Türkiye ve Komşularında Tohumculuk

Tarımın önemi, gıda krizine yol açan iklim değişimi ve salgın hastalık dönemlerinde daha da öne çıkar.  Doğal olarak tarım ürünlerinde kendine yeterlilik akla gelir. Konunun içindekiler ise şu soruya cevap arar: “Üretimimizi yapacak tohuma sahip miyiz?” Gerçekten ülkemiz tohumda kendine yeterli midir? Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu alanda da aşırı bir bilgi kirliliği var.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: buc49fc387el1960-2010verimleri.png

Bitkisel üretimin temeli olan tohumun, katma değeri yüksek bu ürün olarak ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak, ihracat potansiyeline kadar birçok konu planlama, projelendirilme ve stratejilerinin belirlenmesini gerektirmektedir.

2017 verilerine göre dünya ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) tohum pazarı 62 milyar dolar civarındadır. Bu meblağın üçte biri iç, üçte biri dış ticarete yöneliktir. Ticaretteki tohumun %42si transgenik yani GDO tohumdur. Türkiye dünya tohum pazarında takribi 800 milyon dolarlık ciroyla 11. sıradadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemekle birlikte ithalatçılar sıralamasında yine 11. sıradadır. Türkiye’nin tohum ticareti, 2019 yılı verilerine göre 168 milyon dolarlık ihracatına karşın, 184 milyon dolarlık ithalat şeklindedir.

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Bunun başlangıcı bitki ıslahı ile uğraşan kamu, özel sektör ve üniversitelerde ıslah edilip, tescil edilen çeşit-genetik hatlardır. Değişen çevre ve hastalık-zararlı ortamı için her ülke çiftçisine yeni çeşitler sağlamalıdır. Bu çeşitler melezleme, mutasyon, hibrit çeşit geliştirme gibi yöntemlerle ıslah edilir. Çeşidin önemini şu iki olay daha iyi yansıtacaktır.

Çeşit ıslahı uzun yıllar gerektirmektedir. Fakat sonuçları ekonomileri ayakta tutmak ve dünyada açlığın önüne geçmek için tek seçenektir. Grafikten de anlaşılacağı gibi bitki ıslahı ile 1960-2010 yıları arasında dünya buğday verimi 100 kg/da dan 300 kg/da a; çeltik verimi de 170 kg/da dan 450 kg/da a çıkmıştır.   

Kuruluşları 19.yüzyıllara dayanan batı bitki ıslah firmaları, tohumculukta hep ön saftadırlar. 1980’li yıllarda tohumculuğun özelleşmesi ile başlayan Türk özel sektör tohum firmaları oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Buna karşın Tarım ve Orman Bakanlığının (TOB) araştırma enstitüleri yeni çeşit geliştirme konusunda oldukça başarılıdır. Günümüzde mevcut tescilli tarla bitkileri çeşitlerinden %25’i, meyve çeşitlerinde %49’u ve sebze çeşitlerinde de %4’ü bu kuruluşlara aittir. Bir enstitü dünyada ilk defa 3 adet çekirdeksiz limon çeşidi geliştirmiştir. Tarımsal Araştırma Enstütülerinin ıslah ettikleri yerli çeşitlerden: Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a (4) buğday; Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye (4) pamuk; Romanya, Rusya ve Fransa’ya ayçiçeği; Suriye, Bulgaristan, Romanya, G. Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya (3) nohut; Bulgaristan (4), Makedonya (3), İspanya (2), Ukrayna (3), Rusya’ya (2) çeltik çeşidi satılmıştır (parantez içleri satılan çeşit sayısını göstermektedir).

Burada “çeşit” ve “tohum” satışının farkını açıklamakta yarar var. Çeşit satışında ıslahçı hakları-royalite  söz konusudur. Yani satılan çeşitte, çiftçinin ekip ürettiği üründen belirli bir oran ıslahçısına, yani ülkemize döner. Eğer bu gelişmeler sürdürülebilirse, yurt dışı pazarlar, daha yüksek bir çeşit ihraç potansiyelinden söz edebiliriz. Çünkü 11 Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkelerinden hiçbiri tarımsal araştırma yatırımlarını Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir. Aynı durum Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO, Afganistan, Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan) ülkelerinin bir çoğu için de geçerli. Yani yeni Türk tarım ürünlerine ait çeşitler için potansiyel ihracat noktalarıdır. Bu ülkelerde tohumculuğun gelişmesini engelleyen ana sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı hakları sorununun çözümlenememiş olmasıdır. O nedenle de komşularımız ÖZEL SEKTÖRÜ ARGEye yeterince yatırım yapamamıştır. İşte komşularımızın bu durumunu tohumcularımız fırsata dönüştürebilir.

Türkiye 2019 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülkedir. Yukarıda örnekleri verilen “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan Türkiye, geliştirilecek stratejilerle, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim.

Tohumculuğumuz acil yeni stratejiler gerektiriyor

  • Tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;  
  • İşte bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah tekniklerinin ülke tohumculuğuna kazandırılma zamanı gelmiştir;
  • işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir çatı kuruma gereksinim büyüyor. Yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemektedir. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için!

Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı oluşturulması için başlangıç noktası olabilir.

Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[2]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[3].  Bu durumda, potansiyel baklagiller ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın?

Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[3] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Üniversiteler Tarımın Neresinde

Koronavirüsün etkilerinin tartışıldığı ortamlarda hemen “yarın ne yiyeceğiz?” konusu akla geliyor. Tarımın insansız gerçekleşmeyeceği görüşünden hareketle, tarlada çalışan işçiden, nakliyeci, toptancı, pazarcı zincirindeki hiçbir halkanın çökmesi düşünülemez. Peki yaşam için sürekli öne çıkan tarım için, kimler elini taşın altına koyuyor? Üniversitelerimiz bu konuda ne yapıyor?

Önceki YÖK başkanlarından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, “Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum”[1] demiştir.

Üniversiteler, her ülkede toplum yararına yapılması gerekli bilimsel atılımlarında ilk akla gelen birimlerdir. Gerçekten de teknolojik yeniliklerin ilk olarak üniversiteler kanalıyla ülkelere girdiği yadsınamaz. Tabii ki üniversitelerin önceliği eğitimdir. Araştırma, teknolojik atılımlar, inovasyon denilince de ilk aklımıza gelen yine üniversiteler oluyor.

Tarımın birçok alt alan vardır. Yukarıda dile getirilen konudan hareketle üniversitelerimizin tarımın temel taşı olan tohumculukla ilgili neler yaptığını irdelemeğe çalışalım. Tohumculuk yeni çeşitler geliştirmekle yola koyulur. Yeni çeşitler ise yeni genlerin-genotiplerin saptanması ile başlar. Yeni çeşitler bize hastalıklara, zararlılara dayanıklı, proteini yüksek, kısa-uzun vejetasyonlu gibi karakterle karşımıza çıkar. 10-15 yıllık bir ıslah süreci, son gelişmelerle dört yıla inmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792). CRISPR[2] gibi bu yeni ıslah tekniklerinin ülkemize üniversitelerle girmesini bekliyoruz.       

Ülkemizde de tescil edilen yeni çeşitler, ıslahçısının fikri mülkiyet hakkının (ıslahçı hakkı) devamlılığını sağlayan bir yasal düzenlemeye tabidir. O nedenle o çeşitlerin koruma altına alınmasını sağlayan bir prosedür oluşturulmuştur. 2019 yılı işlemleri ile ilgili olarak, TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü Bitki Islahçı Hakları Raporu – 2019[3] ve Bitki Çeşit Bülteni[4]’ni yayınladı. Bu bülten çerçevesinde, 2020 yılında tarla, sebze, meyve ve süs bitkileri ile ilgili yeni çeşitler listesindeki bazı çarpıcı noktalara bir göz atalım:

-2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 2214 olup, bunlardan 1422 çeşit koruma altına alınmıştır;

-Koruma altına alınan çeşitlerin %56’sı yabancı, %44’ü yerlidir;

-Bu çeşitlerden en fazla başvuru 683 tarla bitkisi, 424 meyve, 232 sebze ve 95 süs bitkisidir;  

-Koruma altına alınan çeşitlerden 324’ü Hollanda, 208’i ABD, 171’i İspanya, 158’i Fransa, 72’i Almanya, 64’ü İtalya, 28’ü Avustralya ve 20’i de İsrail firma, üniversite veya kamu kuruluşuna aittir (Grafik);

-Korumaya alınan 1422 çeşidin 29’u üniversitelerce tescil edilmişlerdir. Ancak bunlardan 18’i yabancı, 11’i üç Türk üniversitelerine aittir;

-Çukurova Üniversitesi üç şeftali, bir buğday; Namık Kemal Üniversitesi üç buğday ve Dicle Üniversitesi bir arpa, bir çemen ve bir buğday çeşidini koruma altına aldırmış ve bazı çeşitler Tohumcu firmalar tarafından satın alınmıştır.   

Bu durumda üniversitelerimizin Türk tohumculuğuna, Türk tarımına katkısı yüzde bire ulaşamamaktadır diyebiliriz!

14 çilek çeşidine koruma alan Regents Üniversitesine (Kaliforniya), gelecekte çilek üreticilerimizden, dolayısıyla tüketicilerimizden yıllarca, ne kadar ıslahçı hakkı transfer edeceğini hiç konu etmeyelim!  

Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden devreye girmemiş yahut sokulmamış? Batıda ziraat fakültelerinde yapılan tezlerin %80’i tarımsal endüstri ile ilgili iken neden bizde bu rakam %20 dir?

Türkiye, komşularına kıyasla bitki ıslahı ve tohumculukta daha öne çıkmaktadır. Bunda tohumculukla ilgili yasaların, özellikle ıslahçı hakları ile yönetmeliklerin uygulanmaya başlamış olmasının büyük rolü vardır. Islahçı hakkı konusunda ziraat fakülteleri mensuplarının detaylı bilgilendirilmesinde yarar vardır. Onların, herhangi bir kültür bitkisinde erkencilik, bir hastalığa dayanıklılık gibi tek karakter-tek genli bulgularının dahi tescil ve dolayısıyla koruma hakkının olabileceği konusunda aydınlatılmalarında fayda vardır. Kazanılan ıslahçı hakkı ile tohum satışlarından elde edilecek geliri biraz açalım: Satılan tohumdan değil, o tohumdan elde edilen total üründen belirli bir yüzde! 

Türk ıslahçılarının geliştirerek ihraç ettikleri çeşitlerden birkaç örnek:    

-Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a dört buğday çeşidi;

-Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye dört pamuk çeşidi;

-Romanya, Rusya ve Fransa’ya bir ayçiçeği çeşidi;

-Suriye, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya üç nohut çeşidi;

-Makedonya’ya, İkisi İspanya’ya, üçü Ukrayna ve Makedonya’ya ve ikisi Rusya’ya üç çeltik çeşidi.

Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını belirlerken[5]:

“Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))”;

“İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” saptamalarını yapmışlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURULU” nun oluşturulması, Türk tohumculuğu için büyük bir aşama olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetini şu linkte bulabilirsiniz: http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152.


[1] https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/10/01/yok.baskanindan.ilginc.domates.teorisi/591522.0/index.html

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/2019_bih_rapor.pdf

[4]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/bitki%20%C3%A7e%C5%9Fit%20b%C3%BCltenleri/bulten2019.04.pdf

[5] https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

Küresel Isınma Tarımda Acil Yenilikler Gerektiriyor

Küresel ısınmanın önemi artık her kesimce kabullenilmişe benziyor. Birçok ülke bu doğrultuda yeni çarpıcı kararlar aldılar.  Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri dünyada ilk olarak Gıda Güvenirliği Bakanlığını kurdu. Suudi Arabistan’ın, iklim değişikliğinden daha az etkilenmesi için, buğday tarımına son vermiştir[1]. Son tahminlere göre 2050 yılına kadar ortalama sıcaklık 1,3 C0, 2100 yılına kadar 1,2 – 3,7 C0 arsında artış göstereceği beklenmektedir.

Sıcaklığın artışı yanında kuraklar tarımı alabildiğine olumsuz etkilemektedir. Örneğin kurakta, bitki tam gelişemiyor, erken oluma zorlanan bitki, tam dane dolumunu gerçekleştiremeyebiliyor. Tabiiki olay bununla bitmiyor. Değişen iklim hastalık ve zararlı etmenlerinin de yaşamsal değişimine neden oluyor. 1960 yılından beri zararlıların her yıl 2,7 kilometre kuzeye göç ettikleri biliniyor[2]. Hastalık etmenleri ve zararlıların yaşam süreleri uzayabiliyor, hatta üreme hızları artabiliyor, yeni genotipler oluşturabiliyorlar. İşte bu dünya tarımı için bir felaket habercisi. Çünkü söz konusu yeni hastalıklar ve zararlılar için mücadele ilaçlarının henüz piyasaya çıkarılmamış olması.

Tarımın bu tehditlere karşı muhakkak yeni stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz. Ekim, sulama, gübreleme teknikleri gibi agronomik seçeneklerin yanında, en etkili çar hastalık ve zararlılardan en az zarar görecek yeni bitki genotiplerinin – çeşitlerin ıslahıdır.

Fakat hastalık ve zararlıların gelişim ve davranışları o kadar çabuk değişmektedir ki, bitki ıslahı ile onlara dayanıklı genotiplerin geliştirilmesi genelde garantilenemez. Çünkü klasik ıslahta, türe bağlı olarak dayanıklı bir çeşidin ıslahı için on ile otuz yıl arasında bir zaman gerekmektedir. Klasik ıslahta, çok şey şansa bağlıdır ve başarı için çok zaman gerekir. Bugün bazı virüs ve mantari hastalıklara dayanıklı çeşitlerin henüz geliştirilememiş olmasının nedeni, klasik ıslahın yetersizliğidir.

İşte burada moleküler ıslah devreye girmektedir. Gen veya genom düzenleme diye bilinen CRISPR/Cas gibi yöntemler[3], daha hızlı ve etkin olarak dayanıklı genotiplerin geliştirilmesinde girmektedirler. Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İlginçtir, YİT le yeni çeşitler tescil edilmeye başlamış ve ilk olarak bir SOYA çeşidi 2019 yılında tescil edilmiştir. Aynı yılda bitki ıslahında bir ilk gerçekleşmiş ve dört yıllık bir sürede[4] yeni NOHUT çeşidi tescil edilmiştir.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, hiç de diğer biyoteknolojik tekniğindeki gibi, örneğin GDO, bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlar gerektirmemesi! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.  

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenirliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanlarından birkaç görüş[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor: “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[7].

Türk moleküler genetikçileri, bitki ıslahçıları ve tüm yaşam bilimci akademisyenlerin konuya ilgi göstermeleri beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873 

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2759.klimawandel-pflanzen-genome-editing.html

[3] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[4] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[5] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

Tohumculuğumuzun Ana Sorununa Nihayet El Atılıyor

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

İlginçtir, yıllardır Tohum ithalatına dur diyebiliriz”,  “Dünyada tohumculuk nasıl destekleniyor”,”Küresel ısınma yeni çeşitler, onlar da yeni stratejiler gerektiriyor”, “Dünyada yeni ıslah teknikleri meyvelerini vermeğe başladı”, “Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor”, “Türk tohumculuğu yeni stratejiler bekliyor”, “Tarımda Yeni Islah Teknikleri”, “Gen düzenleme ile ilk bitki: soya”,  “çeşit geliştirme dört yıla indi” gibi, gerek yurt içi ve gerekse yurtdışında yayınlanan yazılarımla, Türk tohumculuğu için kurumsal bir alt yapının oluşturulmasının gereğini dile getirmiştim.

Gerçekten de tohumculuğumuz, sihirli bir el bekliyor!

  • Günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığınca tescil edilen tarla bitkileri, toplam tescilli çeşitlerin ancak % 25’ini oluşturmakta. Bu oran meyvelerde % 49, sebzede % 4 dür;
  • Tahıl gurubunda kullanılan tohumlarımızın %35’i yurtdışı kaynaklıdır ve bunlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir;
  •  2018 yılı verilerine göre tohum ithalatımız 240 milyon dolar olurken, ihracatımız 152 milyon dolarda kalmıştır. Bazı çevreler fidan-süs bitkileri ihracat miktarlarını da bunun üstüne koyarak, tohum ihracatını, ithalatı aştığı vurgusu yaparken, Türk tohumculuğuna zarar verdiklerinin farkında bile değiller. Kaldı ki 152 milyon dolar ihracat kaleminin neredeyse yarısı yurtdışı firmaların hibrit mısır ve ayçiçeği tohum üretimlerini (fason) ülkemizde yapmalarından kaynaklanmaktadır;
  • Değişen tüketici tercihleri (Grafik), gittikçe etkisini artıran iklim değişimleri[1], tohumculukta hemen hemen her tür için yeni genotiplere-çeşitlerin geliştirilmesini, çiftçiye sunulmasını gerektirmektedir.

Ülke tohumculuğu köklü değişimlere, yeni stratejilere gereksinim duymaktadır. Çünkü:

  • Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta insan) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden % 0,8 i üç üniversiteye aittir[2];
  • Birçok tohum firması tescil ettirdikleri – koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  • Bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah teknikleri ile ilgili olarak tohumculukla ilgili birimlerimizde hızlı bir farkındalık yaratmak kaçınılmaz[3];
  • Tüm bu bağlamda kamu-üniversite-özel sektör işbirliği ile oluşabilecek tarımsal araştırma çatı örgütünün oluşturulması kaçınılmaz görünüyor;
  • Dünyada tarımsal araştırmalar çok disiplinli olarak yürütülmektedir. Bitki ıslah zincirine moleküler ıslah laboratuvarlarının devreye sokulmasın gerektirmektedir;
  • Maalesef tohumculuk firmaları çoğunlukla oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gereksinimi gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte.  

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[4] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Ülkemiz çok uygun ekolojisine ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[5]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[6].  Bu durumda, potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın? Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-arge-sorunu-cozuluyor/Blog/?BlogNo=614123 portalında “Tarımda ARGE Sorunu Çözülüyor” başlığı ile özetlenmiştir.


[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/29/countering-the-impact-of-climate-change-through-new-breeding-techniques/

[2] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[5] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[6] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Yeni Bitki Çeşitlerimiz Pek De Milli Olamayacak

Tohum, tarımın ana girdilerinden biri olarak hep gözetilmiş, kollanmış ve desteklenmiştir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında başlayan yasal düzenlemeler sürekli güncellenmiş fakat gelişmiş ülkelerde bu konuda izlenen stratejilere pek göz atılmamıştır. AB’de de tohumculuk, genelde üretici kooperatifler  ve özel firmalarla sürdürülmektedir. Yeni çeşitlerin-genotiplerin geliştirilmesini ise üniversiteler, araştırma kuruluşları ve genotip geliştirme şirketleri üslenmiştir. Türkiye’de ise kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve son zamanlarda araştırma yetkisine sahip özel tohumculuk kuruluşları kendi yeni genotiplerini geliştirmektedirler. Yani genotip-çeşit geliştirip tohumcu firmalara sunan herhangi bir kamu veya özel sektör kuruluşumuz henüz yoktur. Kısa vadeli bazı projelerle kamu ıslahçı kuruluşlarının özel sektörü gen materyali ile desteklediği olmuştur.  

Ülkemizde yeni tescil edilen çeşitler ıslahçı haklarının zarar görmemesi için koruma altına alınmaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılına ait “KORUMA ALTINDAKİ ÇEŞİTLER ve ÜRETİM SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİLER LİSTESİNDE[1]” yer alan tescilli çeşitlerden ve aynı bakanlığın bu konuda hazırladığı “BİTKİ ISLAHÇI HAKLARI RAPORUNDAN[2]”  yola çıkarak tohumculuğumuzla ilgi bazı konulara bir göz atalım. Önce, hibrit çeşit olarak bilinen, yani korunmaya gereksinim duyulmayan (F1, açılma gösteren ve tekrar ekildiğinde daha düşük verim veren) tescilli çeşitlerin, korunma gereksinimi olmadığından bu listelerde yer almadığını hatırlatalım.  

  • 2018 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 1997 olup, bunlarda 1067 çeşit koruma altına alınmıştır;
  • Bu çeşitler arı otu, şakayık, malus anacı, mavi yemiş, zambak gibi pek öne çıkmayan bitkilerle birlikte 95 türe aittir;
  • Bu çeşit sahiplerinin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur;
  • Yabancı uyruklu başvuru sahipleri toplamda 103 olup, bunlar özel firmaların yanında, temsilen hukuk veya patent ofisi yanında avukatlardan oluşmaktadır;
  • Bu çeşitlerden yalnız 9’u, yani 1067 çeşidin % 0,8 i üç üniversiteye aittir.

Bu durumda doğal olarak söylenecek çok şey ortaya çıkmaktadır:

  • Burada, uluslararası firmaların, güvenle çeşitlerini ülkemizde pazarlayabildiklerini görüyoruz. Böylece tarımsal ürünlerimizin, ihraç potansiyelini artmıştır. Çünkü yabancı bir XX çeşidine alışmış Alman’a bu çeşidi sunamazsan, tabiiki o türü ihraç da edemezsin. Bu da Türk firmalarına rekabet gücü kazandırılması açısından önemlidir;
  • Diğer taraftan %58’i yabancılara ait olan çeşitler, ülkemizde ıslah edilmez miydi?  İşte öne çıkarılması gereken ana konu budur
  • Peki, 1067 çeşitten yalnız 9’unun, yani %0,8’inin Türk üniversitelerince geliştirilmiş olmasına ne demeli! Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden suskun?  Ha bu arada listedeki yabancılara ait olan zeytin çeşidi İspanya’nın Cordoba üniversitesine ait!

Şimdi Türk tohumculuğunun en can alıcı halkası olan “yeni çeşit–genotip geliştirme” konusunu Almanya’nın nasıl çözdüğüne bir göz atalım: Orada üniversiteler YÖK biçimi bir kuruluşa değil de Eğitim ve Araştırma Bakanlığına bağlıdır. .Bu bakanlık aynı zamanda ARAŞTIRMALARI da kucakladığından bünyesinde kurduğu GABI (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde “PLANT 2030” makro projesiyle “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadırlar. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından gelmektedir. Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir[3][4].

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler[5][6]. İşte biz de klasik melezleme tekniklerinde gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile zenginleştirmek zorundayız. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Belki yerli çeşit geliştirme konusunda TARIMDA MİLLİ BİRLİK PROJESİ içinde MİLLİ ÇEŞİT GELİŞTİRME ALT PROJESİ sorunu çözebilir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[7] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi” oluşturulmasının yerinde olacağı önerilebilir.

Nazimi Açıkgöz



[1] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Korunan_CesitList.pdf

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Bih_Rapor_2018.pdf

[3] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[7] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Brezilya’da Tarımın Yükseliş Sırrı ARGE

2017 yılı verilerine göre, 217 milyar dolar ihracatına karşın, 153 milyar dolarlık ithalatla Brezilya dünyanın 8. büyük ekonomisi olarak, fertlerine yıllık 15,6 bin dolar yıllık gelir sağlamaktadır. Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte oluşturdukları BRIC ülkeler topluluğu ile gelişmekte olan ülke görünümünden sıyrılmayı başarmışlardır[1]. Gerçekten de son yıllarda yakaladıkları yüksek kalkınma hızları ile bu ülkeler, G7’den G20’ye dönüşümle, dünya yönetiminde de yerlerini almışlardır.  Fakat bunların arasında Brezilya, özellikle tarımda gösterdiği yüksek performansla dikkatleri çekmektedir. Küresel tarımsal ürün ihracatçı ülkeler sıralamasında Brezilya 2000 yılında %3 payla 5. sırada iken, 2016 yılında %6 payla 3.lüğe yükselmiştir[2]:

  • İhracatının %46’sı tarımsal üründen oluşmaktadır[3]; dünya tarımsal ürün ihracatının %7’si bu ülkeye aittir;
  • 2018 yılındaki 65 milyon ton soya üretimini 2041 yılında 142 milyon tona, mısır üretimini 34 milyon tondan 55 milyon tona ve şeker üretimini de 28 milyon tondan 57 milyon tona çıkarmayı hedeflemektedir[4];
  • Birçok tarımsal ürün ihracatını yıldan yıla artırarak, bu konuda dünyadaki sıralamada öne çıkmaktadır (Grafik);
  • Birçok Dünya tarımsal ürün üretim ve ihracatında ilk sıralarda yer almaktadır;
  • Ve tarımsal destekler OECD ülkelerinde %26, ABD’de %12 ve AB’de %29 iken, Brezilya sadece % 6 destekle adeta bir mucizeye imza atmıştır.

Peki, bu ülke nasıl oluyor da tarımda böylesine öne çıkabiliyor? Bu konu, çarpıcılığı nedeniyle çok ele alındı. Uzmanlarının birleştiği nokta: Yenilikçilik ve araştırma.

Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımlar, ülkenin her ekolojisinin durum saptanmasını takiben, o ekoloji için “ısmarlama elbise” örneği yeni çeşitlerin ıslahı ile yola çıkıldı ve:
  • Uzak doğunun (ılımal) soyası tropik Brezilya’ya adapte edilerek soya pazarında dünya liderleri arasına girildi; 
  • Afrika’nın yem bitkisi “SAKALLI DARI”[5] (Brachiaria brizantha – Panicum brizantha) genetik materyali, hem klasik ıslahla öyle yüksek verimlere ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım, 20 aya düşürüldü;
  • Hindistan’ın “ZEBU” ırkından geliştirilen “NELORE” sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi olundu. Son yıllarda gen düzenleme yöntemi ile Nelore etinden daha kaliteli olan ANGUS ırkını Brezilya’ya kazandırmak için kolları sıvadılar.

Diğer ülkelerden yeni hayvan ve bitki ırk ve çeşitlerini ülkeye adapte edip, onların gen materyalinden yararlanarak, daha da yüksek performanslı yeni ırklar-çeşitler geliştirilmiştir. Peki, bu nasıl gerçekleştiriliyor? Karşımıza, diğer ülkelerin genetik kaynaklarının akıllıca kullanarak, Brezilya’yı tarımsal ürün pazarında liderler arasına sokan bir birim,  EMBRAPA  (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu) çıkıyor.

Tarım, Brezilya için sermaye birikiminden, iş sahası yaratmaya, temel ekonomik kaynak olmuştur. Fakat işçiliğe dayalı bu sistemde teknolojinin eksikliği hep yaşanmıştır. 1940’lara kadar Brezilya tarımsal ürün ithal eden bir ülke idi. İkinci dünya savaşı sonrası, korumacı politikalarla canlanan endüstri, kentleşme ve nüfus artışını beraberinde getirmiştir. İşte demokrasiye de nokta koyduran gıda krizi karşısında, tarımsal üretimin artırılma zorunluğu doğmuştur.

EMBRAPA tarımın geliştirilmesi için, araştırmaları yeni bilgi ve teknolojilerle cesaretlendirmek, teşvik, koordine etmek ve uygulamak amacıyla 1973 tarihinde kuruldu. Misyonu, gıda sıkıntısı arifesindeki Brezilya’nın tarımsal üretimini artırmaktı. Tarım Bakanlığı bünyesinde, fakat idari ve mali açıdan otonom olan bu kuruluş, daha ilk yıllarında “International Bank for Reconstruction and Development” ve “The Inter-American Development Bank” gibi finans kaynaklarından kredi sağlayabildi. Diğer taraftan “Inter-American Institute for Cooperation on Agriculture”, USAID ve FAO gibi uluslararası kuruluşlardan destek almaya başladı.

Halen, EMBRAPA, Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini (SNPA) de içine almaktadır. SNPA ise üniversiteleri, ulusal araştırma enstitüleri ve tarımsal araştırma faaliyetleriyle ilgili diğer kamu ve özel kuruluşlarını çatısı altında toplamaktadır.  

EMBRAPA’nın Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken yalnız “çeşit geliştirme” ile kalmayacağı bir gerçek. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yarattı ki, bir yılda “soya + soya” veya “buğday + soya” ekimi ile aynı araziden yılda iki ürün uygulamaları başlatıldı. 

Brezilya 30 milyon hektarlık GDO’lu ürün üretim alanıyla ABD’nin ardından ikinci sırada yer almaktadır. 190 milyon hektarlık dünya transgenik ürün ekim alanının %19’u bu ülkededir. Ürettiği soyanın %93’ü, mısırın %83 ve pamuğun %67’i transgeniktir.

Tarımsal araştırmalara dayalı performanslarla, adeta ülke ekonomisine yön veren bu ülkenin, konu ile ilgili stratejilerinden yararlanılamaz mı? Tüm tarımsal araştırma kuruluşlarını bir çatı altında toplayarak, acil konulara yön vermeğe, bazı kurumları göreve çağırmaya müthiş gereksinimimiz var. Üniversitelerimizi acil olarak yeni genitörler bulmak için motive etmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, tohum ihracatımız, hiç te ithalatımızın %60-70’ini karşılamıyor. İhracatın çoğu uluslararası firmaların tohum çoğaltma materyali. Kısacası Türkiye’nin tohumculuk konusunda, Brezilya’nın EMBRAPA veya SNPA (Ulusal Tarımsal Araştırma Sistemini) benzeri bir kuruma gereksinimi var.

Etiketler: Brezilya tarımı, Bric, Emprapa, royalite, tohumculuk, soya, transgenik, gen düzenleme, tarımda arge


[1] http://blog.milliyet.com.tr/nasil-oluyor-da-bric-ulkeleri-2050-lerin-ekonomisinde-liderlige-

[2] http://www.fao.org/3/I9542EN/i9542en.pdf

[3] https://www.agroberichtenbuitenland.nl/actueel/nieuws/2017/06/12/agribusiness-46-of-brazil%E2%80%99s-exports-in-2016

[4] Brazil at 2040:Customer and Competitor CNAS Report 2018-2 October 2018 (http://cnas.tamu.edu)

[5] Bu bitki Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi araştırmalarında yer almaktadır.

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor

OECD Türkiye ile ilgili olarak 2016 yılında yayınladığı bir raporda[1] genel ve tarım ekonomimizle ilgili olarak çok önemli şu saptamada bulunmuştur: “Türk tarım sektöründeki verimlilik artışı, günümüzde daha iyi teknolojiler, bitki çeşit geliştirme ve haarge-oranlariyvan ıslahıyla desteklenmektedir. Bununla birlikte, 2000’li yılların sonundan bu yana gelişmeler yavaşlamış tarım ile diğer ekonomik sektörler arasındaki verimlilik farkı büyümüştür. Söz konusu farkın kapanması için Türkiye, tarımdaki küçük ve endüstriyel işletmeler arasındaki, önemli teknolojik ve insan kaynak farklılıklarını kapatmalıdır. Ayrıca bölgesel kalkınmada da eşitlik sağlanmalıdır. Hem tarımda hem de ekonomide emek, eğitim, sosyal güvenlik sistemleri ve toprak reformu konularında, geniş politik eylemlerle desteklenen, yapısal uyum sağlanmalıdır. Ulusal yenilik sistemlerini artırmak için önemli çaba gösterilmiş olmasına rağmen,  kalite ve sonuçlarıyla araştırma ve geliştirme (ARGE)  açığı kapatılmayı beklemektedir”.

Bu yazının konusu son cümle olacaktır. Bu amaçla dünyada ve ülkemizde tarımsal ARGE konusuna bir göz atalım: IFPRI (Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü) 2016 yılında “Tarımsal Bilim ve Teknoloji Göstergeleri” ile ilgili birimi kanalıyla birçok rapor yayınladı[2],[3]. Bu raporlarda, tarımsal ARGE göstergelerinin nasıl bulunacağından, nasıl değerlendirileceğine yer verilirken, her ülke için ilgili tüm parametrelerin izlenebileceği ara raporlara da ulaşılabilmektedir (Örneğin Türkiye: http://www.asti.cgiar.org/ pdf/factsheets/Turkey-Factsheet.pdf).

Türkiye’de genelde ARGE, 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunla yönlendirilmektedir. Bu çerçevede sektör olarak TARIM; Kosgeb, TTGV, TUBİTAK ve  Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı gibi ARGE destekleyici kuruluşların araştırma bütçesinden yeterince yararlanamamaktadır. Çünkü ilgili yasa gereğince, söz konusu araştırma desteği,  firmanın, en az 50 tam zamanlı araştırıcı çalıştırması halinde sağlanabilmektedir. 2016 ağustosunda yayınlanan 6728 sayılı yasa ile önce 30, sonra 15 olarak kabul edilen firmaların asgari araştırıcı sayısı dahi, tarım sektörü için uygun değildir. Tarımda tohumculuk dışında ARGE sınırlıdır. Daha yeni yeni oluşumlarını tamamlamakta olan Tohumculuk firmalarımızdan kaçı 15 ARGE elemanı çalıştırmaktadır? O nedenle, 12,5 milyarlık ülke ARGE pastasından, tarımın da yararlanması için, özelikle TOHUMCULUK çatı örgütlerinin, kurulum aşamasındaki “Bilim Teknoloji ve Sanayi İcra Kurulu” ile çok sıkı irtibata geçmesi gerekmektedir. Çünkü bu kurul TÜBİTAK da dâhil tüm kamu ARGE desteklerinden sorumlu tek birimdir ve küçük tohumculuk firmalarımız, kamu desteği almadan kendilerinde bekleneni veremezler.

Gerek IFPRI ve gerekse OECD’nin raporlarında, ülkelerin araştırmaya yaptıkları yatırımların değerlenme kriteri olarak, araştırma yatırımlarının, o sektöre ait milli gelire oranı alınmaktadır.  Tarımda araştırma harcamalarının, tarımsal milli gelire oranları yukarıdaki grafikte sıralanmıştır. Botsvana’nın bile, gelişmekte olan ülkelerin çok arkalarında bulunmasına rağmen, %4’ler oranında tarımsal araştırmaya bütçe ayırması ilginçtir. Yine gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Brezilya’nın, tarımdaki mucizesini, herhalde %2’lik araştırma harcaması ile geçekleştirmiş olsa gerek (Açıkgöz 2012). Türkiye 2012 yılı verilerine göre %0,52’lik tarımsal araştırma harcaması ile yetinmektedir. Türkiye’nin genel ARGE/(YllıkMiliGelir) oranı %0,92’lerdedir.

Raporlardan, Türkiye’deki tarımsal araştırma harcamalarının %72’sinin personel giderlerinin oluşturduğu, harcanan meblağın %92’sinin kamu bütçesinden olduğu, araştırmaların %58’inin Tarım Bakanlığı ve %40’ının da Üniversitelerce yapıldığı anlaşılmaktadır. Yine aynı raporda, araştırıcıların 1250’sinin doktoralı, 1170’sinin y. lisanslı ve 584’ünün de üniversite mezunu olarak verilmiştir. Tarımsal araştırmalarda %54’lük ağırlıklı pay bitkilere verilmiştir. Hayvancılık %22 ve balıkçılık ise %6 pay almaktadırlar. Bitkisel araştırmaların genel içindeki payları şu şekildedir: Meyvecilik:% 26; Buğday: %11; Sebzeler: %9; Mısır: % 7; Zeytin: %6 ve yağlı bitkiler: %6.

Tarım Bakanlığı uhdesine bulunan araştırma kuruluşlarında kariyer yapma gibi bir şansları bulunmayan vizyoner araştırıcıların, yeni açılan üniversitelere ve özel sektöre geçmesinin, bakanlığın daha etkin araştırma yapması açısından bir olumsuzluk olarak kabul edilmektedir.

Tarımsal ARGE payı için öngörülen %3’lere ulaşacağı 2023’lerde, Türk tarımsal araştırmacılarının karnesi “İYİ” olabilecek mi?  Ülkesel bazda üniversite, kamu ve özel sektör araştırma potansiyelini bir çatı altında toplayıp, koordineli bir planla araştırıcılarımıza gerekli gen materyalini sağlayacak sistemi kurulmazsa bu zor. Binlerce potansiyel araştırmaya sahip üniversiteleri, özellikle alarm veren tohumculukta devreye sokmazsak, tohumculukta ithalat-ihracat makasını kapatmamız olanaksız görülüyor.

Nazimi Açıkgöz

[1] Innovation, Agricultural Productivity and Sustainability in Turkey (2016) (http://www.oecd.org/innovation/innovation-agricultural-productivity-and-sustainability-in-turkey-9789264261198-en.htm)

[2] http://ebrary.ifpri.org/cdm/ref/collection/p15738coll2/id/130713

[3] https://www.asti.cgiar.org/

2030’LARDA TARIMDA NELER BEKLİYORUZ

Uluslararası kuruluşlar, ellerindeki olanaklardan yararlanarak, dünyanın celtik3branşlarıyla ilgili potansiyel gelişmeleri ve olası senaryoları yıllık raporlarla kamuoyuna duyururlar. FAO da 2016 yılında, tarımla ilgili olarak bir rapor yayınladı: “World agriculture: towards 2015/2030 AN FAO PERSPECTIVE (https://goo.gl/I46NV6)”. FAO’nun çok disiplinli bir ekibi tarafından hazırlanan bu rapor, ormancılık ve balıkçılık sektörleri de dâhil olmak üzere, geçmişe ve günümüze dayanarak, dünya gıda, beslenme ve tarım alanındaki uzun
vadeli gelişmeleri değerlendirilmektedir.  celtik2

Tarımsal ürün talebi, üretim ve ticaret,  gıda güvenirliği ve yetersiz beslenme konusunda beklenen gelişmelerle yola çıkan raporda, tarımın, kırsal kalkınma, yoksulluğun hafifletilmesi ve genel ekonomik büyümedeki rolü ele alınmakta, ayrıca tarıma, küreselleşme ve serbest ticaretin etkilerine değinilmektedir.

Raporda beslenme yetersizliği ile mücadelede tam başarı sağlanamadığı, tarım alanlarının sulak alanlara ve yağmur ormanlarına kaymaya devam etmesi gibi, dünya ekonomisini ilgilendiren konularda, ülkelerin ve uluslararası örgütlerin dikkatleri çekilmek istenmektedir. Örneğin dünyada eksik beslenen nüfusun 1999’lardaki 776 milyondan, 2015’lerde 610 milyona düştüğünü, fakat 2030’larda ancak 440 milyona düşürülebileceği dile getirilmektedir.

Diğer taraftan, son yıllarda tarımsal üretim ve bitkisel verim artış hızı yavaşlamıştır. Bu yavaşlama, tarımsal girdilerdeki sorunlardan değil de talepten kaynaklanmaktadır. O da 1960 sonrası yaşanan dünya nüfus artış temposundaki yavaşlama ile açıklanabilir. Sonuç olarak, dünya tarımsal ürün talebindeki artış son 30 yılda % 2,2 iken, önümüzdeki 30 için yılda % 1,5’a düşmesi beklenmektedir. Söz konusu artışlarda, günlük kişi başına düşen kalori artışı da etkilidir. 1960’larda 2360 0lan söz konusu birim, 1990’larda 2800, 2015’lerde 2940 olmuştur. 2030’larda günlük kişi başına düşen kalori ise 3050 kcal/kişi/gün olarak tahmin edilmektedir.

2030’lara doğru yıllık kişi başına tüketimindeki değişimde iki gıda gurubu dikkat çekmektedir. 2007’lerde yıllık kişi başı bitkisel yağ tüketimi 12 kg/kişi/yıl,  2030’lar için 14 kg/kişi/yıl olarak tahmin edilmiştir. Aynı dönemler için et tüketimin de %15’lik bir artış söz konusudur.

Bu beklentiler sıralanadursun, bilim ve ticari çevreler 2030’lar için çok sayıda araştırma tamamlamış veya planlamıştır. Birim alandan daha fazla ürün kaldırmaya olanak tanıyan “anıza ekim ve transgenik soya çeşitleri” ile yılın ikinci ürününü  de üreten bazı Güney Amerika ülkeleri, yalnız Avrupa’ya yıllık 40 milyon ton civarında (Türkiye’ye de 3 milyon civarında) yemlik soya ihraç etmektedirler. 2030’lara doğru tarımsal üretimi artıracak bir seri yeni buluş ve araştırma sonuçlarından bazılarına bir göz atalım:

  • Mısır’da araştırmacılar çeltik sulama suyunu yarıya indirecek yöntemler geliştirdiler (https://goo.gl/wR1LoN);
  • Laser gibi çoktandır kullanılan tekniklere ilaveten, tarımsal mekanizasyon kendini sürekli yenilemiş ve insansız traktör kullanımını devreye sokmuştur;
  • İnsan gücüne dayalı çeltik fide şaşırtması, yerini neredeyse tümüyle mekanizasyona bırakmak üzere (Resim!);
  • Uzayda sebze yetiştirme denemeleri başarı ile sonuçlanmış;
  • Kapalı alanlarda çok sayıda raf devreye sokularak vertikal tarım başlatılmıştır (https://goo.gl/o4KsRg);
  • İnsansız hava araçlarının tarımda kullanımının yaygınlaşacağı beklenmektedir (https://goo.gl/xtBemI);
  • Küresel ısınmanın sonucu gelen kuraklığa bir çare olarak “kurağa dayanıklı mısır çeşitlerinin” şimdiden üreticiye ulaştırılmış olması da, gıda yeterliliği açısından 2030’lara doğru kaygılarımızı hafifletmektedir;
  • 180 milyon hektara ulaşarak dünya tarım alanlarının %13’ünde ekilen transgenik bitkilerin yanında, transgenik hayvanların geleceği beklenmekte idi. Ve balıklarda bu, 2015 yılında transgenik somonla gerçekleştirilmiştir (https://goo.gl/K6A21H);
  • Onlarca yılı gerektiren yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, yeni bitki ıslah teknikleri geliştirilmiştir. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu olmayıp, hedeflenen gen, DNA kesici enzimler yardımı ile susturulmakta veya etkisi artırılıp, azaltılmaktadır. Günümüzde söz konusu yöntemlerden CRISPR-Cas ve TALEN öne çıkmışsa da, 2030’lara doğru, bu tekniklerden hangisinin en etken olarak kullanılacağı henüz tahmin edilemez (http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu).

Türk tarımı da bu ve benzeri yeniliklerden yararlanacaktır. Bunun için matbaaya yüz yıl geç devreye sokmamıza neden olan zihniyetleri aşmış olmamız gerekmektedir. Bugün tohumculuğumuzda yaşanan o, pek sağlıklı olmayan gelişmeler, paydaşları düşündürmektedir. Yabancı çeşitlere veya genetik materyale ıslahçı hakkı ödeyerek çeşit tescil ettirmeler ne ölçüde sürdürülebilir? Bu konuda ulusal insan gücü potansiyelini devreye sokacak yasa-yönetmelikleri hazırlamak o kadar mı zor? İlginçtir, Brezilya tarımsal mucizesini, kamu araştırma kuruluşları, özel sektör ve üniversiteleri bir çatı altında toplayarak gerçekleştirmiştir (https://nacikgoz.wordpress.com/2012/08/).

Nazimi Açıkgöz

TOHUM İTHALATINA DUR DİYEBİLİRİZ

45 milyar US$’lık dünya tohum pazarında, 2015 yılı verilerine göre 202 milyon US$ civarında ithalat ve 102 milyon US$ civarında ihracatı ile Türk tohumculuğu fazla dikkat çekmeyebilir. Ne var ki, söz konusu ithalattaki atohumithalati2rtış eğilimi hiç de göz ardı edilecek gibi görünmüyor. Tohum ithalatı ile tarımsal üretim ve tarımsal ürün ihracat artışı sağlandığı yadsınamaz. Fakat bütün bunlar, ülkemizde geliştirilecek yeni çeşitlerle de gerçekleştirilebilir.

Tohumculukta temel prensip, sürdürülebilir bir şekilde, hastalıklara ve zararlılara dayanıklı, yüksek verim ve kalitede, günün koşullarına uygun yeni genotipleri tescil ettirmek ve bunları tohumluk olarak üreticiye sunmaktır. Bitki ıslahı ve tohum pazarlamadan oluşan tohumculuk, hemen hemen her ülkede farklı bir biçimde uygulanmaktadır. Bu konuda AB çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Avrupa Teknoloji Platformunca hazırlatılan bir rapora göre, AB bitki ıslah çalışmaları 2000 – 2015 yılları arasında tarımsal üretime büyük katkı sağlayarak, birliği tarım ürünleri ithalatçısı olmaktan kurtarmıştır. En son veri analiz teknikleri ve modelleri kullanılarak hazırlanan rapora göre, AB’de sürdürülen bitki ıslah çalışmaları ile ulaşılan ekonomik, sosyal ve çevresel katkılar sayısallaştırılarak, çarpıcı sonuçlara ulaşılmıştır:

  • Geliştirilen yeni çeşitler sayesinde, 15 yıllık süreçte toplamda %16’lık (yıllık %1,24’lük) verim artışı sağlamıştır
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır
  • Yeni çeşitlerin geliştirilmesi sayesinde AB çiftçisi her yıl, yıllık üretimleri dışında fazladan, 22 milyon ton buğday, 10 milyon ton patates, 3,3 milyon ton kolza üretebilmiştir
  • Bu artışlar sağlanamamış olsaydı, buğday ve patates fiyatları bugüne göre %7 daha fazla olacaktı
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir,
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır;
  • Yeni çeşitlerler geliştirilmemiş olsa idi AB, bugünkü nüfusunu doyurabilmek için ekstradan 19 milyon hektarlık tarım arazisine gereksinim duyacaktı;
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir;
  • Böylece bitkisel üretim artırılmış, gıda fiyatları düşürülmüş ve ekonomik refah sağlanmıştır;
  • Aynı zamanda gübre, ilaç, alet-ekipman ve işçilik girdilerinde %0,5’lik düşüşler sağlanmıştır; yani daha az girdi masrafları ile daha fazla gıda hammaddesi üretilirken, çevre daha az olumsuz etkilenmiştir;
  • Bitki ıslahı ile elde edilen yeni çeşitlerin tarımı, CO2 emisyonunun yıllık 160 milyon ton düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu, AB’nin 2020 yılı hedefinin iki katıdır.

Şimdi ithal ettiğimiz başlıca türlerin 2015 yılı tohumluk ithalat rakamlarına bir göz atalım (grafik): 202 milyon US$’lık ithalatımızın 56 milyon US$’ı domates tohumluğuna aittir. Domates başta olmak üzere ithal edilen mısır, ayçiçeği, kabak gibi türler genelde hibrit (F1), yani melez azmanlığı göstermektedirler. Yani melez olmayan yerel çeşitlere göre daha fazla verim, kalite, raf ömrü gibi avantajlar sağlamaktadırlar. O nedenle, üretici iç ve dış piyasada rekabet edebilmek için ağırlıklı olarak yüksek performans gösteren hibrit çeşitlerin tohumlarını ekmek istemektedirler. Her yıl yenilenmesi gereken bu tür tohumlukta, üreticinin tercihlerine şaşmamak gerek.

Türkiye’nin tohum ihracatına bakıldığında hiç de gurur duyamayacağımız bir tablo ile karşılaşılır. 2015 yılı verilerine göre, 102 milyon US$’lık ihracatımızın %77si, uluslararası firmaların melez mısır ve melez ayçiçeği tohumluğuna aittir. Bu durumda da Türk bitki ıslahçısının fikir ve emeğine dayalı sınırlı bir ihracattan söz edebiliriz.

Diğer taraftan ülkemizin tarımsal ürün ihracatçı ülkeler arasında ilk 10′ a da girerken, tohum ihracat eden ülkeler sıralamasında 20. sırada olması düşündürücüdür. Bunun ana nedeni, “çeşit geliştirme” konusunda Türkiye’de bir seri dar boğazın varlığıdır. Özel sektörümüz tohumculuğa ancak 1980’lerde el atmıştır. Gen materyali ve yetişmiş eleman temini kısıtları ile uluslararası rekabet gücüne ulaşması uzun zaman alacaktır. O nedenle, uluslararası örneklerinde[1] olduğu gibi, üniversite-kamu-özel sektörü bir çatı altında toplayan bir tohumculuk sistemine geçiş kaçınılmaz görünmektedir.

Günümüzde tohumculuk paydaşlarının, özellikle AR-GE amaçlı çabalarını izledikçe umutlanıyoruz. Fakat endişemiz “Ağaca bakarken ormanın kaybolmasıdır”. Çünkü yüzlerce tür bitkinin birçok farklı kullanım ortamı için yeni çeşitlerinin geliştirilme çabaları, birkaç yıllık projelerle sürdürülemez. O nedenle binlerce insan kaynağı ile Üniversiteleri, Tarım Bakanlığını ve Özel Sektörü (hatta TÜBİTAK’ı da) bir çatı altında toplayacak idari bir yapı oluşturulmalıdır. Tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak Brezilya, Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplayarak tarımsal mucizesini bu şekilde gerçekleştiriştir. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır. 2013 yılı itibarı ile EMBRAPA 56 ülkenin 89 kuruluşu ile ikili anlaşma imzalamıştır.

Yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, Almanya insan kaynak sorununu farklı bir sistemle çözmektedir: Üniversiteler orada Eğitim ve Araştırma Bakanlığına  bağlıdır.  Bu bakanlık bünyesinde kurduğu GABI[2] (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde PLANT 2030 makro projesi ile “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadır. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından  gelmektedir.  Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir.

Türk tohumculuğunu ithalatçı olmaktan kurtarmak için yeni çeşit-yeni genotip geliştirme sorununu çözmek zorundayız. Şimdiki durumda, özel sektörün kısıtlı altyapı, yetişmiş eleman ve sermaye ile bu sorunun üstesinden gelmesini bekleyemeyiz. Tarım Bakanlığı ARGE olanaklarının tohum ithalatını azaltmasında sınırlı potansiyeli bilinmektedir. Hâlbuki Üniversitelerde binlerce uzman, genotip geliştirmeye yönlendirilmemişlerdir ve “raflık” araştırmalarla adeta kaynakları israf etmektedirler. İşte söz konusu bu birimleri bir çatı altında toplayarak, tohum ithalatımızı azaltacak girişimlerin geç kalmadan ele alınması kaçınılmazdır. Bu da, başta TBMM tarım komisyonu olmak üzere tüm tohumculuk kurum, kuruluş ve paydaşlarının harekete geçmesi ile olasıdır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-tohumculuk-nasil-destekleniyor-/Blog/?BlogNo=413899

[2] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

 

%d blogcu bunu beğendi: