Türkiye ve Komşularında Tohumculuk

Tarımın önemi, gıda krizine yol açan iklim değişimi ve salgın hastalık dönemlerinde daha da öne çıkar.  Doğal olarak tarım ürünlerinde kendine yeterlilik akla gelir. Konunun içindekiler ise şu soruya cevap arar: “Üretimimizi yapacak tohuma sahip miyiz?” Gerçekten ülkemiz tohumda kendine yeterli midir? Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu alanda da aşırı bir bilgi kirliliği var.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: buc49fc387el1960-2010verimleri.png

Bitkisel üretimin temeli olan tohumun, katma değeri yüksek bu ürün olarak ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak, ihracat potansiyeline kadar birçok konu planlama, projelendirilme ve stratejilerinin belirlenmesini gerektirmektedir.

2017 verilerine göre dünya ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) tohum pazarı 62 milyar dolar civarındadır. Bu meblağın üçte biri iç, üçte biri dış ticarete yöneliktir. Ticaretteki tohumun %42si transgenik yani GDO tohumdur. Türkiye dünya tohum pazarında takribi 800 milyon dolarlık ciroyla 11. sıradadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemekle birlikte ithalatçılar sıralamasında yine 11. sıradadır. Türkiye’nin tohum ticareti, 2019 yılı verilerine göre 168 milyon dolarlık ihracatına karşın, 184 milyon dolarlık ithalat şeklindedir.

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Bunun başlangıcı bitki ıslahı ile uğraşan kamu, özel sektör ve üniversitelerde ıslah edilip, tescil edilen çeşit-genetik hatlardır. Değişen çevre ve hastalık-zararlı ortamı için her ülke çiftçisine yeni çeşitler sağlamalıdır. Bu çeşitler melezleme, mutasyon, hibrit çeşit geliştirme gibi yöntemlerle ıslah edilir. Çeşidin önemini şu iki olay daha iyi yansıtacaktır.

Çeşit ıslahı uzun yıllar gerektirmektedir. Fakat sonuçları ekonomileri ayakta tutmak ve dünyada açlığın önüne geçmek için tek seçenektir. Grafikten de anlaşılacağı gibi bitki ıslahı ile 1960-2010 yıları arasında dünya buğday verimi 100 kg/da dan 300 kg/da a; çeltik verimi de 170 kg/da dan 450 kg/da a çıkmıştır.   

Kuruluşları 19.yüzyıllara dayanan batı bitki ıslah firmaları, tohumculukta hep ön saftadırlar. 1980’li yıllarda tohumculuğun özelleşmesi ile başlayan Türk özel sektör tohum firmaları oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Buna karşın Tarım ve Orman Bakanlığının (TOB) araştırma enstitüleri yeni çeşit geliştirme konusunda oldukça başarılıdır. Günümüzde mevcut tescilli tarla bitkileri çeşitlerinden %25’i, meyve çeşitlerinde %49’u ve sebze çeşitlerinde de %4’ü bu kuruluşlara aittir. Bir enstitü dünyada ilk defa 3 adet çekirdeksiz limon çeşidi geliştirmiştir. Tarımsal Araştırma Enstütülerinin ıslah ettikleri yerli çeşitlerden: Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a (4) buğday; Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye (4) pamuk; Romanya, Rusya ve Fransa’ya ayçiçeği; Suriye, Bulgaristan, Romanya, G. Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya (3) nohut; Bulgaristan (4), Makedonya (3), İspanya (2), Ukrayna (3), Rusya’ya (2) çeltik çeşidi satılmıştır (parantez içleri satılan çeşit sayısını göstermektedir).

Burada “çeşit” ve “tohum” satışının farkını açıklamakta yarar var. Çeşit satışında ıslahçı hakları-royalite  söz konusudur. Yani satılan çeşitte, çiftçinin ekip ürettiği üründen belirli bir oran ıslahçısına, yani ülkemize döner. Eğer bu gelişmeler sürdürülebilirse, yurt dışı pazarlar, daha yüksek bir çeşit ihraç potansiyelinden söz edebiliriz. Çünkü 11 Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkelerinden hiçbiri tarımsal araştırma yatırımlarını Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir. Aynı durum Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO, Afganistan, Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan) ülkelerinin bir çoğu için de geçerli. Yani yeni Türk tarım ürünlerine ait çeşitler için potansiyel ihracat noktalarıdır. Bu ülkelerde tohumculuğun gelişmesini engelleyen ana sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı hakları sorununun çözümlenememiş olmasıdır. O nedenle de komşularımız ÖZEL SEKTÖRÜ ARGEye yeterince yatırım yapamamıştır. İşte komşularımızın bu durumunu tohumcularımız fırsata dönüştürebilir.

Türkiye 2019 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülkedir. Yukarıda örnekleri verilen “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan Türkiye, geliştirilecek stratejilerle, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim.

Tohumculuğumuz acil yeni stratejiler gerektiriyor

  • Tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;  
  • İşte bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah tekniklerinin ülke tohumculuğuna kazandırılma zamanı gelmiştir;
  • işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir çatı kuruma gereksinim büyüyor. Yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemektedir. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için!

Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı oluşturulması için başlangıç noktası olabilir.

Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[2]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[3].  Bu durumda, potansiyel baklagiller ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın?

Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[3] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Köy Çeşitleri Tohum Pazarına Kazandırılabilir mi?

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Ekilen çeşidin farklı verim ve kalitede ürün vermesi halinde doğacak zararı tohumu satan firma karşılamak durumundadır. Yani tohumculuk bir sorumluluk gerektirir ve tohum satışını yetkilendirilmiş tohumculuk firmaları dışında biri örneğin bir çiftçi bu mesuliyeti üstlenemez ve o nedenle de tohum satamaz. Peki tescil edilmemiş köy çeşitlerini tohumcu firmalar da üretip satmayacağına göre, ne olacak o, birçok karakter bakımından öne çıkan, hatta vazgeçilemeyen köy-yerel-çiftçi çeşitlerinin tohumculuğu? 

Önce tohum desteği diye bilinen, sertifikalı tohum kullanan üreticilere verilen bir meblağı anımsatalım. Buradan tescil edilmemiş, koruma altına alınmamış, yetkili bir tohum firmasının arkasında olmadığı bir yerel çeşidin, üretici tarafından satın alınması ve üretilmesi pek olası görünmüyordu. İşte tam bu aşamada Tarım ve Orman Bakanlığının 03.09.2019 tarihinde yayınlanan “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlamasına Dair Yönetmeliği” imdada yetişiyor. Yönetmelik yerel çeşitlerinin genetik erozyonlarını engellemek amacıyla; tohumluklarının çoğaltımı, pazarlanması, yerinde idamesi ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili kurallar getirerek, ticareti yapılacak yerel çeşitlerin kayıt altına alınması, tohumluk üretimi ve tohumluklarının piyasaya arzı ve bu konudaki denetimlere ilişkin usul ve esasları kapsar.

Bu yönetmeliğe göre yerel tohumlar kamu malı olarak ilan ediliyor ve kayıt altına alınmış olan yerel çeşitler ile ilgili işlemler Bakanlığın izin ve denetimi altında gerçekleştirilecektir. Yeni yönetmelik daha önce yerel çeşitlerin kayıt altına alınmasında STK, Üniversite, meslek kuruluşlarının başvuru hakkı kaldırılmıştır. Tohumluk üretimi dahil her hak sadece Tarım ve Orman Bakanlığının araştırma enstitülerine bırakılmıştır.

Adı geçen yönetmelikte yerel çeşit, milli çeşit listesinde kayıtlı çeşitlerden farklı olmak üzere; genetik erozyon tehdidi altında bulunan, belirli bir coğrafi bölge veya bölgelerde geleneksel olarak yetişen tohumlar ile yetiştiği bölgenin coğrafi şartlarına adaptasyon sağlamış bitki türlerinin klon ve popülasyon grupları olarak tanımlanmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi köy çeşidi popülasyondur. Yani genetik olarak saf değildir. Ama bir “çeşit” olarak tescili için tohum, genetik olarak saf olmak zorundadır.

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan köy çeşitlerine örnek olarak KARAKILÇIK ve SİYEZ buğdayları gösterilebilir. Bunların un ve ekmekleri bugün market raflarında yer almaktadır. Karakılçık buğdayı diğer ekmeklik buğdaya göre üç kat fiyat bulabilmektedir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun değildir. Ayrıca yatma ve hasatta dane dökme gibi nedenlerle diğer çeşitlerle rekabet konusu, göz ardı edilemez. Bugün, ekmeğinin kalitesi belirli tüketici grubunu oluşturmuşsa da bir fiyat-tüketim dengesi içinde popülasyon karakılçık yerel çeşidinin geleceği sınırlıdır. “Tek başak seçerek” başlayan bir seleksiyonla üç-beş yılda elde edilen saf ve durulmuş genotipler, salt kalite farklılığı nedeniyle tescile kadar gidilebilir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan fakat yüksek ekmek kaliteli bir çeşit adayı.   

Peki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan karakterleri giderilirken o yüksek ekmeklik kalitesini muhafaza edecek bir seçenek yok mu? Klasik bitki ıslahı ile 13-15 yılda bir çeşit geliştirilebilir. Ancak bugün böyle uzun bir süreye bel bağlamak oldukça riskli. O ekmek kalitesini, şu anda yüksek verimli buğday çeşitlerine aktarmak üzere birçok firma arayış içinde olabilir. Bu işlem artık 4 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşebiliyor (Açıkgöz 2010, Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit, tiny.cc/kbkhpz)[1]

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[2]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Bu gen-genom düzenlemelerinde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır[3].

Peki bu yeni ıslah tekniği üzerinde duran kaç Üniversite veya Enstitümüz var? Maalesef Ziraat Fakültelerimizde yapılan tezlerin yalnız %20’si tarımsal sanayiye yöneliktir. Peki o zaman ne yapılabilir?

Bu konuda dünyadaki gelişmelere bir göz atalım:

  • Pakistan acil gereksinimi nedeniyle ücretsiz olarak tohumculuk firmalarına dağıtmak üzere yurtdışından tek bir hat-gen satın almıştır,
  • Aynı şekilde Brezilya tüm ülkede pazarlanmak üzere uluslararası bir firmaya bir çeşit ısmarlamıştır.

Görüldüğü gibi dünyada hat-gen ticareti yapılmaktadır. Ne yazık ki biz ülkemizde ancak «gene yatırım» konusunda farkındalık yaratmakla işe koyulabiliriz.

O zaman, şu bizim KARAKILÇIK için kısa ve sağlam sap sağlayacak bir moleküler-genomik ıslah projesini veya yüksek verimli bir X ekmeklik buğday çeşidine KARAKILÇIĞIN yüksek ekmek kalitesini aktaran bir genomik ıslah projesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde arayışına girsek.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[2] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/bitki-islahinda-yenilikler/Blog/?BlogNo=617808

Şeker Pancarı Tohumculuğumuzun Düşündürdükleri

Türkiye’de şeker %97,5 şeker pancarından, %2,5 mısırdan (nişasta şekeri) elde edilir. 320 bin hektar ekim alanı ve 19

milyon ton civarında pancar üretimi ile ülkemiz, dünyanın önde gelen pancar üreticileri arasında yer alır. 33 şeker fabrikasında işlenen pancar, şeker fabrikalarımızın özelleştirilmeleri ile ilgili olarak, uzun süre gündem oluşturmuştur. Diğer taraftan, tohumlarımızın yerli ve milli olması hedeflenmişken, tüm tohumluğu yabancı ülkelerden sağlanan bitkilerin başında şeker pancarının olması çarpıcı görünüyor. Çünkü 1980’li yıllarda ülkemizde şeker pancarı tohumluğunun %60’ları yerli çeşitlerden oluşabiliyor, hatta tohum ihraç edebiliyorduk[1]. Peki, nasıl oluyor da bugün Türkiye tüm pancar tohumluğunu ithal etmek durumunda kalıyor?

1996 yılında dünyada tüm şekerpancarı üretim alanlarında büyük verim kaybına neden olan kök sakallanması (Rhizomania) hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu hastalık ilk defa 1954 yılında İtalya’nın Po ovasında belirlenmiş, 80’li yıllardan itibaren önce Fransa, Amerika ve Çin’de ve daha sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Türkiye’de ilk 1987 de Trakya ve Amasya Bölgelerinde gözlendi. Bu aşamada dünyada rhizomaniaya dayanıklı ilk çeşit RİZOR pancar çiftçi tarlasına ulaştı. Türkiye’de de RİZOR çeşidi 1992 yılından itibaren ekilmeye başladı. Sonuçta bu hastalığa duyarlı olan tescilli birçok yerli çeşit devre dışı kaldı.

Pancar gibi generatif dönemi iki yıl gerektiren bitkilerde, hastalıklara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekmektedir. İşte şeker pancarı tohumculuğumuzu dışa bağımlı kılan ana neden budur. Bünyesinde yüzlerce uzmanı barındıran, Ömürleri yüzyılları bulan, tüm alt yapılarını salt şeker pancarı ıslahına yöneltmiş batı şirketleri, kısa zamanda klasik ve biyoteknolojik yöntemleri birlikte kullanarak, söz konusu hastalığa dayanıklı çeşitleri tescil ettirip dünya pancar tohum gereksinimini karşılamaya başladılar. Biyoteknoloji, pancar ıslahında o kadar aşama yaptı ki ABD’nde, tescil edilen transgenik (GDOlu) çeşitler, toplam ekim alanının %95’lerine ulaşmıştır.

Tohumculuk, yeni çeşit geliştirip tescil ettirmek ve onu üreticiye sunabilmektir. Her çeşidin ortalama bir ömrü vardır. Değişen iklim koşulları, farklılaşan biyotik ve abiyotik koşullar, agronomik olanaklardaki değişmeler, tüketici taleplerindeki farklar, tek yıllık bitkilerde ortalama çeşit ömrünü beş yılla kısıtlar. Yani, teorik olarak bir pancar ıslah birimi, tek bir bölge için her beş yılda bir, yeni çeşit geliştirmek durumundadır. Çeşitler mümkün olduğunca, o bölgenin her bir hastalık ve zararlısına dayanıklı olmak zorundadır. Var olan hastalık kaynakları da hiç boş durmaz, sürekli olarak yeni ırklar geliştirirler. İşte, onlarca ıslah hedefleri ile, neredeyse her biri farklı ekolojiye dağılmış 65 il için, yerli ve milli bir çeşit geliştirmek, Türkşeker’in var olan ARGE olanakları ile, hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor. Gönül isterdi ki bu işlerde Üniversiteler ve özel sektör de yeteri kadar birlikte çalışabilse…

İşte bitki ıslahı ve tohumculuk için var olan güçlerin birleştirilmesi, bu nedenle öne çıkıyor. Özel sektörün, üniversitenin ve kamunun materyal, eleman ve diğer altyapılarının birleştirildiği bir sistemi düşünelim ve bunu tüm tarımsal araştırmalara genelleyelim. O zaman koruma altına alınan çeşitlerin %56sı yabancı kaynaklı olur muydu?

Memnuniyetle belirtmek gerekir ki, Türkşeker’i şekerpancarı ıslah çalışmalarında yalnız değildir. 2010’lu yıllarda, Tarım ve Orman Bakanlığı şeker pancarı ıslahına başlamıştı. İki fabrikası ve bir tarım üniversitesi ile Konya Şeker grubunun ve üç fabrikası ile Kayseri Şekerin kısa zamanda şeker pancarı ıslah çalışmalarına başlayacakları beklenmelidir. Bilindiği gibi bu iki grup toplam şeker üretiminde %35 kota sahibi.

Ne var ki, neredeyse her ülke ekolojisi için ıslah edilmiş çeşitleri ile bazı uluslararası firmaların araştırmaları beklentilerin ötesine geçmektedir. Bir AB pancar tohumculuğu firması afit mücadelesinde kullanılan neonicotinoid grubunda yer alan aktif maddelerin AB’de yasaklanması üzerine, o afitlerle taşınan virüslere dayanıklılık ıslahını çoktan başlattılar bile[2].

Şimdi “şeker pancarı tohumlarını yurtdışından sağlamaya devam mı?” yoksa “tez elden bir yerli ve milli şeker pancarı çeşitleri geliştirmek üzere güçlerimizi birleştirelim mi?” seçeneklerini biraz irdeleyelim. İlk seçenek zaten sürdürülegelmekte. “THY uçaklarının kaçını yurt içinde üretiyor ki” yaklaşımı! İkinci seçeneğe biraz detaylandıralım. Şu anki durumu ile yurt dışı çeşitleri ile rekabet edebilecek yerli bir çeşidi geliştirme aşmasında olmadığımız meydanda. Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını[3] belirlerken: “Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))” saptaması yapmışlardır. Ve ek olarak “İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” görüşlerini ortaya koymuşlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir[4]. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır[5]. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda, tüm paydaşları kucaklayan bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURUMU”nun oluşturulması, tüm tohumculuğumuz için milat olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özeti http://blog.milliyet.com.tr/seker-pancari-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=619923 da yayınlanmıştır.


[1] Dünden Bugüne Türkiye’de Şeker Pancarı Tohumculuğu Muzaffer Adıyaman – TÜRKTOB Dergisi Sayı 2017-21.pdf

[2] https://european-seed.com/2020/04/sugar-rush-what-it-takes-to-develop-a-new-sugar-beet-variety/?utm_campaign=European%20Seed%20Story%20Of%20The%20Week&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=86462106&_hsenc=p2ANqtz-8N28p-I5oHwSa3pZ-jE-LZ0Z8ZYAriEpb8LAr3xO3gnyPWpn6BZPh-7j_ZVmleAoT6JtCFsstBc4TmVtdvIxcjeptFAg&_hsmi=86462106

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

[4]http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152

[5]http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

Tohumculuğumuzun Ana Sorununa Nihayet El Atılıyor

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir.

İlginçtir, yıllardır Tohum ithalatına dur diyebiliriz”,  “Dünyada tohumculuk nasıl destekleniyor”,”Küresel ısınma yeni çeşitler, onlar da yeni stratejiler gerektiriyor”, “Dünyada yeni ıslah teknikleri meyvelerini vermeğe başladı”, “Ekonomik Gelişmemizde Tarım Neden Gerilerde Kalıyor”, “Türk tohumculuğu yeni stratejiler bekliyor”, “Tarımda Yeni Islah Teknikleri”, “Gen düzenleme ile ilk bitki: soya”,  “çeşit geliştirme dört yıla indi” gibi, gerek yurt içi ve gerekse yurtdışında yayınlanan yazılarımla, Türk tohumculuğu için kurumsal bir alt yapının oluşturulmasının gereğini dile getirmiştim.

Gerçekten de tohumculuğumuz, sihirli bir el bekliyor!

  • Günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığınca tescil edilen tarla bitkileri, toplam tescilli çeşitlerin ancak % 25’ini oluşturmakta. Bu oran meyvelerde % 49, sebzede % 4 dür;
  • Tahıl gurubunda kullanılan tohumlarımızın %35’i yurtdışı kaynaklıdır ve bunlar koruma altında olduğundan yüksek miktarlarda royalite-ıslahçı hakkı ödenmektedir;
  •  2018 yılı verilerine göre tohum ithalatımız 240 milyon dolar olurken, ihracatımız 152 milyon dolarda kalmıştır. Bazı çevreler fidan-süs bitkileri ihracat miktarlarını da bunun üstüne koyarak, tohum ihracatını, ithalatı aştığı vurgusu yaparken, Türk tohumculuğuna zarar verdiklerinin farkında bile değiller. Kaldı ki 152 milyon dolar ihracat kaleminin neredeyse yarısı yurtdışı firmaların hibrit mısır ve ayçiçeği tohum üretimlerini (fason) ülkemizde yapmalarından kaynaklanmaktadır;
  • Değişen tüketici tercihleri (Grafik), gittikçe etkisini artıran iklim değişimleri[1], tohumculukta hemen hemen her tür için yeni genotiplere-çeşitlerin geliştirilmesini, çiftçiye sunulmasını gerektirmektedir.

Ülke tohumculuğu köklü değişimlere, yeni stratejilere gereksinim duymaktadır. Çünkü:

  • Tohumculuğumuzda genitör-gen materyali sorunu, var olan alt yapımızla (başta insan) pek çözülecek gibi görünmüyor.  Koruma altına alınmış 1067 çeşidin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur. Maalesef söz konusu çeşitlerden % 0,8 i üç üniversiteye aittir[2];
  • Birçok tohum firması tescil ettirdikleri – koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;
  • Bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah teknikleri ile ilgili olarak tohumculukla ilgili birimlerimizde hızlı bir farkındalık yaratmak kaçınılmaz[3];
  • Tüm bu bağlamda kamu-üniversite-özel sektör işbirliği ile oluşabilecek tarımsal araştırma çatı örgütünün oluşturulması kaçınılmaz görünüyor;
  • Dünyada tarımsal araştırmalar çok disiplinli olarak yürütülmektedir. Bitki ıslah zincirine moleküler ıslah laboratuvarlarının devreye sokulmasın gerektirmektedir;
  • Maalesef tohumculuk firmaları çoğunlukla oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir üst kurum gereksinimi gözden kaçmamalıdır. Söz konusu yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemekte.  

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[4] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

Ülkemiz çok uygun ekolojisine ve yüksek tarımsal potansiyeline rağmen dünya tarımsal ürün ticaretinden tam manası ile yararlanıyor diyemeyiz. Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Ulusal düzeyde tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Bu da; politikacıların, sivil toplum örgütlerinin, bürokrat ve düşünürlerimizin tarımın gerçekleri ile bilgilendirmesiyle olasıdır.  Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[5]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[6].  Bu durumda, potansiyel baklagil ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın? Ve yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı http://blog.milliyet.com.tr/tarimda-arge-sorunu-cozuluyor/Blog/?BlogNo=614123 portalında “Tarımda ARGE Sorunu Çözülüyor” başlığı ile özetlenmiştir.


[1] https://geneticliteracyproject.org/2018/10/29/countering-the-impact-of-climate-change-through-new-breeding-techniques/

[2] https://www.tarim.com.tr/Yeni-Bitki-Cesitlerimiz-Pek-De-Milli-Olamayacak,752y

[3] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

[5] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[6] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

Yeni Bitki Çeşitlerimiz Pek De Milli Olamayacak

Tohum, tarımın ana girdilerinden biri olarak hep gözetilmiş, kollanmış ve desteklenmiştir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında başlayan yasal düzenlemeler sürekli güncellenmiş fakat gelişmiş ülkelerde bu konuda izlenen stratejilere pek göz atılmamıştır. AB’de de tohumculuk, genelde üretici kooperatifler  ve özel firmalarla sürdürülmektedir. Yeni çeşitlerin-genotiplerin geliştirilmesini ise üniversiteler, araştırma kuruluşları ve genotip geliştirme şirketleri üslenmiştir. Türkiye’de ise kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve son zamanlarda araştırma yetkisine sahip özel tohumculuk kuruluşları kendi yeni genotiplerini geliştirmektedirler. Yani genotip-çeşit geliştirip tohumcu firmalara sunan herhangi bir kamu veya özel sektör kuruluşumuz henüz yoktur. Kısa vadeli bazı projelerle kamu ıslahçı kuruluşlarının özel sektörü gen materyali ile desteklediği olmuştur.  

Ülkemizde yeni tescil edilen çeşitler ıslahçı haklarının zarar görmemesi için koruma altına alınmaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılına ait “KORUMA ALTINDAKİ ÇEŞİTLER ve ÜRETİM SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİLER LİSTESİNDE[1]” yer alan tescilli çeşitlerden ve aynı bakanlığın bu konuda hazırladığı “BİTKİ ISLAHÇI HAKLARI RAPORUNDAN[2]”  yola çıkarak tohumculuğumuzla ilgi bazı konulara bir göz atalım. Önce, hibrit çeşit olarak bilinen, yani korunmaya gereksinim duyulmayan (F1, açılma gösteren ve tekrar ekildiğinde daha düşük verim veren) tescilli çeşitlerin, korunma gereksinimi olmadığından bu listelerde yer almadığını hatırlatalım.  

  • 2018 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 1997 olup, bunlarda 1067 çeşit koruma altına alınmıştır;
  • Bu çeşitler arı otu, şakayık, malus anacı, mavi yemiş, zambak gibi pek öne çıkmayan bitkilerle birlikte 95 türe aittir;
  • Bu çeşit sahiplerinin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur;
  • Yabancı uyruklu başvuru sahipleri toplamda 103 olup, bunlar özel firmaların yanında, temsilen hukuk veya patent ofisi yanında avukatlardan oluşmaktadır;
  • Bu çeşitlerden yalnız 9’u, yani 1067 çeşidin % 0,8 i üç üniversiteye aittir.

Bu durumda doğal olarak söylenecek çok şey ortaya çıkmaktadır:

  • Burada, uluslararası firmaların, güvenle çeşitlerini ülkemizde pazarlayabildiklerini görüyoruz. Böylece tarımsal ürünlerimizin, ihraç potansiyelini artmıştır. Çünkü yabancı bir XX çeşidine alışmış Alman’a bu çeşidi sunamazsan, tabiiki o türü ihraç da edemezsin. Bu da Türk firmalarına rekabet gücü kazandırılması açısından önemlidir;
  • Diğer taraftan %58’i yabancılara ait olan çeşitler, ülkemizde ıslah edilmez miydi?  İşte öne çıkarılması gereken ana konu budur
  • Peki, 1067 çeşitten yalnız 9’unun, yani %0,8’inin Türk üniversitelerince geliştirilmiş olmasına ne demeli! Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden suskun?  Ha bu arada listedeki yabancılara ait olan zeytin çeşidi İspanya’nın Cordoba üniversitesine ait!

Şimdi Türk tohumculuğunun en can alıcı halkası olan “yeni çeşit–genotip geliştirme” konusunu Almanya’nın nasıl çözdüğüne bir göz atalım: Orada üniversiteler YÖK biçimi bir kuruluşa değil de Eğitim ve Araştırma Bakanlığına bağlıdır. .Bu bakanlık aynı zamanda ARAŞTIRMALARI da kucakladığından bünyesinde kurduğu GABI (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde “PLANT 2030” makro projesiyle “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadırlar. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından gelmektedir. Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir[3][4].

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler[5][6]. İşte biz de klasik melezleme tekniklerinde gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile zenginleştirmek zorundayız. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Belki yerli çeşit geliştirme konusunda TARIMDA MİLLİ BİRLİK PROJESİ içinde MİLLİ ÇEŞİT GELİŞTİRME ALT PROJESİ sorunu çözebilir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[7] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi” oluşturulmasının yerinde olacağı önerilebilir.

Nazimi Açıkgöz



[1] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Korunan_CesitList.pdf

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Bih_Rapor_2018.pdf

[3] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[7] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

Dünya Tohum Pazarı

Dünyada tohum pazarı, diğer sektörlere göre oldukça küçük olmasına rağmen, gıda güvencesi, tarım ekonomisi, çevre ve beslenme açısından çok önemlidir. Verim artışında çeşidin, tohumun katkısının bazı bitkilerde %88’lere (Birleşik Krallık da buğday ve kolzada!) kadar çıkabilmesi, tohumun ne denli önemli olduğunu göstermektedir[1]. Diğer taraftan, tohumculuk sektörü, cazibesini birçok alanda kanıtlamıştır. Hollanda sebze ıslahçıları, tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalarken, 2006 yılında ADVANTA’yı (orta ölçekli, küresel bir tohumculuk firması) bünyesine katan United Phosphorus Limited’in CEO’sunun, sektörle ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum[2]”.

İşte bu cazip piyasa değeri ve diğer birçok nedenle dünya tohum firmalarında, başka sektörlerde rastlanamayacak düzeyde, satın alma ve birleşmeler olmaktadır[3]. Bu birleşmeler, her ne kadar uluslararası yasalara uygun olsalar da, birçok nedenle, yalnız tüketiciyi tedirgin etmekle kalmıyor, çok sayıda sivil toplum örgütünün ilgisini çekiyor. Çünkü: a) tohum fiyatları artar mı? b) genetik çalışmalar azalır mı? c) çiftçiye sunulan çeşit sayılarında azalma olur mu? gibi önemli sorulara henüz bir yanıt bulunmuş değil.

Toplam ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) dünya tohumculuğunda Türkiye 800.000 $la 11. sırada yer almaktadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemesine karşın, ithalatçılar sıralamasında yine 11. Sıradaki yerini korumaktadır (takribi 180 milyon $).  

2017 verilerine göre ticari tohum pazarı 62 milyar $ civarındadır. Bu meblağın % 42’si transgenik yani GDO’lu tohumdur.  2022 yılında bu pazarın, yıllık %7 artışla 78 milyar $ a ulaşabileceği beklenmektedir.

Organik tohum pazarı 2015 yılı verilerine göre 1,6 milyar $ olarak hesaplanmışsa da, 2024 lere doğru yıllık olarak % 12,5 artacağı tahmin edilmektedir.

Tohum kaplama pazarı 2017 yılı verilerine göre 10 milyar dolara ulaşmıştır. % 11 civarında yıllık artış beklenen bu alt sektörde aslan payı (%51) insektisit kimyasallarındadır.

Son elli yılda dünya tohum pazarı 10 milyar $’dan 52 milyar $’lara çıkarken, özel sektörün kamu sektörünü adeta devreden çıkardığına şahit oluyoruz.  Fakat özel sektörün, özellikle birleşme ve satın almalardan sonra, çarpıcı bir sıralamaya şahit oluyoruz. Dünyada farklı büyüklükte 7800 civarında tohumculuk firması vardır. 1985 yılında en fazla ciro yapan ilk beş firmanın, 2016 yılına doğru linear bir büyüme ile adeta tohumculuk pazarının %50 sine hâkim olduğu anlaşılmaktadır (Grafik). Onları takip eden diğer 15 firmanın, pazar paylarında oransal bir artış sağlayamamış olmaları çarpıcıdır. Buradan sanki şu saptama ortaya çıkmaktadır: ANCAK BÜYÜKLER BÜYÜR. Bu olayda, tarımsal biyoteknoloji ve ıslahçı haklarının (fikri mülkiyet hakları) devreye girmesinin büyük etkisi olmuştur.   

Dünya tohum ticaretinde %43 oranında mısır, %17 oranında soya ve %15 oranında da sebze devrededir. Buğday, arpa, patates gibi geniş alanlara ekimi yapılan ürünlerin tohum pazarında pek öne çıkmamasında iki ana neden vardır. Buğday ve arpa kendini dölleyen bitkiler olarak, çiftçinin o yıl ektiği ve biçtiği ürününü, gelecek yıl tekrar tohum olarak ekebilme şansı vardır. Tabiiki tohumluk partisini yabancı tür, çeşit, ot tohumlarından temizlemesi koşulu ile. O nedenle, normal koşullarda, tohumculuk firmalarının bu tür bitki tohumculuğunu fazla cazip görmemeleri yadırganmamalıdır. Fakat mısır, bitki olarak erkek ve dişi organları ayrı yerde olduğu için kendi çiçek tozu ile döllenmekte ve o nedenle aynı koçandaki daneler dahi farklı genetik yapıda olmaktadır. O nedenle, hibrit tohumdan elde edilen ürün, gelecek yıl ekildiğinde aynı verimi verememektedir. Yani çiftçinin, bu allogam (yabancı tozlanan) bitkilerde tohumunu her yıl yenilemesi gerekmektedir. Doğal olarak tohumcu firmalar da mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen bitkilere yönelmişlerdir. Soya ise kendine döllenmesine rağmen, biyoteknolojik yöntemlerle yabancı ot ilacına dayanıklılık kazandırılarak tohumculuk firmalarının listelerinde yer almıştır[4]  

Tohumculuğun ilk basamağı, yeni çeşit geliştirmektir. Yani hastalıklara-zararlılara, sıcağa-soğuğa, kurağa, yani oluşabilecek tüm negatif koşullarda maksimum verim ve kaliteyi sağlayacak genetiğe sahip çeşitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Buna bitki ıslahı diyebiliriz. Seleksiyon, melezleme, mutasyon gibi klasik ıslah yöntemlerine doku kültürü, yabancı gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler de katılarak, 2015 yılına kadar gereksinim duyulan çeşitler geliştirildi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir uygulaması çıktı. Aslında mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı olarak oluşturulan bir değişimdir. Son yıllarda bu işlem, laboratuvarlarda moleküler düzeyde, genom içi düzenlemelerle yapılmaya başlandı. Burada amaç genotiplerin kısa sürede elde edilerek, üreticilere ulaştırılma fırsatının doğmasıdır. Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri (gen editing, gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır[5]. Bu yöntemler “Tilling, Protoplast Fusion, Cisgenesis, Oligonucleotide Techniques, CRISPR-Cas9, Zen, Talen, Epigenetics vs.” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler. İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır. İşte bu YBIT, dünya tohumculuk pazarını sarsacak bir gelişme gibi görünüyor.

Türk tohumculuğu bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir? Geliştirdikleri yeni çeşitlerle ihracat yapabilen birçok tohumculuk firması bilinmektedir. Kuruluşları daha dünlere giden genç firmalarımıza, yüzlerce yıl önce kurulmuş yabancı tohumculuk firmaları ile yarıştırabilmemiz için, başta vergi olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlamadığımız takdirde, basında “Tohumda ‘Milli Çeşit Listesi’nin’ yüzde 90’ı yabancı[6] ” ve benzeri haberleri daha çok yıl okuruz! Onun için, Üniversite – Tarım Bakanlığı ve Tohumculuk camiasını bir çatı altında toplama zamanını daha fazla kaçırmamalıyız!  


Nazimi Açıkgöz


Dünya Tohum Pazarı

[1] https://link.springer.com/article/10.1007%2Fs00122-010-1438-y  
[2] http://nacikgoz.blogactiv.eu/2017/11/14/recent-changes-in-european-seed-buisness/

[3] tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir

[4] https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] http://www.ulusaltarim.com/7613/Tohumda–Milli-cesit-Listesi-nin–yuzde-90-i-yabanci?fbclid=IwAR2aT8e8nRRJXjXx_ FojLXpi3ZrGRnlGo9qIe3hF7vuXg5zUDcYb60-BOQs

TOHUM İTHALATINA DUR DİYEBİLİRİZ

45 milyar US$’lık dünya tohum pazarında, 2015 yılı verilerine göre 202 milyon US$ civarında ithalat ve 102 milyon US$ civarında ihracatı ile Türk tohumculuğu fazla dikkat çekmeyebilir. Ne var ki, söz konusu ithalattaki atohumithalati2rtış eğilimi hiç de göz ardı edilecek gibi görünmüyor. Tohum ithalatı ile tarımsal üretim ve tarımsal ürün ihracat artışı sağlandığı yadsınamaz. Fakat bütün bunlar, ülkemizde geliştirilecek yeni çeşitlerle de gerçekleştirilebilir.

Tohumculukta temel prensip, sürdürülebilir bir şekilde, hastalıklara ve zararlılara dayanıklı, yüksek verim ve kalitede, günün koşullarına uygun yeni genotipleri tescil ettirmek ve bunları tohumluk olarak üreticiye sunmaktır. Bitki ıslahı ve tohum pazarlamadan oluşan tohumculuk, hemen hemen her ülkede farklı bir biçimde uygulanmaktadır. Bu konuda AB çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Avrupa Teknoloji Platformunca hazırlatılan bir rapora göre, AB bitki ıslah çalışmaları 2000 – 2015 yılları arasında tarımsal üretime büyük katkı sağlayarak, birliği tarım ürünleri ithalatçısı olmaktan kurtarmıştır. En son veri analiz teknikleri ve modelleri kullanılarak hazırlanan rapora göre, AB’de sürdürülen bitki ıslah çalışmaları ile ulaşılan ekonomik, sosyal ve çevresel katkılar sayısallaştırılarak, çarpıcı sonuçlara ulaşılmıştır:

  • Geliştirilen yeni çeşitler sayesinde, 15 yıllık süreçte toplamda %16’lık (yıllık %1,24’lük) verim artışı sağlamıştır
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır
  • Yeni çeşitlerin geliştirilmesi sayesinde AB çiftçisi her yıl, yıllık üretimleri dışında fazladan, 22 milyon ton buğday, 10 milyon ton patates, 3,3 milyon ton kolza üretebilmiştir
  • Bu artışlar sağlanamamış olsaydı, buğday ve patates fiyatları bugüne göre %7 daha fazla olacaktı
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir,
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır;
  • Yeni çeşitlerler geliştirilmemiş olsa idi AB, bugünkü nüfusunu doyurabilmek için ekstradan 19 milyon hektarlık tarım arazisine gereksinim duyacaktı;
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir;
  • Böylece bitkisel üretim artırılmış, gıda fiyatları düşürülmüş ve ekonomik refah sağlanmıştır;
  • Aynı zamanda gübre, ilaç, alet-ekipman ve işçilik girdilerinde %0,5’lik düşüşler sağlanmıştır; yani daha az girdi masrafları ile daha fazla gıda hammaddesi üretilirken, çevre daha az olumsuz etkilenmiştir;
  • Bitki ıslahı ile elde edilen yeni çeşitlerin tarımı, CO2 emisyonunun yıllık 160 milyon ton düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu, AB’nin 2020 yılı hedefinin iki katıdır.

Şimdi ithal ettiğimiz başlıca türlerin 2015 yılı tohumluk ithalat rakamlarına bir göz atalım (grafik): 202 milyon US$’lık ithalatımızın 56 milyon US$’ı domates tohumluğuna aittir. Domates başta olmak üzere ithal edilen mısır, ayçiçeği, kabak gibi türler genelde hibrit (F1), yani melez azmanlığı göstermektedirler. Yani melez olmayan yerel çeşitlere göre daha fazla verim, kalite, raf ömrü gibi avantajlar sağlamaktadırlar. O nedenle, üretici iç ve dış piyasada rekabet edebilmek için ağırlıklı olarak yüksek performans gösteren hibrit çeşitlerin tohumlarını ekmek istemektedirler. Her yıl yenilenmesi gereken bu tür tohumlukta, üreticinin tercihlerine şaşmamak gerek.

Türkiye’nin tohum ihracatına bakıldığında hiç de gurur duyamayacağımız bir tablo ile karşılaşılır. 2015 yılı verilerine göre, 102 milyon US$’lık ihracatımızın %77si, uluslararası firmaların melez mısır ve melez ayçiçeği tohumluğuna aittir. Bu durumda da Türk bitki ıslahçısının fikir ve emeğine dayalı sınırlı bir ihracattan söz edebiliriz.

Diğer taraftan ülkemizin tarımsal ürün ihracatçı ülkeler arasında ilk 10′ a da girerken, tohum ihracat eden ülkeler sıralamasında 20. sırada olması düşündürücüdür. Bunun ana nedeni, “çeşit geliştirme” konusunda Türkiye’de bir seri dar boğazın varlığıdır. Özel sektörümüz tohumculuğa ancak 1980’lerde el atmıştır. Gen materyali ve yetişmiş eleman temini kısıtları ile uluslararası rekabet gücüne ulaşması uzun zaman alacaktır. O nedenle, uluslararası örneklerinde[1] olduğu gibi, üniversite-kamu-özel sektörü bir çatı altında toplayan bir tohumculuk sistemine geçiş kaçınılmaz görünmektedir.

Günümüzde tohumculuk paydaşlarının, özellikle AR-GE amaçlı çabalarını izledikçe umutlanıyoruz. Fakat endişemiz “Ağaca bakarken ormanın kaybolmasıdır”. Çünkü yüzlerce tür bitkinin birçok farklı kullanım ortamı için yeni çeşitlerinin geliştirilme çabaları, birkaç yıllık projelerle sürdürülemez. O nedenle binlerce insan kaynağı ile Üniversiteleri, Tarım Bakanlığını ve Özel Sektörü (hatta TÜBİTAK’ı da) bir çatı altında toplayacak idari bir yapı oluşturulmalıdır. Tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak Brezilya, Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplayarak tarımsal mucizesini bu şekilde gerçekleştiriştir. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır. 2013 yılı itibarı ile EMBRAPA 56 ülkenin 89 kuruluşu ile ikili anlaşma imzalamıştır.

Yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, Almanya insan kaynak sorununu farklı bir sistemle çözmektedir: Üniversiteler orada Eğitim ve Araştırma Bakanlığına  bağlıdır.  Bu bakanlık bünyesinde kurduğu GABI[2] (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde PLANT 2030 makro projesi ile “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadır. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından  gelmektedir.  Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir.

Türk tohumculuğunu ithalatçı olmaktan kurtarmak için yeni çeşit-yeni genotip geliştirme sorununu çözmek zorundayız. Şimdiki durumda, özel sektörün kısıtlı altyapı, yetişmiş eleman ve sermaye ile bu sorunun üstesinden gelmesini bekleyemeyiz. Tarım Bakanlığı ARGE olanaklarının tohum ithalatını azaltmasında sınırlı potansiyeli bilinmektedir. Hâlbuki Üniversitelerde binlerce uzman, genotip geliştirmeye yönlendirilmemişlerdir ve “raflık” araştırmalarla adeta kaynakları israf etmektedirler. İşte söz konusu bu birimleri bir çatı altında toplayarak, tohum ithalatımızı azaltacak girişimlerin geç kalmadan ele alınması kaçınılmazdır. Bu da, başta TBMM tarım komisyonu olmak üzere tüm tohumculuk kurum, kuruluş ve paydaşlarının harekete geçmesi ile olasıdır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-tohumculuk-nasil-destekleniyor-/Blog/?BlogNo=413899

[2] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

 

KOMŞULARIMIZIN YETERSİZ ARGE YATIRIMLARI TOHUMCULARIMIZ İÇİN BİR FIRSAT OLABİLİR!

Komşularda tohumculuk RadikalGıda ve tarımla ilgili bir uluslar arası araştırma kuruşunun (IFPRI[1]) son raporuna göre, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri vatandaşlarını doyurmak üzere, tarımsal araştırma yatırımlarını artırmak zorundadırlar. Bu bağlamda bazı ülkelerin söz konusu yatırımları ikiye değil, dörde katlamaları gerekeceği saptanmıştır. Bölgedeki 11 ülkeden Ürdün ve Umman hariç hiç biri, Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir.

Son elli yıllık verilere dayalı araştırmalarda, tarımsal ARGE’ye yapılan yatırımla tarımsal üretim, gıda güvenirliği ve kalkınma arasında çok kuvvetli bir korelasyon saptanmıştır.

Bölgede tarımsal üretim 2050’ye kadar %2,1 artması gerekmekteyken, söz konusu artış 2000 yılından günümüze ancak %1,9 da kalmıştır. Hâlbuki nüfus artışı, küresel ısınma ve kuraklık bölgeyi uzun yıllardır tehdit etmektedir[2]. Kamu ödemelerindeki sorunlar nedeniyle Mısır, Ürdün ve Lübnan’dan çok sayıda uzman, ülke dışı görevler almıştır. Bazı ülkelerde ise uzman kalifiye ARGE elemanları emekli olmak üzeredir. Asıl sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı haklarına getirilemeyen koruma nedeniyle ÖZEL SEKTÖRÜN komşu tarımında yeterince devreye girmemiş olmasıdır.

Türkiye ise, 2014 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülke görünümündedir. Özellikle tohumun yanında “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan ülkemiz (Bulgaristan ve Rusya’ya çeltik, Ukrayna’ya fasulye), geliştirilecek stratejilerle, en azından bazı türlerde, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim. Üniversitelerimiz, maalesef, bu konuda yeterince aktif hale getirilememiştir. YÖK’te başlatılacak bir girişimin, yalnız ziraat fakültelerinde değil, tüm biyolojik bilimlerdeki kadroların, raflık araştırmalar yerine, bitki ıslahının gerektirdiği başlangıç materyalini sağlamak üzere yönlendirmede fazla geç kalınmamalıdır. Unutulmamalıdır ki minimum ortamlarda dahi, bazı yerel türlerin morfolojik, fizyolojik, moleküler karakterizasyonları ile yola çıkılabilir. Diğer taraftan ülke bilim kadroları, aşağıdaki ileri teknolojik olanaklarla özel sektör için geleceğe yönelik fırsatlar sunmaktadır:  21-23 Eylül 2015 tarihleri arasında Darıca’da gerçekleştirilecek YEŞİL BİYOTEKNOLOJİ kongresinde, gerçekten de tohumculuğumuzun temel gereksinim konularına ele alınmaktadır (http://www.greenbiotechnology2015.org/):

–         Genome editing, –         OMICs technologies,-         Selection of transgenics,-         Association mapping in plants,-         Bioreactor-based mass propagation,-         Cryopreservation
–         Synthetic seed production,-         Haploid plant production-         Plant viral diseases,-         Endophytes in plant biotechnology,-         Nutrient removal and greenhouse gas mitigation

Küresel ısınma, beslenme ve tüketim alışkanlıklarında yaşanacak değişimler, tohum sektöründe yeni hedeflere, yeni konulara ve yeni yöntemlere yönelmeyi gerektirmektedir. 2050 yılında kişi başına yıllık tüketiminde tahıllarda değişim beklenmemesine karşın, baklagillerdeki %15, bitkisel yağlarda %33 artış beklentisi, tohum sektörü için ilginç olsa gerek (Açıkgöz 2015[3]).

Nazimi Açıkgöz

[1] The International Food Policy Research Institute (IFPRI) www.ifpri.orgDownload press release 
[2] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/suriye-olaylarinda-kuresel-isinmanin-rolu-94005,
 http://blog.milliyet.com.tr/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi–s-arabistan-da-bugday-tarimina-son–/Blog/?BlogNo=415629
[3] Açıkgöz N. 2015. Gelecekte gıda tüketimleri ne yönde değişecek? Dünya Gıda, Haziran, sayı 2015-6, sayfa 75-77

AB TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDEKİ SON GELİŞMELER

Avrupa Parlamentosunun “Tarım ve Kırsal Kalkınma Komitesinin” talebi üzerine, “Yapısal ve Uyum Politikaları bölümünden” Guillaume RAGONNAUD tarafından bir rapor kaleme alınmıştır[1].  “AB Tohum ve Bitki Üretim Materyal Pazarına Bir Bakış: Şirketler ve Pazar Payları” başlıklı bu ekonomik belge içeriğinin, Türk okuyucusunca da bilinmesinde yarar vardır.

Önceki analizlerimden birinde  (http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-tohumculuk-nasil-destekleniyor-/Blog/ABde Tohumculuk?BlogNo=413899) bazı AB ülkelerinin, 1980’lerde TOHUMCULUK SEKTÖRÜNÜ canlandırmak için  öncelikle kendine döllenen bitkilerle çalışan firmaların 25 yıllık bir süreyle desteklenmesi kararı aldıklarına değinilmişti. Başta vergi olmak üzere yapılan yasal düzenlemelerle kredi, bilimsel danışman, uzman, alt yapı ve donanım desteği sağlayan devlet, bu günün firmalarının şekillenmesinde büyük katkı sağlamıştır. Tarımsal üretimin en önde gelen sektörlerinden biri olarak tohumculuk, her ülkede farklı destek bulmuştur.

Aşağıdaki satırlar, Guillaume RAGONNAUD’un raporundan özetlenmiştir.

2012 değerleriyle dünya tohumculuk sektörü 57 milyar US$ ekonomik değere sahiptir.  45 milyar US$’ı ticarete yansıyan bu cironun (12 US$ çiftçinin kendi ürününden edindiği tohumdur) , %27’si ABD, %22’si Çin ve %20’si de AB’ye aittir. Dünya tohumculuk piyasası 2005 – 2012 yıllarında %76 büyürken, AB tohumculuk sektöründeki büyüme %45’lerde kalmıştır. Bu rakamın AB ülkelerine göre çok büyük varyasyon gösterdiği, grafiğin en alt satırındaki % değerlerden daha kolay anlaşılabilir. Tohumculuk sektörünün en güçlü olduğu altı AB üyesindeki sekiz yıllık değişim, en çarpıcı olarak %98 artışla Fransa’da ve % 20 küçülme ile Birleşik Krallık’da gözlenmektedir. Fakat Almanya ve İtalya tohumculuk sektörleri, dünya tohumculuk sektörü son sekiz yılda %76 büyürken, sadece % 13 ve 14’lük büyüme göstermiştir.

AB tohumculuk firmaları ise büyüklüklerine, cirolarına, çalışan sayısına, ürün çeşitliliğine ve tohumculuk faaliyet alanlarına göre büyük dağılım göstermektedir. 7000 civarındaki firmanın % 3’ü Avrupa dışındadır. 50.000’e yakın eleman çalıştıran sektörde yabancı çalışan sayısı 10.000’i bulmaktadır. Topluluğun tohumculuk pazarının %39’u tahıl ve baklagillere, % 26’sı mısır, %14’ü patatese, % 11’i sebze ve geri kalan da şeker pancarı, yağlı ve yem bitkileri tohumluğuna aittir. Topluluğun Polonya ve Romanya gibi yeni üyelerinde 700’ün üzerinde olan firma sayısı Fransa, Almanya gibi eski üyelerde 350 civarındadır. Fransa örneği ile firma büyüklüklerine[2] göre sıralamaya bir göz attığımızda, tohumculuk firmalarının %52’si çok küçük, %15’ü küçük, %15’i orta ve %19’unun da büyük işletme olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bitki guruplarındaki pazar payında da zaman içinde kaymalar gözlenmiştir. Örneğin Fransa’da 2006 yılından 2011’e şeker pancarı, yağ bitkileri ve sebze tohum pazarı neredeyse ikiye katlanırken, diğer bitki pazar oranlarında büyük değişiklik olmamıştır. Tohum pazarındaki rekabet analizi ise, firmaların el değiştirmeleri, firmalar arasındaki lisans anlaşmaları nedeniyle hiç de kolay görünmemektedir. Dünyadaki son tohumculuk firmalarındaki birleşme, satın alma vs. ile ilgili güncel görsele buradan ulaşılabilir.

Dünya tohumculuk pazarı 1985 yılından günümüze üç kat artmıştır. 45 milyar US$’a ulaşan pazarda son beş yıllık değişime bir göz atıldığında transgenik pazar %22’lik bir artış gösterirken, diğer kategori tohum pazarında ancak %5’lik bir gelişme izlenmiştir. Biyoteknolojik tohumluğun 2005’lerdeki %23’lük payı, 2012 yılında 15 milyar US$’la, %33’lere ulaşmıştır.

AB tohumculuğunun dünya tohumculuğundan çarpıcı farkı, Avrupa’daki 149 000 hektar transgenik mısır ekim alanlarındaki tohumluk pazarında yer almazken, 175 milyon hektar dünya transgenik ekim alanlarında gittikçe artan ölçüde pay almalarıdır.  Salt bu amaçla BASF bitki ıslahı ve tohumculuk birimi merkezini AB dışına taşımıştır. Diğer taraftan birçok AB tohumculuk firması uluslar arası Biyoteknoloji firmaları ile ortaklıklar oluşturmuşlardır. 2013 Mayısında oluşturulan “FLORIMOND DESPREZ – BIOCERES”,  “KWS ve LIMAGRAIN”nın AGRELIANT adı altında kurdukları ortaklıkla söz konusu firma %7’lik payla kuzey Amerika transgenik mısır tohumluk piyasasında 3. sırada yer almaktadır.

Tohumculuk sektörü cazibesini birçok olayla kanıtlamıştır. Örneğin, Hollanda sebze ıslahçıları tarım sektöründeki en yüksek kar marjını (%15) yakalamıştır. 2006 yılında ADVANTA’yı bünyesine katan United Phosphorus Limited’ün CEO’sunun, tohumculuk sektörü ile ilgili bir saptaması oldukça çarpıcıdır: “ Tohumculuk geleceği parlak, müthiş bir sektör. Aldığımızdan beri ADVANTA üç kat büyüdü. Firmanın on kat daha büyüme potansiyelini görüyorum”.

Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz

[1]THE EU SEED AND PLANT REPRODUCTIVE MATERIAL MARKET IN  PERSPECTIVE: A FOCUS ON COMPANIES AND MARKET SHARES”  http://www.europarl.ep.ec/inside/logistic/publish/logos_headers/S_200_en.jpg

[2] Çalışan sayısına göre: çok küçük: <10; küçük:<50; orta:<250; büyük: 250<  

%d blogcu bunu beğendi: