeki kadar düşük bir oranda (%15) gıda harcama olanağı sağlamıştır.
Nazimi Açıkgöz

TÜRKİYE’NİN BUĞDAY GERÇEĞİ

Toplumumuzun ana gıda maddelerinin başında gelen buğday, tarım ekonomimizin de başrol oyuncularındandır. Özellikle mamullerinden un, makarna, bulgur ve irmiğin dış ticaretimizdeki çarpıcı durumunun, kamuoyunda yeteri kadar bilindiğini söylenemez. Rusya’dan ithal edilen buğdayın, dâhilde işlem rejimi[1] listesinin dışına çıkarılma konusundaki gelişmeleri de göz önünde bulundurduğumuzda, olayın detaylı bir biçimde ele alınmasında yarar görülmüştür.BUGDAY TÜKETİMİ

Önce şu konuya bir göz atalım: Bir uluslararası gıda strateji araştırma kuruluşu tarafından ana gıda maddelerinin başında gelen buğday, 2020’lere gelindiğinde, talebi düşen tek ürün olacağı tahmin edilmiştir (2005 de 68,5 kg/yıl/kişi olan dünya buğday tüketiminin, 2023 de 66,2 kg/yıl/kişi ye düşüşü; Grafik),  (Açıkgöz 2013[2]). 1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Aksi takdirde söz konusu yıllarda, o dönemin nüfusunu doyuracak yıllık üretim beklentisi olan 860 milyon tona ulaşmak, olanak dışı görünüyor. Bu amaçla ülkeler, özellikle birim alandan alınan ürünü artırmak için adeta yarışmaktadırlar. Nitekim Birleşik Krallık 2020’lerde dekara 2 ton verimi hedef olarak belirlemiştir[3]. Aynı ülkede 2015 yılında 1,65 ton/da ile yeni dünya rekoru kırılmıştır.

Türkiye de 1960’larda 10 milyon hektar olan buğday ekim alanını 7 milyon hektarlara indirirken, üretimini birim alandan sağlanan verimle kapatmıştır. Ülkemizde buğday verimi, 2013 verilerine göre, 315 kg/da ile dünya buğday verim ortalamasının üzerindedir. 2016 yılında Türkiye 7,8 milyon hektar alanda 17,3 milyon ton buğday üretmiştir ki bu miktar hemen hemen ülke buğday tüketimini (17,6 milyon ton) karşılamaktadır.

O zaman, bazı yıllar 5 milyon tona ulaşan buğday ithalatı ile ilgili kritikler neye dayanmaktadır?

Türkiye, coğrafi olarak kuzeyinde Rusya, Ukrayna gibi buğday üreticisi ülkelerle, güneyinde Irak, Suriye gibi üretimleri yeterli olmayan, fakat Türkler gibi fazla ekmek tüketen ülkelerin arasında, adeta bir bağlantı noktasında bulunmaktadır. Ve bu durumdan ticari olarak yeterince yararlanmaktadır. Türk un ihracatçıları bu pozisyonu daha da öteye taşıyabilmiş ve örneğin un ihracat yelpazesini, başta Uzak Doğu ve Afrika olmak üzere, 100 ülkeye genişletmiştir.  Böylece 2016 yılı Dünya genelinde 12 milyon tonluk un ticaretinin %30’unu gerçekleştirerek, un ihracatçıları listesinde ilk sırayı almışlardır. İhracat kalemlerinde sadece ekmeklik değil, makarnalık, bisküvilik ve diyabetik kategoriler de yer almaktadır. Bu konuda 710 un fabrikası çalışanı, kazancı ile ekonomimize katkı sağlamaktadırlar. Kalan kepek de, yem fabrikaları için ham madde olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu avantajlarla, Türk un ihracatçısının dünya pazarındaki rekabet gücü sürdürebilir görünümdedir.

Makarna da Türkiye’nin buğday ürünlerinden ikinci önemli alanıdır. Kişi başına yıllık 8 kg makarna tüketimi 23 makarna fabrikasınca karşılanmaktadır. Kapasite kullanımı %70 civarında olan bu fabrikalar her yıl iki milyon ton makarna üretmektedirler. Bunun 700 bin ton kadarını, aralarında ABD ve Japonya olmak üzere 144 ülkeye ihraç etmektedir. Her ne kadar makarnalık buğday üretiminde 3,5 milyon tonla dünya üçüncüsü ise de, makarnalık buğday da ithal etmektedir. Türkiye’de makarna %100 durum buğdayı ile imal edilir. Afrika’da makarna imalatında ise %30 oranında ekmeklik buğday katılabilmektedir. Bu durumdan yararlanan makarna ihracatçıları 2015 yılından itibaren, dâhilde işleme rejimi çerçevesinde gümrüksüz olarak ithal ettikleri ham madde ile Afrika pazarında etkili olmaya başlamışlardır.  Türkiye’nin Makarna ihracatı 750 bin tonlara ulaşmıştır.

İşlenmiş buğday ürünlerinden bulgur da ihraç kalemleri arasındadır. Başta ABD ve Suudi Arabistan olmak üzere birçok ülkeye yapılan bulgur ihracatı 37 bin ton civarındadır.

İşte bu yelpazede buğday çiftçimize ekmeklik, makarnalık, bisküilik, bulgurluk olarak kullanılmak ve Orta Anadolu, Geçit Kuşağı, Sahil Kuşaklarının, kuru ve sulu koşullarında en iyi performans gösterecek yeni genotipler – çeşitler ıslah etmek zorundayız. Mevcut buğday ıslah kadro ve projeleri ile yelpazenin gerektirdiği çeşitleri zamanında yetiştirmemiz olanaksız görünüyor. Yurt dışı materyale ödenecek royaliteler (ıslahçı hakları) vicdanları sızlatmaktadır. Özellikle, onlarca Ziraat Fakültesine sahip Türkiye, acilen, genotip geliştirmede adeta snıfta kalan üniversiteleri devreye sokacak sistem değişikliğine gitmelidir. Bu amaçla, öncelikle Türk tohumculuğunun üst kuruluşları konuyu gündemlerine almalıdırlar.

Nazimi Açıkgöz

 

[1] Dâhilde İşleme Rejimi, iİhraç edilecek ürünleri üretmek için gerekli olan ve yurt dışından ithal edilen, ithali gümrük vergisine tabi girdilere gümrük muafiyeti getiren bir ihracatı teşvik sistemidir.

[2] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2013/09/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/dunya-bugday-verimi-rekora-kosarken/Blog/?BlogNo=531235

 

RUSYA AMBARGOSU VE AB TARIM EKONOMİSİ

Özerk Kırım Cumhuriyeti ve Sivastopol’ün 18 Mart 2014’de Rusya tarafından yasa dışı biçimde ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın doğusunda çıkan olaylardan sonra Avrupa Birliği, ABD ve diğer ülkeler Rusya’ya bazı stratejik mallarda ekonomik yaptırımlar uygulamaya AB işletmebaşlamıştı. Bunu Rusya’nın bu ülkelerin tarım ürünlerine ambargosu takip etti. Bazı basın organlarında Rusya’nın gıda ambargosuyla ilgili olarak, “Avrupa tarım sektörünü felç ettiği” yönünde haberleri, Fransız çiftçilerinin traktörleriyle Paris gösterisi takip etti. Kamuoyunda tarım politikalarının değişmesi gerektiği dile getirilmeye başlandı. Gerçekten de Fransa domuz eti ve elma pazarında ciddi sıkıntılar yaşanmaktaydı. Birleşik Krallık ve Almanya’nın tarımsal ürün ihracatında ön sıralarda yer alan Rusya pazarı kaybının 80 milyar dolarlara ulaşacağı endişesi, yetkilileri bazı acil atılımlara yönlendirdi.

Olayların tam anlaşılabilmesi için, AB tarım ekonomisini analiz eden, güncel iki özel raporla yola çıkalım: “Special Reports, Landwirtschaftlicher Handel“(http://www.euractiv.de/section/landwirtschaft-und-ernahrung/special_report/landwirtschaftlicher-handel/) ve “Study on the impact of EU trade agreements on the EU agricultural sector” (https://ec.europa.eu/agriculture/external-studies/2016-bilateral-trade-agreements_en,

 Söz konusu raporlara göre AB, 2016 yılında 130,7 milyar Euro’ya ulaşan tarımsal ürün ihracatıyla bu alanda dünyada ilk sırada yer almaktadır. Bu ihracat performansı, temel olarak AB tarım politikaları, yapısal değişim ve gıda ve tarım sektöründeki teknolojik yenilikleri uygulama sayesinde gerçekleştirilmiştir. Örneğin bitki ıslah çalışmaları ile 2000 – 2015 yılları arasında geliştirilen yeni çeşitler sayesinde 15 yıllık periyotta,  %16’lık (yıllık %1,24’lük) verim artışı (baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80) sağlanmıştır. Ve böylece AB çiftçisi her yıl, yıllık üretimleri dışında fazladan, 22 milyon ton buğday, 10 milyon ton patates, 3,3 milyon ton kolza üretebilmiştir (Açıkgöz 2016).

Tarımsal ürün ihracatındaki performansta, belki de topluluğun rafine ticari politikalar geliştirmiş olması en etkili öge olmuştur.  Ayrıca, tarımsal destek biçimlerinde pazara yönelik değişimler ve daha az sayıda büyük sermayeli çiftliklere yönelik yasal düzenlemelerin de katkısı büyük olmuştur. Nitekim 2005-2013 yılları arasında tarımsal işletme sayısı %26 oranında azalmış ve çiftlik başına yıllık performans 20 milyar Euro’dan 31 milyar Euro’ya çıkmıştır (Grafik!).  Son 15 yılda oluşturulan ve sürdürülen ikili ticari anlaşmalardaki titizlik, tarımsal ürün ihracatındaki başarının nedenlerinden birisidir. Tüm bu atılımlarla, AB tarım ürünlerinin dünya piyasalarında rekabet gücünü korumasını da sağlayarak, her yıl artış gösteren bir ihracat ivmesi yakalamıştır. Topluluk Meksika, Güney Kore, Kanada, Japonya ve İsviçre’yle yapılan ikili ticari anlaşmalar sayesinde tarımsal ürün ihracatını artırırken, dolaylı olarak gıda sanayiinde ve tarımda on binlerce iş imkânının yaratıldığı saptanmıştır) .

AB’nin toplam ihracatının %8’i tarımsal kaynaklıdır. Fakat bu oran bazı ülkelerde oldukça yüksektir. Örneğin İspanya’nın 255 milyar Euro’luk toplam ihracatın % 17’si tarımsal ürünlere aittir. 43 milyar Euro’nun 17’si sebze-meyveye (AB ülkelerine), 6’sı ete (Çin ve Japonya’ya), 4,2’si sıvı ve katı yağa (ABD’ye), 2,5’ğu şaraba aittir.

Topluluk tarım ürünlerinin ilk dört alıcısı ABD, Çin, İsviçre ve Japonya’dır. Beşinci sıradaki Rusya, ambargo öncesinde dördüncü pozisyonda bulunuyordu. Bu sırada dahi AB Rusya’ya 5,5 milyar Euro’luk tarım ürünü ihraç etmiştir. Topluluk, tarımsal ürün ithalatında da oldukça önde sıralarda bulunmaktadır.  2016 yılı ithalatı 112 milyar idi. Bu rakam ihracatın 18,7 Euro gerisinde kalmıştır. Tarımsal ürün ithalatında ülkeler Brezilya, ABD, Arjantin, Çin, İsviçre ve Türkiye (5 milyar Euro) şeklinde sıralanmaktadır.

2016 yılı ihraç verilerine göre, AB tarımının söz konusu ambargodan sanki olumsuz etkilenmediği anlaşılabilir. Ne var ki, birkaç AB ülkelerindeki bazı alt sektörler bayağı sorun yaşamışlardır. Her ne kadar AB, ürünlerinde ambargo sonrası fiyat kırarak dünya tarımsal ürün piyasalarında önlerdeki yerini korumuşsa da,  tarımsal gelirinde bir gerileme yaşamıştır.   Tabii ki bundan da en fazla üretici etkilenmiştir.

Raporlardan Türk tarımsal ürün ihracatçıları için çıkarılacak iki önemli konu göze çarpmaktadır. Önce yeni, potansiyel ülkelerle yapılacak ikili ticari anlaşmalar, birçok tarımsal ürünümüzü yeni pazarlara kavuşturabilecektir. Ticari anlaşma hazırlıklarını da eski ürün tanıtım grup paydaşları, ilgili bakanlıklarla yapacakları görüşmelerle başlatabilirler. Unutulmamalıdır ki Asya’da, Afrika’da gelişmekte olan birçok ülkede, hayat standartları yükselen yeni tüketici kesimleri oluşmuş veya oluşacaktır.

AB raporlarında öne çıkartılan bir başka konu da, küçük ölçekli tarımsal ürün ihracatçılarının, ikili ticari anlaşmalardan yeterince bilgilendirilmiş olmasıdır.

Nazimi Açıkgöz

Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor

OECD Türkiye ile ilgili olarak 2016 yılında yayınladığı bir raporda[1] genel ve tarım ekonomimizle ilgili olarak çok önemli şu saptamada bulunmuştur: “Türk tarım sektöründeki verimlilik artışı, günümüzde daha iyi teknolojiler, bitki çeşit geliştirme ve haarge-oranlariyvan ıslahıyla desteklenmektedir. Bununla birlikte, 2000’li yılların sonundan bu yana gelişmeler yavaşlamış tarım ile diğer ekonomik sektörler arasındaki verimlilik farkı büyümüştür. Söz konusu farkın kapanması için Türkiye, tarımdaki küçük ve endüstriyel işletmeler arasındaki, önemli teknolojik ve insan kaynak farklılıklarını kapatmalıdır. Ayrıca bölgesel kalkınmada da eşitlik sağlanmalıdır. Hem tarımda hem de ekonomide emek, eğitim, sosyal güvenlik sistemleri ve toprak reformu konularında, geniş politik eylemlerle desteklenen, yapısal uyum sağlanmalıdır. Ulusal yenilik sistemlerini artırmak için önemli çaba gösterilmiş olmasına rağmen,  kalite ve sonuçlarıyla araştırma ve geliştirme (ARGE)  açığı kapatılmayı beklemektedir”.

Bu yazının konusu son cümle olacaktır. Bu amaçla dünyada ve ülkemizde tarımsal ARGE konusuna bir göz atalım: IFPRI (Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü) 2016 yılında “Tarımsal Bilim ve Teknoloji Göstergeleri” ile ilgili birimi kanalıyla birçok rapor yayınladı[2],[3]. Bu raporlarda, tarımsal ARGE göstergelerinin nasıl bulunacağından, nasıl değerlendirileceğine yer verilirken, her ülke için ilgili tüm parametrelerin izlenebileceği ara raporlara da ulaşılabilmektedir (Örneğin Türkiye: http://www.asti.cgiar.org/ pdf/factsheets/Turkey-Factsheet.pdf).

Türkiye’de genelde ARGE, 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunla yönlendirilmektedir. Bu çerçevede sektör olarak TARIM; Kosgeb, TTGV, TUBİTAK ve  Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı gibi ARGE destekleyici kuruluşların araştırma bütçesinden yeterince yararlanamamaktadır. Çünkü ilgili yasa gereğince, söz konusu araştırma desteği,  firmanın, en az 50 tam zamanlı araştırıcı çalıştırması halinde sağlanabilmektedir. 2016 ağustosunda yayınlanan 6728 sayılı yasa ile önce 30, sonra 15 olarak kabul edilen firmaların asgari araştırıcı sayısı dahi, tarım sektörü için uygun değildir. Tarımda tohumculuk dışında ARGE sınırlıdır. Daha yeni yeni oluşumlarını tamamlamakta olan Tohumculuk firmalarımızdan kaçı 15 ARGE elemanı çalıştırmaktadır? O nedenle, 12,5 milyarlık ülke ARGE pastasından, tarımın da yararlanması için, özelikle TOHUMCULUK çatı örgütlerinin, kurulum aşamasındaki “Bilim Teknoloji ve Sanayi İcra Kurulu” ile çok sıkı irtibata geçmesi gerekmektedir. Çünkü bu kurul TÜBİTAK da dâhil tüm kamu ARGE desteklerinden sorumlu tek birimdir ve küçük tohumculuk firmalarımız, kamu desteği almadan kendilerinde bekleneni veremezler.

Gerek IFPRI ve gerekse OECD’nin raporlarında, ülkelerin araştırmaya yaptıkları yatırımların değerlenme kriteri olarak, araştırma yatırımlarının, o sektöre ait milli gelire oranı alınmaktadır.  Tarımda araştırma harcamalarının, tarımsal milli gelire oranları yukarıdaki grafikte sıralanmıştır. Botsvana’nın bile, gelişmekte olan ülkelerin çok arkalarında bulunmasına rağmen, %4’ler oranında tarımsal araştırmaya bütçe ayırması ilginçtir. Yine gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Brezilya’nın, tarımdaki mucizesini, herhalde %2’lik araştırma harcaması ile geçekleştirmiş olsa gerek (Açıkgöz 2012). Türkiye 2012 yılı verilerine göre %0,52’lik tarımsal araştırma harcaması ile yetinmektedir. Türkiye’nin genel ARGE/(YllıkMiliGelir) oranı %0,92’lerdedir.

Raporlardan, Türkiye’deki tarımsal araştırma harcamalarının %72’sinin personel giderlerinin oluşturduğu, harcanan meblağın %92’sinin kamu bütçesinden olduğu, araştırmaların %58’inin Tarım Bakanlığı ve %40’ının da Üniversitelerce yapıldığı anlaşılmaktadır. Yine aynı raporda, araştırıcıların 1250’sinin doktoralı, 1170’sinin y. lisanslı ve 584’ünün de üniversite mezunu olarak verilmiştir. Tarımsal araştırmalarda %54’lük ağırlıklı pay bitkilere verilmiştir. Hayvancılık %22 ve balıkçılık ise %6 pay almaktadırlar. Bitkisel araştırmaların genel içindeki payları şu şekildedir: Meyvecilik:% 26; Buğday: %11; Sebzeler: %9; Mısır: % 7; Zeytin: %6 ve yağlı bitkiler: %6.

Tarım Bakanlığı uhdesine bulunan araştırma kuruluşlarında kariyer yapma gibi bir şansları bulunmayan vizyoner araştırıcıların, yeni açılan üniversitelere ve özel sektöre geçmesinin, bakanlığın daha etkin araştırma yapması açısından bir olumsuzluk olarak kabul edilmektedir.

Tarımsal ARGE payı için öngörülen %3’lere ulaşacağı 2023’lerde, Türk tarımsal araştırmacılarının karnesi “İYİ” olabilecek mi?  Ülkesel bazda üniversite, kamu ve özel sektör araştırma potansiyelini bir çatı altında toplayıp, koordineli bir planla araştırıcılarımıza gerekli gen materyalini sağlayacak sistemi kurulmazsa bu zor. Binlerce potansiyel araştırmaya sahip üniversiteleri, özellikle alarm veren tohumculukta devreye sokmazsak, tohumculukta ithalat-ihracat makasını kapatmamız olanaksız görülüyor.

Nazimi Açıkgöz

[1] Innovation, Agricultural Productivity and Sustainability in Turkey (2016) (http://www.oecd.org/innovation/innovation-agricultural-productivity-and-sustainability-in-turkey-9789264261198-en.htm)

[2] http://ebrary.ifpri.org/cdm/ref/collection/p15738coll2/id/130713

[3] https://www.asti.cgiar.org/

2030’LARDA TARIMDA NELER BEKLİYORUZ

Uluslararası kuruluşlar, ellerindeki olanaklardan yararlanarak, dünyanın celtik3branşlarıyla ilgili potansiyel gelişmeleri ve olası senaryoları yıllık raporlarla kamuoyuna duyururlar. FAO da 2016 yılında, tarımla ilgili olarak bir rapor yayınladı: “World agriculture: towards 2015/2030 AN FAO PERSPECTIVE (https://goo.gl/I46NV6)”. FAO’nun çok disiplinli bir ekibi tarafından hazırlanan bu rapor, ormancılık ve balıkçılık sektörleri de dâhil olmak üzere, geçmişe ve günümüze dayanarak, dünya gıda, beslenme ve tarım alanındaki uzun
vadeli gelişmeleri değerlendirilmektedir.  celtik2

Tarımsal ürün talebi, üretim ve ticaret,  gıda güvenirliği ve yetersiz beslenme konusunda beklenen gelişmelerle yola çıkan raporda, tarımın, kırsal kalkınma, yoksulluğun hafifletilmesi ve genel ekonomik büyümedeki rolü ele alınmakta, ayrıca tarıma, küreselleşme ve serbest ticaretin etkilerine değinilmektedir.

Raporda beslenme yetersizliği ile mücadelede tam başarı sağlanamadığı, tarım alanlarının sulak alanlara ve yağmur ormanlarına kaymaya devam etmesi gibi, dünya ekonomisini ilgilendiren konularda, ülkelerin ve uluslararası örgütlerin dikkatleri çekilmek istenmektedir. Örneğin dünyada eksik beslenen nüfusun 1999’lardaki 776 milyondan, 2015’lerde 610 milyona düştüğünü, fakat 2030’larda ancak 440 milyona düşürülebileceği dile getirilmektedir.

Diğer taraftan, son yıllarda tarımsal üretim ve bitkisel verim artış hızı yavaşlamıştır. Bu yavaşlama, tarımsal girdilerdeki sorunlardan değil de talepten kaynaklanmaktadır. O da 1960 sonrası yaşanan dünya nüfus artış temposundaki yavaşlama ile açıklanabilir. Sonuç olarak, dünya tarımsal ürün talebindeki artış son 30 yılda % 2,2 iken, önümüzdeki 30 için yılda % 1,5’a düşmesi beklenmektedir. Söz konusu artışlarda, günlük kişi başına düşen kalori artışı da etkilidir. 1960’larda 2360 0lan söz konusu birim, 1990’larda 2800, 2015’lerde 2940 olmuştur. 2030’larda günlük kişi başına düşen kalori ise 3050 kcal/kişi/gün olarak tahmin edilmektedir.

2030’lara doğru yıllık kişi başına tüketimindeki değişimde iki gıda gurubu dikkat çekmektedir. 2007’lerde yıllık kişi başı bitkisel yağ tüketimi 12 kg/kişi/yıl,  2030’lar için 14 kg/kişi/yıl olarak tahmin edilmiştir. Aynı dönemler için et tüketimin de %15’lik bir artış söz konusudur.

Bu beklentiler sıralanadursun, bilim ve ticari çevreler 2030’lar için çok sayıda araştırma tamamlamış veya planlamıştır. Birim alandan daha fazla ürün kaldırmaya olanak tanıyan “anıza ekim ve transgenik soya çeşitleri” ile yılın ikinci ürününü  de üreten bazı Güney Amerika ülkeleri, yalnız Avrupa’ya yıllık 40 milyon ton civarında (Türkiye’ye de 3 milyon civarında) yemlik soya ihraç etmektedirler. 2030’lara doğru tarımsal üretimi artıracak bir seri yeni buluş ve araştırma sonuçlarından bazılarına bir göz atalım:

  • Mısır’da araştırmacılar çeltik sulama suyunu yarıya indirecek yöntemler geliştirdiler (https://goo.gl/wR1LoN);
  • Laser gibi çoktandır kullanılan tekniklere ilaveten, tarımsal mekanizasyon kendini sürekli yenilemiş ve insansız traktör kullanımını devreye sokmuştur;
  • İnsan gücüne dayalı çeltik fide şaşırtması, yerini neredeyse tümüyle mekanizasyona bırakmak üzere (Resim!);
  • Uzayda sebze yetiştirme denemeleri başarı ile sonuçlanmış;
  • Kapalı alanlarda çok sayıda raf devreye sokularak vertikal tarım başlatılmıştır (https://goo.gl/o4KsRg);
  • İnsansız hava araçlarının tarımda kullanımının yaygınlaşacağı beklenmektedir (https://goo.gl/xtBemI);
  • Küresel ısınmanın sonucu gelen kuraklığa bir çare olarak “kurağa dayanıklı mısır çeşitlerinin” şimdiden üreticiye ulaştırılmış olması da, gıda yeterliliği açısından 2030’lara doğru kaygılarımızı hafifletmektedir;
  • 180 milyon hektara ulaşarak dünya tarım alanlarının %13’ünde ekilen transgenik bitkilerin yanında, transgenik hayvanların geleceği beklenmekte idi. Ve balıklarda bu, 2015 yılında transgenik somonla gerçekleştirilmiştir (https://goo.gl/K6A21H);
  • Onlarca yılı gerektiren yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, yeni bitki ıslah teknikleri geliştirilmiştir. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu olmayıp, hedeflenen gen, DNA kesici enzimler yardımı ile susturulmakta veya etkisi artırılıp, azaltılmaktadır. Günümüzde söz konusu yöntemlerden CRISPR-Cas ve TALEN öne çıkmışsa da, 2030’lara doğru, bu tekniklerden hangisinin en etken olarak kullanılacağı henüz tahmin edilemez (http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu).

Türk tarımı da bu ve benzeri yeniliklerden yararlanacaktır. Bunun için matbaaya yüz yıl geç devreye sokmamıza neden olan zihniyetleri aşmış olmamız gerekmektedir. Bugün tohumculuğumuzda yaşanan o, pek sağlıklı olmayan gelişmeler, paydaşları düşündürmektedir. Yabancı çeşitlere veya genetik materyale ıslahçı hakkı ödeyerek çeşit tescil ettirmeler ne ölçüde sürdürülebilir? Bu konuda ulusal insan gücü potansiyelini devreye sokacak yasa-yönetmelikleri hazırlamak o kadar mı zor? İlginçtir, Brezilya tarımsal mucizesini, kamu araştırma kuruluşları, özel sektör ve üniversiteleri bir çatı altında toplayarak gerçekleştirmiştir (https://nacikgoz.wordpress.com/2012/08/).

Nazimi Açıkgöz

TEKNOLOJİK YENİLİKLER TARIMSAL NÜFUSU DAHA NE KADAR AZALTACAK

Her ülkede tarımsal nüfusun toplam nüfustaki oranı farklıdır. Fakat teknoturkiye-yuksek-misir-verimilojiyi daha yoğun kullanan ülkelerde, çiftçi sayısı, diğer ülkelere göre daha azdır ve hatta bazı ülkelerde çiftçi sayısının toplam nüfusa oranı %  5’in altına inebilmektedir (ABD’d
e %1,5). Hâlbuki bazı gelişmekte olan ülkelerde, söz konusu oran % 60’ları aşmaktadır (Nepal’de %75). Teknoloji kullanımı ile refah düzeyi ve ekonomik gelişmişlik arasındaki yüksek korelasyon çerçevesinde, Türkiye’nin durumuna kısa bir göz atalım: Her ne kadar son yasal düzenlemelerle şehirleşme oranının %92’lere ulaştığı tahmin ediliyorsa da, tarımla uğraşan kesim %20’nin üstündedir. Ne var ki tarım kesiminde azalan nüfusta başı gençler çekmektedir. Kırsal alanda birçok yerleşim yerinde 40 yaşından daha genç kimsenin kalmaması, tarım politikaları açısından atlanılmaması gereken bir durumdur[1]. Bu da Türk tarım işletmelerinde yapısal değişikliklere, hatta milyonlarca hektar arazinin tarım dışında kalmasına neden olabilmektedir (Açıkgöz 2016). Buna rağmen tarımsal üretimimizin azalmayıp tersine artmasına, teknolojik yeniliklere ayak uydurabilmemiz neden olmuştur. Daha 30-40 yıl öncesinde 100 kg/da civarında olan buğday verimimiz, bugünlerde 250 kg/da’a ulaşmıştır. Mısır, pamuk gibi bazı bitkilerin dekara veriminde, dünya sıralamasında en önlerde yer almamız (Grafik!), bu bitkilerin üretim aşamalarında, yüksek verimli çeşitlerin kullanımı ve diğer teknolojik yenilikleri adapte edebilmemizle sağlanmıştır.

Peki, biçerdöverin, pamuk hasat makinasının kullanımı, azalmakta olan çiftçi nüfusunun olumsuz etkisini kapatabilecek gibi görünmesine karşın, diğer tarımsal üretimde yeni teknolojilerin, işgücü telafisini gözleyebilecek miyiz?

Bu sorunun yanıtını, bazı gelişmiş ülkelerde bulabiliriz. Jayson Lusk[2]  yeni kitabında, ABD’de son 40 yılda uygulamaya alınan yeni tarım teknolojileriyle ulaşılan gelişmeleri şöyle sıralamaktadır:

-Ekim alanında herhangi bir genişleme, işgücünde ve diğer girdilerde herhangi bir artma olmadan tarımsal üretim İKİ kat artmıştır;

-Tarımda çalışan sayısı YARIYA inmiştir;

-Tarımda işlenen alan %16 AZALMIŞTIR;

-Örtü bitkisi kullanımı ve transgenik çeşitlerin anıza ekime olanak vermesi ile toprak erozyonu %40 AZALTILMIŞTIR;

-Domuz yetiştiriciliğindeki gelişmelerle verimlilik % 240 artmıştır. 1970’lerde 100 kişinin yıllık et gereksinimini 5,18 domuz karşılarken, bugünlerde iki domuz yeterli olabilmektedir;

-Sığır besiciliğinde de % 50 verim artışı sağlanmış ve böylece ülke et gereksinimi karşılamak için yetiştirilecek hayvan sayısından 40 milyonluk bir tasarruf SAĞLANMIŞTIR;

-Hayvan beslenmesinde bir kilo et için %19 daha az yem, % 33 daha az alan ve % 12 daha az su kullanılmaktadır;

-Gübre üretimi de %19 azaltılmış ve böylece karbon salınımı % 16 azaltılarak çevre kirliliğine katkı SAĞLANMIŞTIR.

Tüm bu performanslar özenle seçilmiş ve uzun yıllara dayalı araştırmalarla sağlanmıştır. Toplumu ileriye taşıyacak teknolojik yenililerin uygulanması, insan emeğinde de tasarruf sağlamaktadır. Yani tarımda ne kadar yüksek teknoloji kullanılırsa, tarımsal nüfus o kadar azalabilecektir.

Türkiye tarım nüfusunu azaltma konusunda pek istekli görünmemektedir. Özellikle küçük aile işletmelerinin korunmasındaki öngörü, endüstriyel tarıma karşı tavrı da beraberinde getirmektedir. Peki, bu olay Türk çiftçisinin küresel rekabetini etkilemez mi? Şehirlerdeki işsizlik oranı gibi sosyo-ekonomik olgular göz önünde bulundurulduğunda, bu tip yönlendirmelerden hemen sonuç alınmasının pek kolay olmayacağı ortaya çıkar.

Tarımın alt sektörlerinde durum farklı yönde gelişebilir.  Tahıl ağırlıklı Orta Anadolu ve sebze ağırlıklı Akdeniz’ çiftçilerinin teknolojik yeniliklerden yararlanma oranları aynı olmayacaktır. Dolayısıyla söz konusu bölgelerde tarımsal nüfusun artmayacağı fakat farklı oranda azalacağı beklenmelidir. Teknolojik yeniliklerden yararlanan ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ve tarımsal nüfus oranlarına bakıldığında, Türkiye’nin de tarımdaki teknik gelişmeleri çok yakından takip ederken, tarımsal nüfusu en aza indirecek seçenekleri takibe alması, ekonomisi için kaçınılmaz görünmektedir. Ulusal tarımımızın şekillendirilme aşamasında, yeni stratejiler geliştirerek, günün koşullarına uygun olarak, bölgesel ve alt sektörleri göz önünde bulundurarak, tarımsal nüfus planlamaları ele alınmalıdır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/tarimsal-isgucumuz-tehdit-altinda/Blog/?BlogNo=543005

[2] Jayson Lusk. 2016. Unnaturally Delicious. How Science and Technology are Serving up Super Foods to Save the World. St. Martin’s Press New York

TÜRKİYE’NİN SOYA SERÜVENİ

soya2016Ülkemiz tarımsal ürün ithalatında önlerde bulunan SOYA fasulyesinin, üretim ve tüketim detayları, bir çoklarımızın merakını giderebilecektir. Türkiye’nin ihracat kalemleri arasında öne çıkan kanatlıların, proteine dönük beslenmesinin kaçınılmazı olan soyanın, son yıllarda artan ithalatı ve bunun da transgenik (GDO’lu) oluşu, ilgi çekici olsa gerek.
Soyanın yıllık dünya üretimi 330 milyon ton civarındadır . Bunun 120 milyon tonunu ABD, 100 milyon tonunu Brezilya ve 60 milyon tonunu da Arjantin üretmektedir. Ne var ki üretimin 2012 yılı itibarı ile Brezilya’da %88’i, ABD’de %92’i, Paraguay’da %95’i ve Arjantin’de %100’i transgeniktir (https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/ 28/future-gmo-free-soybeans/). Türkiye de yıllık 2,2 milyon ton civarındaki soyayı, söz konusu bu ülkelerin yanında Ukrayna’dan ithal etmektedir. İthalat dane, küspe ve soya yağı şeklinde olmaktadır.
2016 yılı üretimi 100 bin tonluk soya, ithal edilenle birlikte, kanatlıların beslenmesinde kullanılmaktadır. Kanatlı eti tüketiminin 20 kg/yıl’a çıktığı günümüzde (2025 yılında 30 kg/kişi/yıl beklenmektedir), milyar dolarları aşan ihracata sahip bu sektörün yem hammaddesinin, gerektiğinde ithalatı ekonomik kaçınılmazlıktır. Fakat yine de “Türkiye gerekli soyayı yurt içinde üretemez mi?” sorusu hep akıllarda kalacaktır.

Dört bin yıldan beri Çin’de üretilen soyaya orada “harika bitki”, “sarı altın”, “kemiksiz et” gibi övgülü sıfatlar verilmektedir. Bunda %45’lere kadar çıkabilen protein, % 20 civarındaki yağ oranının payı olsa gerek. Fakat bu bitkinin batıda tarımı ancak iki-üç yüzyıl önce başlamıştır. Türkiye’ye gelişi ise 1930’lu yıllara rastlar. Soyanın o yıllarda Karadeniz yöresinde başlayan tarımı pek başarılı olamamış, 1980’lerde uygulamaya geçen “ikinci ürün” projesi ile Çukurova’da tutunmaya başlamıştır. 2010’lara kadar inişli çıkışlı yıllık üretimler 44.000-102.000 ton arasında kalmış, ancak 2013 yılında 180.000’a ulaşmıştır. Türkiye, tarımsal üretimini artırmaya yönelik devlet desteklerine soyayı da almış, fakat 2016 yılındaki 60 krş/kg destek, maalesef üretimini 100.000 tonun üstüne çıkaramamıştır. Yıllara göre değişiklik göstermekle beraber, 2000’deki 297 kg/da verim, 2014 yılında 437 kg/da’a yükselmiştir.

Türkiye son 30 yılda yumurtalık – etlik seçenekleri ile kanatlı sektöründe oldukça büyük atılım yapmış ve günümüzde yıllık beyaz et tüketimi 20 kg/kişi’ye ulaşmıştır. 1991’lerde mevcut tavuk sayısı 138 milyondan, 2015 yılında 316 milyona çıkmış ve 2 milyon ton piliç eti ve 17 milyar yıllık yumurta üretimine ulaşılmıştır. Üretilen yumurtanın %21’i ihracatı ile Türkiye, dünyada en fazla yumurta ihraç eden 3. ülke konumuna yükselmiştir. Yurt içi tüketim, milyonlarca dolarlık ihracatla birleştiğinde, sektörün yem gereksinimini, her yıl artan miktarlarda soya ithalatı ile karşılayabilmiştir. Yine 1990’larda 160.000 ton olan kanatlı eti üretimi, 2010’lara gelindiğinde milyon tonları aşmıştır. Hatta sektör yetkilileri, beslenme için çok önemli olan piliç et üretiminde, 2025 yılında 3,35 milyon tonu, ihracatında da 2,4 milyar US$’ı hedeflemektedirler. Hızlı üretim artışı, doğal olarak yem ithalatına da yansımıştır. Zaman zaman 2 milyon tonu aşan yıllık soya ithalatının,  GDO’lu olması, uzun bir süre ülke gündemini işgal etmiştir. Hâlbuki dünya soya piyasalarında GDO’lu soya fiyatları 400 US$ civarında iken, GDO’suz soya 500 US$’dan işlem görmektedir. Ve yeni gelişmekte olan kanatlı sektörümüzün, yoğun rekabet koşullarında daha pahalı yem kullanması da beklenemezdi.

Ne var ki, son yıllarda kanatlı et ihracatı yapılan ülkelerde yaşanan istikrarsızlıklar nedeniyle darboğaza giren sektör, dolardaki artışın yem hammadde fiyatlarına yansıması karşısında zor günler geçirmektedirler. Geçici olacağı umut edilen dış ticaretin beklenen projeksiyonlar çerçevesinde gelişmesi, ülke tavukçuluğunu birçok ülkenin önüne taşıyacaktır. Bu da, tavukçuluğun temel yemi soyanın, yurt içi üretimi için yeni stratejiler geliştirmemizi gerektirir. İlk aşamada, soya tarımı için öngörülen havza-ilçelerde rakip mısır-pamuk gibi bitkilerle yeni agro-ekonomik analizlere gidilerek, tarımsal destek miktarlarının yeniden belirlenmesi gibi adımlar atılabilir.
Türkiye’nin soya serüveninden söz edilirken, soya ihracatımız atlanılmamalı: 2016 yılında ABD, Kanada, Irak ve K. Kıbrıs’a 100.000 tonun üstünde GDO’suz soya ihracatı gerçekleşmiştir.
Nazimi Açıkgöz

TOHUM İTHALATINA DUR DİYEBİLİRİZ

45 milyar US$’lık dünya tohum pazarında, 2015 yılı verilerine göre 202 milyon US$ civarında ithalat ve 102 milyon US$ civarında ihracatı ile Türk tohumculuğu fazla dikkat çekmeyebilir. Ne var ki, söz konusu ithalattaki atohumithalati2rtış eğilimi hiç de göz ardı edilecek gibi görünmüyor. Tohum ithalatı ile tarımsal üretim ve tarımsal ürün ihracat artışı sağlandığı yadsınamaz. Fakat bütün bunlar, ülkemizde geliştirilecek yeni çeşitlerle de gerçekleştirilebilir.

Tohumculukta temel prensip, sürdürülebilir bir şekilde, hastalıklara ve zararlılara dayanıklı, yüksek verim ve kalitede, günün koşullarına uygun yeni genotipleri tescil ettirmek ve bunları tohumluk olarak üreticiye sunmaktır. Bitki ıslahı ve tohum pazarlamadan oluşan tohumculuk, hemen hemen her ülkede farklı bir biçimde uygulanmaktadır. Bu konuda AB çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Avrupa Teknoloji Platformunca hazırlatılan bir rapora göre, AB bitki ıslah çalışmaları 2000 – 2015 yılları arasında tarımsal üretime büyük katkı sağlayarak, birliği tarım ürünleri ithalatçısı olmaktan kurtarmıştır. En son veri analiz teknikleri ve modelleri kullanılarak hazırlanan rapora göre, AB’de sürdürülen bitki ıslah çalışmaları ile ulaşılan ekonomik, sosyal ve çevresel katkılar sayısallaştırılarak, çarpıcı sonuçlara ulaşılmıştır:

  • Geliştirilen yeni çeşitler sayesinde, 15 yıllık süreçte toplamda %16’lık (yıllık %1,24’lük) verim artışı sağlamıştır
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır
  • Yeni çeşitlerin geliştirilmesi sayesinde AB çiftçisi her yıl, yıllık üretimleri dışında fazladan, 22 milyon ton buğday, 10 milyon ton patates, 3,3 milyon ton kolza üretebilmiştir
  • Bu artışlar sağlanamamış olsaydı, buğday ve patates fiyatları bugüne göre %7 daha fazla olacaktı
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir,
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır;
  • Yeni çeşitlerler geliştirilmemiş olsa idi AB, bugünkü nüfusunu doyurabilmek için ekstradan 19 milyon hektarlık tarım arazisine gereksinim duyacaktı;
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir;
  • Böylece bitkisel üretim artırılmış, gıda fiyatları düşürülmüş ve ekonomik refah sağlanmıştır;
  • Aynı zamanda gübre, ilaç, alet-ekipman ve işçilik girdilerinde %0,5’lik düşüşler sağlanmıştır; yani daha az girdi masrafları ile daha fazla gıda hammaddesi üretilirken, çevre daha az olumsuz etkilenmiştir;
  • Bitki ıslahı ile elde edilen yeni çeşitlerin tarımı, CO2 emisyonunun yıllık 160 milyon ton düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu, AB’nin 2020 yılı hedefinin iki katıdır.

Şimdi ithal ettiğimiz başlıca türlerin 2015 yılı tohumluk ithalat rakamlarına bir göz atalım (grafik): 202 milyon US$’lık ithalatımızın 56 milyon US$’ı domates tohumluğuna aittir. Domates başta olmak üzere ithal edilen mısır, ayçiçeği, kabak gibi türler genelde hibrit (F1), yani melez azmanlığı göstermektedirler. Yani melez olmayan yerel çeşitlere göre daha fazla verim, kalite, raf ömrü gibi avantajlar sağlamaktadırlar. O nedenle, üretici iç ve dış piyasada rekabet edebilmek için ağırlıklı olarak yüksek performans gösteren hibrit çeşitlerin tohumlarını ekmek istemektedirler. Her yıl yenilenmesi gereken bu tür tohumlukta, üreticinin tercihlerine şaşmamak gerek.

Türkiye’nin tohum ihracatına bakıldığında hiç de gurur duyamayacağımız bir tablo ile karşılaşılır. 2015 yılı verilerine göre, 102 milyon US$’lık ihracatımızın %77si, uluslararası firmaların melez mısır ve melez ayçiçeği tohumluğuna aittir. Bu durumda da Türk bitki ıslahçısının fikir ve emeğine dayalı sınırlı bir ihracattan söz edebiliriz.

Diğer taraftan ülkemizin tarımsal ürün ihracatçı ülkeler arasında ilk 10′ a da girerken, tohum ihracat eden ülkeler sıralamasında 20. sırada olması düşündürücüdür. Bunun ana nedeni, “çeşit geliştirme” konusunda Türkiye’de bir seri dar boğazın varlığıdır. Özel sektörümüz tohumculuğa ancak 1980’lerde el atmıştır. Gen materyali ve yetişmiş eleman temini kısıtları ile uluslararası rekabet gücüne ulaşması uzun zaman alacaktır. O nedenle, uluslararası örneklerinde[1] olduğu gibi, üniversite-kamu-özel sektörü bir çatı altında toplayan bir tohumculuk sistemine geçiş kaçınılmaz görünmektedir.

Günümüzde tohumculuk paydaşlarının, özellikle AR-GE amaçlı çabalarını izledikçe umutlanıyoruz. Fakat endişemiz “Ağaca bakarken ormanın kaybolmasıdır”. Çünkü yüzlerce tür bitkinin birçok farklı kullanım ortamı için yeni çeşitlerinin geliştirilme çabaları, birkaç yıllık projelerle sürdürülemez. O nedenle binlerce insan kaynağı ile Üniversiteleri, Tarım Bakanlığını ve Özel Sektörü (hatta TÜBİTAK’ı da) bir çatı altında toplayacak idari bir yapı oluşturulmalıdır. Tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak Brezilya, Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplayarak tarımsal mucizesini bu şekilde gerçekleştiriştir. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır. 2013 yılı itibarı ile EMBRAPA 56 ülkenin 89 kuruluşu ile ikili anlaşma imzalamıştır.

Yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, Almanya insan kaynak sorununu farklı bir sistemle çözmektedir: Üniversiteler orada Eğitim ve Araştırma Bakanlığına  bağlıdır.  Bu bakanlık bünyesinde kurduğu GABI[2] (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde PLANT 2030 makro projesi ile “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadır. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından  gelmektedir.  Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir.

Türk tohumculuğunu ithalatçı olmaktan kurtarmak için yeni çeşit-yeni genotip geliştirme sorununu çözmek zorundayız. Şimdiki durumda, özel sektörün kısıtlı altyapı, yetişmiş eleman ve sermaye ile bu sorunun üstesinden gelmesini bekleyemeyiz. Tarım Bakanlığı ARGE olanaklarının tohum ithalatını azaltmasında sınırlı potansiyeli bilinmektedir. Hâlbuki Üniversitelerde binlerce uzman, genotip geliştirmeye yönlendirilmemişlerdir ve “raflık” araştırmalarla adeta kaynakları israf etmektedirler. İşte söz konusu bu birimleri bir çatı altında toplayarak, tohum ithalatımızı azaltacak girişimlerin geç kalmadan ele alınması kaçınılmazdır. Bu da, başta TBMM tarım komisyonu olmak üzere tüm tohumculuk kurum, kuruluş ve paydaşlarının harekete geçmesi ile olasıdır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-tohumculuk-nasil-destekleniyor-/Blog/?BlogNo=413899

[2] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

 

%d blogcu bunu beğendi: