Üniversiteler Tarımın Neresinde

Koronavirüsün etkilerinin tartışıldığı ortamlarda hemen “yarın ne yiyeceğiz?” konusu akla geliyor. Tarımın insansız gerçekleşmeyeceği görüşünden hareketle, tarlada çalışan işçiden, nakliyeci, toptancı, pazarcı zincirindeki hiçbir halkanın çökmesi düşünülemez. Peki yaşam için sürekli öne çıkan tarım için, kimler elini taşın altına koyuyor? Üniversitelerimiz bu konuda ne yapıyor?

Önceki YÖK başkanlarından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, “Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum”[1] demiştir.

Üniversiteler, her ülkede toplum yararına yapılması gerekli bilimsel atılımlarında ilk akla gelen birimlerdir. Gerçekten de teknolojik yeniliklerin ilk olarak üniversiteler kanalıyla ülkelere girdiği yadsınamaz. Tabii ki üniversitelerin önceliği eğitimdir. Araştırma, teknolojik atılımlar, inovasyon denilince de ilk aklımıza gelen yine üniversiteler oluyor.

Tarımın birçok alt alan vardır. Yukarıda dile getirilen konudan hareketle üniversitelerimizin tarımın temel taşı olan tohumculukla ilgili neler yaptığını irdelemeğe çalışalım. Tohumculuk yeni çeşitler geliştirmekle yola koyulur. Yeni çeşitler ise yeni genlerin-genotiplerin saptanması ile başlar. Yeni çeşitler bize hastalıklara, zararlılara dayanıklı, proteini yüksek, kısa-uzun vejetasyonlu gibi karakterle karşımıza çıkar. 10-15 yıllık bir ıslah süreci, son gelişmelerle dört yıla inmiştir (http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792). CRISPR[2] gibi bu yeni ıslah tekniklerinin ülkemize üniversitelerle girmesini bekliyoruz.       

Ülkemizde de tescil edilen yeni çeşitler, ıslahçısının fikri mülkiyet hakkının (ıslahçı hakkı) devamlılığını sağlayan bir yasal düzenlemeye tabidir. O nedenle o çeşitlerin koruma altına alınmasını sağlayan bir prosedür oluşturulmuştur. 2019 yılı işlemleri ile ilgili olarak, TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü Bitki Islahçı Hakları Raporu – 2019[3] ve Bitki Çeşit Bülteni[4]’ni yayınladı. Bu bülten çerçevesinde, 2020 yılında tarla, sebze, meyve ve süs bitkileri ile ilgili yeni çeşitler listesindeki bazı çarpıcı noktalara bir göz atalım:

-2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 2214 olup, bunlardan 1422 çeşit koruma altına alınmıştır;

-Koruma altına alınan çeşitlerin %56’sı yabancı, %44’ü yerlidir;

-Bu çeşitlerden en fazla başvuru 683 tarla bitkisi, 424 meyve, 232 sebze ve 95 süs bitkisidir;  

-Koruma altına alınan çeşitlerden 324’ü Hollanda, 208’i ABD, 171’i İspanya, 158’i Fransa, 72’i Almanya, 64’ü İtalya, 28’ü Avustralya ve 20’i de İsrail firma, üniversite veya kamu kuruluşuna aittir (Grafik);

-Korumaya alınan 1422 çeşidin 29’u üniversitelerce tescil edilmişlerdir. Ancak bunlardan 18’i yabancı, 11’i üç Türk üniversitelerine aittir;

-Çukurova Üniversitesi üç şeftali, bir buğday; Namık Kemal Üniversitesi üç buğday ve Dicle Üniversitesi bir arpa, bir çemen ve bir buğday çeşidini koruma altına aldırmış ve bazı çeşitler Tohumcu firmalar tarafından satın alınmıştır.   

Bu durumda üniversitelerimizin Türk tohumculuğuna, Türk tarımına katkısı yüzde bire ulaşamamaktadır diyebiliriz!

14 çilek çeşidine koruma alan Regents Üniversitesine (Kaliforniya), gelecekte çilek üreticilerimizden, dolayısıyla tüketicilerimizden yıllarca, ne kadar ıslahçı hakkı transfer edeceğini hiç konu etmeyelim!  

Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden devreye girmemiş yahut sokulmamış? Batıda ziraat fakültelerinde yapılan tezlerin %80’i tarımsal endüstri ile ilgili iken neden bizde bu rakam %20 dir?

Türkiye, komşularına kıyasla bitki ıslahı ve tohumculukta daha öne çıkmaktadır. Bunda tohumculukla ilgili yasaların, özellikle ıslahçı hakları ile yönetmeliklerin uygulanmaya başlamış olmasının büyük rolü vardır. Islahçı hakkı konusunda ziraat fakülteleri mensuplarının detaylı bilgilendirilmesinde yarar vardır. Onların, herhangi bir kültür bitkisinde erkencilik, bir hastalığa dayanıklılık gibi tek karakter-tek genli bulgularının dahi tescil ve dolayısıyla koruma hakkının olabileceği konusunda aydınlatılmalarında fayda vardır. Kazanılan ıslahçı hakkı ile tohum satışlarından elde edilecek geliri biraz açalım: Satılan tohumdan değil, o tohumdan elde edilen total üründen belirli bir yüzde! 

Türk ıslahçılarının geliştirerek ihraç ettikleri çeşitlerden birkaç örnek:    

-Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a dört buğday çeşidi;

-Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye dört pamuk çeşidi;

-Romanya, Rusya ve Fransa’ya bir ayçiçeği çeşidi;

-Suriye, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya üç nohut çeşidi;

-Makedonya’ya, İkisi İspanya’ya, üçü Ukrayna ve Makedonya’ya ve ikisi Rusya’ya üç çeltik çeşidi.

Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını belirlerken[5]:

“Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))”;

“İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” saptamalarını yapmışlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURULU” nun oluşturulması, Türk tohumculuğu için büyük bir aşama olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özetini şu linkte bulabilirsiniz: http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152.


[1] https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/10/01/yok.baskanindan.ilginc.domates.teorisi/591522.0/index.html

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/2019_bih_rapor.pdf

[4]https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/bitki%20%C3%A7e%C5%9Fit%20b%C3%BCltenleri/bulten2019.04.pdf

[5] https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

Yeni Bitki Çeşitlerimiz Pek De Milli Olamayacak

Tohum, tarımın ana girdilerinden biri olarak hep gözetilmiş, kollanmış ve desteklenmiştir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında başlayan yasal düzenlemeler sürekli güncellenmiş fakat gelişmiş ülkelerde bu konuda izlenen stratejilere pek göz atılmamıştır. AB’de de tohumculuk, genelde üretici kooperatifler  ve özel firmalarla sürdürülmektedir. Yeni çeşitlerin-genotiplerin geliştirilmesini ise üniversiteler, araştırma kuruluşları ve genotip geliştirme şirketleri üslenmiştir. Türkiye’de ise kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve son zamanlarda araştırma yetkisine sahip özel tohumculuk kuruluşları kendi yeni genotiplerini geliştirmektedirler. Yani genotip-çeşit geliştirip tohumcu firmalara sunan herhangi bir kamu veya özel sektör kuruluşumuz henüz yoktur. Kısa vadeli bazı projelerle kamu ıslahçı kuruluşlarının özel sektörü gen materyali ile desteklediği olmuştur.  

Ülkemizde yeni tescil edilen çeşitler ıslahçı haklarının zarar görmemesi için koruma altına alınmaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılına ait “KORUMA ALTINDAKİ ÇEŞİTLER ve ÜRETİM SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİLER LİSTESİNDE[1]” yer alan tescilli çeşitlerden ve aynı bakanlığın bu konuda hazırladığı “BİTKİ ISLAHÇI HAKLARI RAPORUNDAN[2]”  yola çıkarak tohumculuğumuzla ilgi bazı konulara bir göz atalım. Önce, hibrit çeşit olarak bilinen, yani korunmaya gereksinim duyulmayan (F1, açılma gösteren ve tekrar ekildiğinde daha düşük verim veren) tescilli çeşitlerin, korunma gereksinimi olmadığından bu listelerde yer almadığını hatırlatalım.  

  • 2018 yılı sonuna kadar yapılan başvuruların sayısı 1997 olup, bunlarda 1067 çeşit koruma altına alınmıştır;
  • Bu çeşitler arı otu, şakayık, malus anacı, mavi yemiş, zambak gibi pek öne çıkmayan bitkilerle birlikte 95 türe aittir;
  • Bu çeşit sahiplerinin % 42’si yerli, geri kalan % 58’i yabancı uyrukludur;
  • Yabancı uyruklu başvuru sahipleri toplamda 103 olup, bunlar özel firmaların yanında, temsilen hukuk veya patent ofisi yanında avukatlardan oluşmaktadır;
  • Bu çeşitlerden yalnız 9’u, yani 1067 çeşidin % 0,8 i üç üniversiteye aittir.

Bu durumda doğal olarak söylenecek çok şey ortaya çıkmaktadır:

  • Burada, uluslararası firmaların, güvenle çeşitlerini ülkemizde pazarlayabildiklerini görüyoruz. Böylece tarımsal ürünlerimizin, ihraç potansiyelini artmıştır. Çünkü yabancı bir XX çeşidine alışmış Alman’a bu çeşidi sunamazsan, tabiiki o türü ihraç da edemezsin. Bu da Türk firmalarına rekabet gücü kazandırılması açısından önemlidir;
  • Diğer taraftan %58’i yabancılara ait olan çeşitler, ülkemizde ıslah edilmez miydi?  İşte öne çıkarılması gereken ana konu budur
  • Peki, 1067 çeşitten yalnız 9’unun, yani %0,8’inin Türk üniversitelerince geliştirilmiş olmasına ne demeli! Onlarca ziraat ve diğer yaşam bilimi fakültesi bu konuda neden suskun?  Ha bu arada listedeki yabancılara ait olan zeytin çeşidi İspanya’nın Cordoba üniversitesine ait!

Şimdi Türk tohumculuğunun en can alıcı halkası olan “yeni çeşit–genotip geliştirme” konusunu Almanya’nın nasıl çözdüğüne bir göz atalım: Orada üniversiteler YÖK biçimi bir kuruluşa değil de Eğitim ve Araştırma Bakanlığına bağlıdır. .Bu bakanlık aynı zamanda ARAŞTIRMALARI da kucakladığından bünyesinde kurduğu GABI (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde “PLANT 2030” makro projesiyle “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadırlar. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından gelmektedir. Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir[3][4].

Batıda tohumculuk firmaları, gereksinim duyulan gen kaynakları ile kamu tarafından desteklenmektedir. Bu amaçla oluşturulan kamu-özel sektör üst kuruluşları, gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile elde ederek tohumcuların hizmetine sunmaktadırlar. Bu ara geliştirilen yeni ıslah teknikleri (CRISPR) ile ıslah süresini de kısaltabilmektedirler[5][6]. İşte biz de klasik melezleme tekniklerinde gereksinim duyulan anaç-ebeveynleri, gen-genom analiz sistemleri ile zenginleştirmek zorundayız. Bu da tohumculuğumuz için yeni bir “çeşit geliştirme stratejisi” geliştirilmesini gerektirmektedir. Belki yerli çeşit geliştirme konusunda TARIMDA MİLLİ BİRLİK PROJESİ içinde MİLLİ ÇEŞİT GELİŞTİRME ALT PROJESİ sorunu çözebilir. Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[7] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Konseyi” oluşturulmasının yerinde olacağı önerilebilir.

Nazimi Açıkgöz



[1] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Korunan_CesitList.pdf

[2] https://www.tarimorman.gov.tr/BUGEM/Belgeler/Bitkisel%20%C3%9Cretim/Tohumculuk/Islah%C3%A7%C4%B1%20Haklar%C4%B1/Bih_Rapor_2018.pdf

[3] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

[5] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-yeni-islah-teknikleri-meyvelerini-vermege-basladi/Blog/?BlogNo=594118

[6] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/02/gen-duzenleme-ile-ilk-bitki-soya/

[7] http://blog.milliyet.com.tr/brezilya-tariminin-sirri-arge/Blog/?BlogNo=605287

%d blogcu bunu beğendi: