Türkiye ve Komşularında Tohumculuk

Tarımın önemi, gıda krizine yol açan iklim değişimi ve salgın hastalık dönemlerinde daha da öne çıkar.  Doğal olarak tarım ürünlerinde kendine yeterlilik akla gelir. Konunun içindekiler ise şu soruya cevap arar: “Üretimimizi yapacak tohuma sahip miyiz?” Gerçekten ülkemiz tohumda kendine yeterli midir? Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu alanda da aşırı bir bilgi kirliliği var.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: buc49fc387el1960-2010verimleri.png

Bitkisel üretimin temeli olan tohumun, katma değeri yüksek bu ürün olarak ülkemizdeki geleceği çok iyi irdelenmelidir. Dünyada hızlı gelişen tohum ıslah tekniklerinden başlayarak, ihracat potansiyeline kadar birçok konu planlama, projelendirilme ve stratejilerinin belirlenmesini gerektirmektedir.

2017 verilerine göre dünya ticari ve ticaret dışı (çiftçinin kullandığı) tohum pazarı 62 milyar dolar civarındadır. Bu meblağın üçte biri iç, üçte biri dış ticarete yöneliktir. Ticaretteki tohumun %42si transgenik yani GDO tohumdur. Türkiye dünya tohum pazarında takribi 800 milyon dolarlık ciroyla 11. sıradadır. Tohum ihracatında ilk 20 ülke arasında adı geçmemekle birlikte ithalatçılar sıralamasında yine 11. sıradadır. Türkiye’nin tohum ticareti, 2019 yılı verilerine göre 168 milyon dolarlık ihracatına karşın, 184 milyon dolarlık ithalat şeklindedir.

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Bunun başlangıcı bitki ıslahı ile uğraşan kamu, özel sektör ve üniversitelerde ıslah edilip, tescil edilen çeşit-genetik hatlardır. Değişen çevre ve hastalık-zararlı ortamı için her ülke çiftçisine yeni çeşitler sağlamalıdır. Bu çeşitler melezleme, mutasyon, hibrit çeşit geliştirme gibi yöntemlerle ıslah edilir. Çeşidin önemini şu iki olay daha iyi yansıtacaktır.

Çeşit ıslahı uzun yıllar gerektirmektedir. Fakat sonuçları ekonomileri ayakta tutmak ve dünyada açlığın önüne geçmek için tek seçenektir. Grafikten de anlaşılacağı gibi bitki ıslahı ile 1960-2010 yıları arasında dünya buğday verimi 100 kg/da dan 300 kg/da a; çeltik verimi de 170 kg/da dan 450 kg/da a çıkmıştır.   

Kuruluşları 19.yüzyıllara dayanan batı bitki ıslah firmaları, tohumculukta hep ön saftadırlar. 1980’li yıllarda tohumculuğun özelleşmesi ile başlayan Türk özel sektör tohum firmaları oldukça yeni kurulmuş, küçük veya küçük-orta işletmelerdir. Buna karşın Tarım ve Orman Bakanlığının (TOB) araştırma enstitüleri yeni çeşit geliştirme konusunda oldukça başarılıdır. Günümüzde mevcut tescilli tarla bitkileri çeşitlerinden %25’i, meyve çeşitlerinde %49’u ve sebze çeşitlerinde de %4’ü bu kuruluşlara aittir. Bir enstitü dünyada ilk defa 3 adet çekirdeksiz limon çeşidi geliştirmiştir. Tarımsal Araştırma Enstütülerinin ıslah ettikleri yerli çeşitlerden: Sudan, Suriye, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’a (4) buğday; Tacikistan, Sudan, Benin ve Suriye’ye (4) pamuk; Romanya, Rusya ve Fransa’ya ayçiçeği; Suriye, Bulgaristan, Romanya, G. Kıbrıs, Ukrayna ve Rusya’ya (3) nohut; Bulgaristan (4), Makedonya (3), İspanya (2), Ukrayna (3), Rusya’ya (2) çeltik çeşidi satılmıştır (parantez içleri satılan çeşit sayısını göstermektedir).

Burada “çeşit” ve “tohum” satışının farkını açıklamakta yarar var. Çeşit satışında ıslahçı hakları-royalite  söz konusudur. Yani satılan çeşitte, çiftçinin ekip ürettiği üründen belirli bir oran ıslahçısına, yani ülkemize döner. Eğer bu gelişmeler sürdürülebilirse, yurt dışı pazarlar, daha yüksek bir çeşit ihraç potansiyelinden söz edebiliriz. Çünkü 11 Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkelerinden hiçbiri tarımsal araştırma yatırımlarını Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir. Aynı durum Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO, Afganistan, Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan) ülkelerinin bir çoğu için de geçerli. Yani yeni Türk tarım ürünlerine ait çeşitler için potansiyel ihracat noktalarıdır. Bu ülkelerde tohumculuğun gelişmesini engelleyen ana sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı hakları sorununun çözümlenememiş olmasıdır. O nedenle de komşularımız ÖZEL SEKTÖRÜ ARGEye yeterince yatırım yapamamıştır. İşte komşularımızın bu durumunu tohumcularımız fırsata dönüştürebilir.

Türkiye 2019 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülkedir. Yukarıda örnekleri verilen “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan Türkiye, geliştirilecek stratejilerle, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim.

Tohumculuğumuz acil yeni stratejiler gerektiriyor

  • Tohum firması tescil ettirdikleri-koruma altına aldırdıkları yabancı çeşitler için yıllardır milyonlarca dolar royalite- ıslahçı hakları ödemektedirler;  
  • İşte bitki ıslahında süreyi dört yıla indiren CRISPR gibi yeni bitki ıslah tekniklerinin ülke tohumculuğuna kazandırılma zamanı gelmiştir;
  • işletmelerdir. Batının köklü firmaları ile rekabet edebilmeleri için, bu firmalara kol-kanat gerecek bir çatı kuruma gereksinim büyüyor. Yerli firmaların genetik materyal desteği acil yeni çözümler beklemektedir. Özellikle tohumculuktaki Ortadoğu’daki lider pozisyonunu sürdürebilmesi için!

Burada kamu, üniversite ve özel sektörün bir çatı altında toplandığı, Brezilya’nın EMPREPA[1] benzeri bir “Türkiye Tarımsal Araştırma Kurumu” oluşturulması yerinde olacaktır.

3. Tarım Orman Şurası 18-21 Kasım 2019 tarihler arasında Ankara’da gerçekleştirildi. 300’den fazla hedef ve stratejinin belirlendiği Şura’nın Sonuç Bildirgesi yayınlandı. Bildirgede kararlar 60 maddede toplanmıştır. Bu yazıyı ilgilendiren 28. madde “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” şeklindedir. Bu karar Türk tohumculuğunun kurumsal bir alt yapısı oluşturulması için başlangıç noktası olabilir.

Sahip olduğu iklim, toprak, nüfus ve biyolojik çeşitliliği ile ülkemiz bir tarımsal ürün ihracat patlaması yapabilir. Coğrafi nedenlerle Türk tarımının, ihracat potansiyeli çok yüksektir. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” de gereksinim vardır. Tarım ve Gıda araştırmaları ve üretim planlamaları, yarınların değişen tüketimine odaklanmalıdır[2]. Örneğin tahıl tüketiminde kişi başına yıllık tüketimin azalacağı, baklagil ve sebze tüketiminde ise  tersine artacağı tahmin edilmektedir[3].  Bu durumda, potansiyel baklagiller ve sebze ekim alanı ile coğrafi açıdan avantajlı olan Türkiye, bu fırsatlardan neden yararlanmasın?

Yarının tarım programları şekillenirken, bu ve benzeri öngörülerden yola çıkmak zorundayız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/03/17/brezilyada-tarimin-yukselis-sirri-arge/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-gida-tuketiminde-carpici-degisimler-/Blog/?BlogNo=445982

[3] Loboguerrero, A., et al. 2018. “Feeding the World in a Changing Climate: Available online at http://www.gca.org.

eDergi Yayınlamak Artık Çok Kolay

İnsanın fikirlerini, bilgilerini, görüşlerini, tecrübelerini başkaları ile paylaşması gayet doğal bir olgudur. Bu paylaşım sözlü-yazılı, basılı-elektronik olabilir. Paylaşımda, partnere-okuyucuya yarar sağlanıyorsa, tabiiki okuyucu kitlesi oluşacaktır. Bu kitle sosyal, bilimsel, ticari olabilir. Paylaşımın belirli düzeyde olması arzulanır. Günümüzde bilgisayar ortamı bu amaca çok uygun görünmektedir. O nedenle elektronik dergicilik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Buna rağmen standart bir bilgisayar kullanıcısının, ücret ödemeden elektronik bir dergi çıkartması pek kolay bir iş gibi görünmemektedir.

Bir serbest yazar veya bir blog yazarı olarak yazılarınızı maille hedef kitleye ulaştırabilirsiniz. Fakat dergi seviyesinde yayın yapabilmek için, içeriğin belirli bir seviyede olması, yani hedef kitlesini-okuyucuyu doyurucu olması gerekir. Hazırlanacak içerik için para, eleman, emek ve zamana ihtiyaç duyulacaktır. Biz şimdilik tek kişilik bir kadro ile tek konuda bir dergi yayınlamak için yola çıkalım. Konumuza odaklı haberler, bildiriler, duyurular ve yayınlarla bizi destekleyen ve kendi yazılarımızı da içinde bulunduran haftalık bir elektronik dergiyi ele alalım.

Bu konuda gerek amatör ve gerekse profesyoneller için hizmet veren bir platformdan yararlanabiliriz: “Paper.li”. Şimdilik İngilizce hizmet veren bu servisçe profesyonel kategoride yayınlanan, “Zein Marketing” firmasının günlük haber dergisinin kapağına bir göz atalım (http://zeinmarketingdaily.co.uk/#/). Haberler, Teknoloji, Bilim, Politika, Çevre, Dünya gibi sütun başlıkları ve sosyal medya bağlantıları ile mükemmel bir dergi örneği:

Şimdi de Paper.li’nin ücretsiz versiyonundan yararlanarak tarafımdan çıkartılan “The Plant Breeding Weekly“ (https://paper.li/e-1578347400#/ ) dergisinin kapağına bir göz atalım: O haftaki sayıda:

https://www.geneticliteracyproject.org/2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/” linkinde tarafımdan yayınlanan “BRIC Ülkelerinde Agrobiyoteknoloji Atağı” başlığı ile, Geneticliteracyproject dergisinde çıkan makale duyurumla birlikte, o hafta bitki ıslahında çıkan İngilizce makale, haber, duyurulardan derlenen onlarca konuyu karşınızda buluyorsunuz. Bu, amacınıza göre ticari, bilimsel, sosyal amaçlı bir güncel bilgi avcılığı ve avı demektir. İşte eDergiciliğin belki de en etkili tarafı da bu olsa gerek: Branşınızla ilgili, o hafta yayınlanan en çarpıcılarını tanesini ekranınızda izleyebilmek. Paper.li sistemi, başlığının kapsadığı, yani hedef kitlenizin ilgi alanındaki tüm içeriklerden seçilen öncelikli önemdeki yazıları derginizde görüntülemektedir. Bunlar, sosyal medya ve weblerden sağlanan veri tabanı, sosyal sinyal değerlendirilmesi dahil, son teknolojiler kullanılarak derlenmiştir.

Yukarıda sözü edilen kendi makalenizin dergiye eklenmesi için bazı koşullar var. Makalenizin bir portalda yayınlanmış olması gerekli. https://tr.wordpress.com/ ve benzeri destek kaynaklarıyla, ücretsiz olarak oluşturacağınız WEB siteleri size gerekli linkleri sağlayacaktır. Ancak o linkle kendi yazınızı Paper.li derginize ekleyebiliyorsunuz. Derginin oluşturulmasındaki detaylar her aşamada karşınıza çıkıyor. Yardım seçenekleri ile!

Arşiv seçenekleri yanında dergi toplanan haber-makaleleri kategorilerine göre sütunlarda sıralamaktadır. Bir eDerginin artlarını izlemek için 13.01.2020 tarihli “The Plant Breeding Weekly“nin Bilim (Science) sütunlarında toplanan elektronik yayınların listesinden bazılarına bir göz atalım:

1. Kenevir ıslahında kısa yol yok;

3. Brezilya, Çin ve diğer BRIC ülkelerinde bitkisel biyoteknolojinin geleceği;

4. Yeni ıslah teknikleri ile iklim değişikliğinin etkisi azaltılabilir;

5. Çeltiği İklim Değişikliğine Hazırlamak;

7. 2020 Bitki Genetiğinde 2020 Yılında Neler İzleyeceğiz?;

8. Geleceğin Gıdaları: Yapay Zeka İle Kuraklığa Dayanıklılık Nasıl Artırabilir.

Bitki ıslahı ile ilgili böylesine güncel ve böylesine çarpıcı uluslar arası bilgilere ulaşmak ancak bu tip bir eDergi ile olası. Genç bilim adamlarına bu tip fırsatlar sağlayan sistemi denemeleri hararetle önerilir.

Nazimi Açıkgöz

Not: Tarımsal biyoteknoloji ile ilgilenenler için: “The Agricultural Biotechnology Weekly”,  https://paper.li/e-1435710000#/ 

Küresel Isınma Tarımda Acil Yenilikler Gerektiriyor

Küresel ısınmanın önemi artık her kesimce kabullenilmişe benziyor. Birçok ülke bu doğrultuda yeni çarpıcı kararlar aldılar.  Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri dünyada ilk olarak Gıda Güvenirliği Bakanlığını kurdu. Suudi Arabistan’ın, iklim değişikliğinden daha az etkilenmesi için, buğday tarımına son vermiştir[1]. Son tahminlere göre 2050 yılına kadar ortalama sıcaklık 1,3 C0, 2100 yılına kadar 1,2 – 3,7 C0 arsında artış göstereceği beklenmektedir.

Sıcaklığın artışı yanında kuraklar tarımı alabildiğine olumsuz etkilemektedir. Örneğin kurakta, bitki tam gelişemiyor, erken oluma zorlanan bitki, tam dane dolumunu gerçekleştiremeyebiliyor. Tabiiki olay bununla bitmiyor. Değişen iklim hastalık ve zararlı etmenlerinin de yaşamsal değişimine neden oluyor. 1960 yılından beri zararlıların her yıl 2,7 kilometre kuzeye göç ettikleri biliniyor[2]. Hastalık etmenleri ve zararlıların yaşam süreleri uzayabiliyor, hatta üreme hızları artabiliyor, yeni genotipler oluşturabiliyorlar. İşte bu dünya tarımı için bir felaket habercisi. Çünkü söz konusu yeni hastalıklar ve zararlılar için mücadele ilaçlarının henüz piyasaya çıkarılmamış olması.

Tarımın bu tehditlere karşı muhakkak yeni stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz. Ekim, sulama, gübreleme teknikleri gibi agronomik seçeneklerin yanında, en etkili çar hastalık ve zararlılardan en az zarar görecek yeni bitki genotiplerinin – çeşitlerin ıslahıdır.

Fakat hastalık ve zararlıların gelişim ve davranışları o kadar çabuk değişmektedir ki, bitki ıslahı ile onlara dayanıklı genotiplerin geliştirilmesi genelde garantilenemez. Çünkü klasik ıslahta, türe bağlı olarak dayanıklı bir çeşidin ıslahı için on ile otuz yıl arasında bir zaman gerekmektedir. Klasik ıslahta, çok şey şansa bağlıdır ve başarı için çok zaman gerekir. Bugün bazı virüs ve mantari hastalıklara dayanıklı çeşitlerin henüz geliştirilememiş olmasının nedeni, klasik ıslahın yetersizliğidir.

İşte burada moleküler ıslah devreye girmektedir. Gen veya genom düzenleme diye bilinen CRISPR/Cas gibi yöntemler[3], daha hızlı ve etkin olarak dayanıklı genotiplerin geliştirilmesinde girmektedirler. Yeni ıslah teknikleri (YİT) diye de tanımlanan bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

İlginçtir, YİT le yeni çeşitler tescil edilmeye başlamış ve ilk olarak bir SOYA çeşidi 2019 yılında tescil edilmiştir. Aynı yılda bitki ıslahında bir ilk gerçekleşmiş ve dört yıllık bir sürede[4] yeni NOHUT çeşidi tescil edilmiştir.

İşin dikkat çeken tarafı, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, hiç de diğer biyoteknolojik tekniğindeki gibi, örneğin GDO, bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlar gerektirmemesi! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir. Nitekim söz konusu yöntemlerle tescil formalitelerinin, GDO tescil sistemleri ile aynı tutulmadığı ABD’de, son tescil başvurulardan yer alan 23 çeşit adayından yalnız üçü, o büyük – küresel tohumculuk firmalarına aittir. Geri kalanlar ise yeni 5-6 yıllık küçük, orta işletmelere veya yeni müteşebbis firmalarındır.  

Bu yeni bitki ıslah tekniklerinin Avrupa’da devreye girmesine, mahkeme kararı ile yasak getirilmesi ilginçtir[5]. Küresel ısınma gibi bir olgu arifesinde, dünya gıda güvenirliği için kaçınılmaz olacak sıcağa, kurağa, hastalıklara vs. dayanıklı bitki ve hayvan genotiplerin kısa zamanda, daha ucuz bir şekilde geliştirilme kapısının, bir mahkeme kararı ile kapatılması, çağımızda pek akıl kârı gibi görünmemektedir. Avrupa Adalet Divanı’nın (ECJ) gen düzenlemesi hakkındaki Temmuz 2018 kararı ile YİT, AB’nin GDO yönergeleri kapsamında değerlendirilecektir. Yani bir çeşidin geliştirme maliyeti, bir seri testle yüzlerce milyon dolarlara çıkacak ve ürünün ekimi de yasak olacak. Tanım yerinde ise bilim insanına “bu konuda çalışmayın” deniliyor. Durum böyle olunca, bakın bazı konu uzmanlarından birkaç görüş[6]:

  • “Avrupa, son 30 yılın en büyük biyoloji devriminden kopuyor”;
  • “Avrupa, önümüzdeki on yılda, gıda ve tarımdaki yenilikler konusunda çok geri kalacak”;
  • “Bu kararla AB’de son teknoloji ve yenilikçilik için gerileme başlayacaktır”.

Hâlbuki Japon çevre bakanlığı bu konuya çok farklı yaklaşıyor: “ürün, yabani bir tür veya çeşitten nükleik asit içermedikçe, tescil işlemleri GDO kategorisine girmez”[7].

Türk moleküler genetikçileri, bitki ıslahçıları ve tüm yaşam bilimci akademisyenlerin konuya ilgi göstermeleri beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz


[1] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi-suudi-arabistanda-bugday-tarimina-son-22873 

[2] https://www.transgen.de/aktuell/2759.klimawandel-pflanzen-genome-editing.html

[3] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[4] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[5] https://geneticliteracyproject.org/2018/09/07/europes-restrictions-on-gene-edited-crops-may-cause-exodus-of-biotech-scientists/?mc_cid=6be4d0df10&mc_eid=78da822f05

[6] https://www.euractiv.com/section/agriculture-food/news/eu-farmers-hostages-of-unstable-politics-and-technology-gap-report-claims/

[7] https://www.fas.usda.gov/data/japan-japan-holds-second-meeting-discuss-genome-editing-technology

Rusya’nın Genetik ve Islaha Büyük Yatırımı

Rusya, beklenmeyen bir dönemde, yeni ıslah (gen düzenleme) teknolojilerine büyük bir meblağ ayırdığını duyurdu[1]. Rusya Bilimler Akademisinden alınan bilgilere göre 1,7 milyar US$’lık bu yatırımın hedefleri de belirlenmiş durumda: Gen düzenleme yöntemi ile 2020 yılında 10, 2027 yılına kadar da 20 bitki çeşidi ve hayvan genotipi ıslah edilecek. Önceliğin arpa, şeker pancarı, buğday ve patatese verildiği projede hedef hastalıklara dayanıklı yeni çeşitler geliştirmek.

Kültür bitki ve hayvanlarında üretimin sürdürülmesi için yeni yeni genotiplerin geliştirilmesi gerekmektedir. Değişen çevre koşullarına uyumlu çeşitlerin – genotiplerin ıslahı için mutasyon ve klasik ıslah teknikleri son yıllara kadar yeterli idi. 20. Yüzyıl sonlarında doku kültürü, gen aktarımı ve diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son on yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun, farklı bir şekli çıktı. Doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından gama ve benzeri ışınlarla geliştirilmiş binlerce çeşitlere rastlıyoruz. Mutasyon, canlı genlerinden birinde kendiliğinden veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. 2010 yılından beri ise moleküler bazda laboratuvarlarda genom içi düzenlemeler yapılmaktadır.  Elde edilen genotipler kısa sürede tescil edilerek üreticilere ulaştırılabilecektir. Yeni genotiplerin kısa zamanda geliştirilebildiği bu yeni ıslah teknikleri (YIT – genom düzenlemeleri – gen düzenleme), bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bunlardan “CRISPR-Cas9” biraz daha öne çıkmış durumunda. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotipler yaratılmış oluyor. Çok daha önemlisi, bu yöntemlerle çeşit geliştirme masraflarının, GDO tekniğindeki gibi bir seri risk analizi gerektirmediğinden, yüzlerce milyon dolarlara ulaşmaması! Yani bu yöntemlerle çeşit geliştirme, küçük ve orta büyüklükteki veya düşük bütçeli yeni müteşebbis bitki ıslah firmaları, üniversite ve kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilebilmektedir[2]. 2018 yılında Arjantin’de bu yeni yöntemle geliştirilen ilk tatlı su çuprası[3] ticarileştirildi. 2019 yılı başında da ABD’de yine aynı yöntemle geliştirilen yeni soya çeşidinin yağı market raflarında yerini aldı. Söz konusu yağ kalitesi iyileştirilmiş bu çeşidin yağı, sıradan soya fasulyesinden birkaç kat daha az “doymuş yağ asitleri” ve daha sağlıklı oleik asit içermektedir[4].

Ne var ki gen düzenleme yöntemi AB’de, biyomühendislik olduğu için 2018 yılında GDO ile aynı kategoride kabul edilip, tarımı yasaklanmaktadır.

Rusya da, 2016 yılında araştırmalarına onay verdiği GDO’lu ürünlerin tarımına yasak getirmiş, fakat gen düzenlemeleriyle ilgili henüz hiçbir yasal düzenleme gerçekleştirmemiştir. İşte bu aşamada, söz konusu 1,7 milyar dolarlık proje mimarlarından moleküler genetikçi Konstantin Severinov bazı endişelerini dile getirmekte: “Her ne kadar Rusya tarımsal ürünce zenginse de bazı, bitkilerde sorun yaşamaktadır. Bu sorunların üstesinden yeni ıslah teknikleri ile gelinebileceğine, Rusya Bilimler Akademisi onay vermiştir”.

2017 verilerine göre GSMH’sının ancak %1,1 ini bilimsel araştırmalara ayıran Rusya, bu rakamla gerek Çin (%2,1), gerekse ABD’nin (%2,8) gerisinde kalmaktadır. Diğer taraftan konu ile ilgili bilim adamları projenin uygulama aşamasında birçok sorun yaşanacağı görüşündeler. Nitekim Severinov, başta sarf malzemesine ulaşım gibi bürokratik nedenlerle yaşam bilimleri araştırmalarının pek de sağlıklı yürüyemeyeceği endişesini taşımaktadır. Rus Bilimler Akademisi’nin önde gelen bilim adamlarından Kochetov ise daha birçok yasal düzenlemelere gereksinim olduğunu, özellikle laboratuvar koşullarında geliştirilecek genotiplerin-hatların-yarıyol materyalinin bitki ıslahçılarınca kullanımına kadar yapılacak daha çok iş olacağı görüşünde. Yani projenin verilen zaman içinde hedefe ulaşımından endişeliler.

Rusya’nın bu atılımı Türk tohumculuğu için çarpıcı bir örnek. Öncelikle gen düzenleme teknolojilerinin bitki ıslahı için kaçınılmaz olduğunu kabul edelim. Yöntem, özellikle yarıyol materyali gereksinimi içindeki tohumculuğumuza büyük katkı sağlayabilecektir. Koruma altındaki çeşitlerinin %58’inin yabancı[5] olduğu tarımımıza millilik ruhunu vermek için, bu tip gelişmelerden zamanında yararlanmak zorundayız. Fakat yöntem tamamen moleküler düzeyde laboratuvarlarda gerçekleştiği için, Rus Bilimler Akademisi örneği, TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi), TUBİTAK gibi bakanlıklar üstü bir kurumca ele alınması gerekmektedir. Bu konuda bakanlıklar ve üniversitelerle sıkı işbirliği de kaçınılmazdır. İşin acı tarafı Türk tohumculuğu için gerekli yarıyol materyali (gereksinim duyulan gen, ıslahçı hattı) temini konusunda maalesef bir başka seçenek de bulunmamaktadır. Çünkü ülkemizde yarı yol materyalini sağlayacak şirket sistemi gelişmemiştir ve kamu da, bu konuda batı ülkelerinde olduğu gibi[6] bir oluşuma pek hazır görünmemekte. İşte, bizlere düşen görev, tohumculuğumuzun geleceğini kurtarmak için farkındalık yaratmaktır.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://www.nature.com/articles/d41586-019-01519-6?utm_source=Nature+Briefing&utm_campaign=9f8bbd0a81-briefing-dy-20190515&utm_medium=email&utm_term=0_c9dfd39373-9f8bbd0a81-43919645

[2] http://www.ulusaltarim.com/7353/Tarimda-Yeni-Islah-Teknikleri-

[3] https://nacikgoz.blogactiv.eu/2019/01/19/the-first-commercial-product-of-genome-editing-tilapia/

[4] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[5] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/05/04/yeni-bitki-cesitlerimiz-pek-de-milli-olamayacak/

[6] https://nacikgoz.wordpress.com/2019/05/11/turk-tohumculugu-icin-yeni-stratejiler-gelistirmek-zorundayiz/

TOHUM İTHALATINA DUR DİYEBİLİRİZ

45 milyar US$’lık dünya tohum pazarında, 2015 yılı verilerine göre 202 milyon US$ civarında ithalat ve 102 milyon US$ civarında ihracatı ile Türk tohumculuğu fazla dikkat çekmeyebilir. Ne var ki, söz konusu ithalattaki atohumithalati2rtış eğilimi hiç de göz ardı edilecek gibi görünmüyor. Tohum ithalatı ile tarımsal üretim ve tarımsal ürün ihracat artışı sağlandığı yadsınamaz. Fakat bütün bunlar, ülkemizde geliştirilecek yeni çeşitlerle de gerçekleştirilebilir.

Tohumculukta temel prensip, sürdürülebilir bir şekilde, hastalıklara ve zararlılara dayanıklı, yüksek verim ve kalitede, günün koşullarına uygun yeni genotipleri tescil ettirmek ve bunları tohumluk olarak üreticiye sunmaktır. Bitki ıslahı ve tohum pazarlamadan oluşan tohumculuk, hemen hemen her ülkede farklı bir biçimde uygulanmaktadır. Bu konuda AB çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Avrupa Teknoloji Platformunca hazırlatılan bir rapora göre, AB bitki ıslah çalışmaları 2000 – 2015 yılları arasında tarımsal üretime büyük katkı sağlayarak, birliği tarım ürünleri ithalatçısı olmaktan kurtarmıştır. En son veri analiz teknikleri ve modelleri kullanılarak hazırlanan rapora göre, AB’de sürdürülen bitki ıslah çalışmaları ile ulaşılan ekonomik, sosyal ve çevresel katkılar sayısallaştırılarak, çarpıcı sonuçlara ulaşılmıştır:

  • Geliştirilen yeni çeşitler sayesinde, 15 yıllık süreçte toplamda %16’lık (yıllık %1,24’lük) verim artışı sağlamıştır
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır
  • Yeni çeşitlerin geliştirilmesi sayesinde AB çiftçisi her yıl, yıllık üretimleri dışında fazladan, 22 milyon ton buğday, 10 milyon ton patates, 3,3 milyon ton kolza üretebilmiştir
  • Bu artışlar sağlanamamış olsaydı, buğday ve patates fiyatları bugüne göre %7 daha fazla olacaktı
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir,
  • Yani çeşitlerle baklagil ve pancarda %50; buğdayda ve yağlı bitkilerde %80 verim artışı sağlanmıştır;
  • Yeni çeşitlerler geliştirilmemiş olsa idi AB, bugünkü nüfusunu doyurabilmek için ekstradan 19 milyon hektarlık tarım arazisine gereksinim duyacaktı;
  • 1,2 milyon AB çiftçisine, ortalama yıllık 7000 € ekstra kazanç sağlamıştır; bu AB GSMH’sında 14 milyar €’luk bir artışı beraberinde getirmiştir;
  • Böylece bitkisel üretim artırılmış, gıda fiyatları düşürülmüş ve ekonomik refah sağlanmıştır;
  • Aynı zamanda gübre, ilaç, alet-ekipman ve işçilik girdilerinde %0,5’lik düşüşler sağlanmıştır; yani daha az girdi masrafları ile daha fazla gıda hammaddesi üretilirken, çevre daha az olumsuz etkilenmiştir;
  • Bitki ıslahı ile elde edilen yeni çeşitlerin tarımı, CO2 emisyonunun yıllık 160 milyon ton düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu, AB’nin 2020 yılı hedefinin iki katıdır.

Şimdi ithal ettiğimiz başlıca türlerin 2015 yılı tohumluk ithalat rakamlarına bir göz atalım (grafik): 202 milyon US$’lık ithalatımızın 56 milyon US$’ı domates tohumluğuna aittir. Domates başta olmak üzere ithal edilen mısır, ayçiçeği, kabak gibi türler genelde hibrit (F1), yani melez azmanlığı göstermektedirler. Yani melez olmayan yerel çeşitlere göre daha fazla verim, kalite, raf ömrü gibi avantajlar sağlamaktadırlar. O nedenle, üretici iç ve dış piyasada rekabet edebilmek için ağırlıklı olarak yüksek performans gösteren hibrit çeşitlerin tohumlarını ekmek istemektedirler. Her yıl yenilenmesi gereken bu tür tohumlukta, üreticinin tercihlerine şaşmamak gerek.

Türkiye’nin tohum ihracatına bakıldığında hiç de gurur duyamayacağımız bir tablo ile karşılaşılır. 2015 yılı verilerine göre, 102 milyon US$’lık ihracatımızın %77si, uluslararası firmaların melez mısır ve melez ayçiçeği tohumluğuna aittir. Bu durumda da Türk bitki ıslahçısının fikir ve emeğine dayalı sınırlı bir ihracattan söz edebiliriz.

Diğer taraftan ülkemizin tarımsal ürün ihracatçı ülkeler arasında ilk 10′ a da girerken, tohum ihracat eden ülkeler sıralamasında 20. sırada olması düşündürücüdür. Bunun ana nedeni, “çeşit geliştirme” konusunda Türkiye’de bir seri dar boğazın varlığıdır. Özel sektörümüz tohumculuğa ancak 1980’lerde el atmıştır. Gen materyali ve yetişmiş eleman temini kısıtları ile uluslararası rekabet gücüne ulaşması uzun zaman alacaktır. O nedenle, uluslararası örneklerinde[1] olduğu gibi, üniversite-kamu-özel sektörü bir çatı altında toplayan bir tohumculuk sistemine geçiş kaçınılmaz görünmektedir.

Günümüzde tohumculuk paydaşlarının, özellikle AR-GE amaçlı çabalarını izledikçe umutlanıyoruz. Fakat endişemiz “Ağaca bakarken ormanın kaybolmasıdır”. Çünkü yüzlerce tür bitkinin birçok farklı kullanım ortamı için yeni çeşitlerinin geliştirilme çabaları, birkaç yıllık projelerle sürdürülemez. O nedenle binlerce insan kaynağı ile Üniversiteleri, Tarım Bakanlığını ve Özel Sektörü (hatta TÜBİTAK’ı da) bir çatı altında toplayacak idari bir yapı oluşturulmalıdır. Tohum ıslahının önemini fark eden ilk gelişmekte olan ülke olarak Brezilya, Tarım Bakanlığı, Tohumculuk sektörünü ve Üniversiteleri Tarımsal Araştırma Konseyi “EMBRAPA” adı altında toplayarak tarımsal mucizesini bu şekilde gerçekleştiriştir. Bu kuruluş Brezilya’nın birçok üründe dünya pazarında lider olmasını sağlarken, yalnız “çeşit geliştirme” ile de kalmamıştır. Geliştirilen çeşitler öylesine agronomik olanaklara fırsat yaratmıştır ki, üreticisine bir yılda iki soya ve bir yılda “buğday + soya” yani aynı araziden yılda iki ürün alma fırsatı sağlamıştır. 2013 yılı itibarı ile EMBRAPA 56 ülkenin 89 kuruluşu ile ikili anlaşma imzalamıştır.

Yeni bitki çeşitleri geliştirme konusunda, Almanya insan kaynak sorununu farklı bir sistemle çözmektedir: Üniversiteler orada Eğitim ve Araştırma Bakanlığına  bağlıdır.  Bu bakanlık bünyesinde kurduğu GABI[2] (Plant Genome Research Program – Bitki Genom Analiz Sistemi) çerçevesinde PLANT 2030 makro projesi ile “Almanya bitki araştırmalarını” özel sektör talepleri doğrultusunda ekonomiye kazandırmaktadır. GABI bir kamu-özel sektör ortak projesi olup, maddi destek ağırlıklı olarak Eğitim ve Araştırma Bakanlığından  gelmektedir.  Özel sektörü ise WPG (Business Platform Promoting GABI Plant Genome Research e.V.) temsil etmektedir.

Türk tohumculuğunu ithalatçı olmaktan kurtarmak için yeni çeşit-yeni genotip geliştirme sorununu çözmek zorundayız. Şimdiki durumda, özel sektörün kısıtlı altyapı, yetişmiş eleman ve sermaye ile bu sorunun üstesinden gelmesini bekleyemeyiz. Tarım Bakanlığı ARGE olanaklarının tohum ithalatını azaltmasında sınırlı potansiyeli bilinmektedir. Hâlbuki Üniversitelerde binlerce uzman, genotip geliştirmeye yönlendirilmemişlerdir ve “raflık” araştırmalarla adeta kaynakları israf etmektedirler. İşte söz konusu bu birimleri bir çatı altında toplayarak, tohum ithalatımızı azaltacak girişimlerin geç kalmadan ele alınması kaçınılmazdır. Bu da, başta TBMM tarım komisyonu olmak üzere tüm tohumculuk kurum, kuruluş ve paydaşlarının harekete geçmesi ile olasıdır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://blog.milliyet.com.tr/dunyada-tohumculuk-nasil-destekleniyor-/Blog/?BlogNo=413899

[2] http://www.gabi-kat.de/newsahistory/donation-to-nasc.html

 

DÜNYA BUĞDAY VERİMİ REKORA KOŞARKEN

2014/2015 sezonunda Dünya buğday tüketimi 717 milyon ton, üretimi ise 729 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Bu miktarın 200 milyon tonu stok, 153 milyon tonu ise uluslar arası ticarete konu olmuştur. Fakat Dünya buğday üretimi tehdit altındadır. ABD’de 1970’lerin buğday ekim alanı, biyoteknolojiden yararlanan mısır ve soya karşısında 2015’lere gelindiğinde son 20 yılda 1/3 oranında daralmıştır (http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-04-20/america-is-losing-out-to-russia-in-the-wheat-wars). Avustralya’nın artan girdi maliyetleri nedeniyle buğday ihracatçısı olmaktan çıkmak üzere olduğu, S. Arabistan’ın, 2016 yılından itibaren, küresel ısınma nedeniyle, buğday tarımını sürdüremeyeceği güncel basına yansımıştı. Türkiye’de, de buğday ekim alanını 10 milyon hektar’dan 7,8 milyon hektara çekildiği, fakat üretimin, birim alandan sağlanan verimle kapatıldığı bir gerçek. Türkiye 2013 verilerine göre 315 kg/da verimle dünya buğday verim ortalamasının üzerindedir.

Tarım iş gücündeki yaşlanma, yarınki üretim için büyüyen bir tehdit ve salt şehre göç nedeniyle, tarım alanlarının tarım dışına kaydırılması ayrı bir konu. Türkiye’de halen 2,6 milyon hektar tarım alanının boş kaldığı bir gerçek.

BUGDAY TÜKETİMİDiğer taraftan, yarınlarda kişi başına yıllık tüketimi artmayacak, tersine azalacak tek gıda maddesi buğday olarak tahmin edilmektedir (2005 de 68,5 kg/yıl/kişi den 2023 de 66,2 kg/yıl/kişi ye düşüş; Grafik). Gerçekten de, özellikle buğday ağırlıklı beslenen ülkelerde, kentleşme, yaşlanma, küreselleşme, gelir artışı ve kültürel farklılaşma gibi bir seri nedenle tüketim alışkanlıkları nedeniyle, söz konusu tahminin gerçekleşebileceği beklenmelidir. Gelir düzeyi arttıkça karbonhidratlı ürün tüketimindeki düşüşe karşın sebze ve et tüketiminin arttığı yadsınamaz.

1960’larda 110 kg/da olan dünya buğday veriminin, 2010’larda 280 kg/da’a çıktığı bilinmektedir. Bu rakamın artan nüfus ve iklim değişiklikleri nedeniyle 2050’lere doğru 380 kg/da’a çıkartılması zorunlu görünüyor. Aksi takdirde söz konusu yıllarda, yıllık üretim beklentisi 860 milyon tona ulaşmak olanak dışı görünüyor.

Birim alandan daha fazla ürün kaldırmak için tüm tarım paydaşları bir yarış içindedir. Bilim adamından üreticiye, hep daha yüksek verim hedeflenmiştir. Hatta politikacılar da bu yarışa katılmışlar ve Birleşik Krallıkta 2020 yılında buğday veriminin 20 ton/hektara çıkartılabileceğini, araştırıcılarına hedef olarak göstermişlerdir. Bu konuda bitki ıslahçılarının gayretleri YEŞİL DEVRİMİ beraberinde getirmiştir.

2 ton/da buğday verimi çoklarımıza hayalî gelebilir. 1960’larda buğdaygillerde potansiyel maksimum verimi 1,6 ton/da olduğu okutulurdu. Fakat 2011 yılına gelindiğinde, çeltik veriminde kırılan 2,24 kg/da verimin, buğday için de beklenebileceğini müjdeliyordu (Açıkgöz 2013). Ve nitekim 2015 yılında, Birleşik Krallıktan, bir yıl evvel Yeni Zelanda’lı Mike Soalris’in Guinness’e kayıtlı 1,56 ton/da rekoru egale ederek, bir dünya rekoru gelmişti: 1,65 ton/da (http://www.fwi.co.uk/arable/northumberland-grower-breaks-world-wheat-yield-record/).

Peki, birim alandan elde edilen verim nasıl artırılır: İşte 1,65 kg/da ile yeni dünya rekorunu kıran, agronomist danışman destekli İngiliz “The Beal Farm” (Newcastle) bakın buğdayı nasıl yetiştirmişler: ekoloji için en uygun çeşit olan yemlik DICKENS’i seçip, ideal tohum teknolojilerini ve en uygun agronomik koşulları (ekim zamanı, sıklığı, toprak hazırlığı vs.) yerine getirip, su, gübre, ilaç, hormon vs. girdileri en ideal şekilde uygulanmıştır. Özellikle toprak iyileştirmesi için en uygun alet-ekipmanı kullanarak, taban taşı kırması, toprağın gevşetilmesi, ufalanması ve karıştırılmasını sağlanmış, ayrıca yıl boyunca çok miktarda humus da toprağa karıştırılmıştır. Doğal olarak toprak ve yaprak analizleri de sürdürülmüştür. 2014 yılının eylül ayının üçüncü haftası yapılan ekimde dekara 18,5 kg tohum kullanılmıştır (m2’ye 333 tohum). Yapılan yaprak analiz sonuçlarına göre bakır, çinko, bor ve magnezyuma dayalı yaprak gübreleme işlemleri yerine getirilmiştir. Ayrıca, çiçeklenmeyi ve hücre bölünmesini teşvik etmek ve değişik streslere dayanıklılık sistemin geliştirmek amacı organik asit uygulanmıştır. 31 kg/da azotlu gübre dört aşamada verilirken, dört de fungusit uygulaması yapılmıştır. Hasat ise 1 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Sulu koşullarda Ülkemizde de dekara bir tonun üstünde verimlere rastlanmıştır. Gönül ister ki, sulu koşullarda, sözü edilen rekor verime yaklaşalım. Bunun için öncelikle “çeşit” sorununu çözmek zorundayız. Buğdayın gen merkezi Türkiye için bu pek zor olmasa gerek. Ne var ki, çok sayıda makro ekoloji, çok sayıda tüketim alanı, sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık gibi seçeneklerle her yıl onlarca yeni genotiplerin geliştirilmesini gerektirir. Bunlara bisküvi, glütensiz gibi niş pazarlar eklendiğinde, salt buğday ıslahımız için çok sayıda buğday ıslah kadrosuna ve buğday ıslah projesine gereksinim duyulacaktır. Memnuniyetle belirtmek gerekir ki böyle çok hedefli projeleri yürütebilecek kadrolarımız adeta görev beklemektedir. Onlarca araştırma enstitüsü, onlarca Ziraat Fakültesi, yüzlerce araştırma yetkisine sahip tohumculuk firmasının olduğu ülkemizde, böyle bir girişimin, merkezi bir planlama ile başlatılma zamanı çoktan gelmiştir. Özellikle yeni bitki ıslah tekniklerindeki hızlı gelişmelerden[1]de yararlanarak, buğday çiftçimizin, agro-teknolojik yeniliklerle rekabet gücünü artırmasına bir an evvel olanak tanıyalım.

[1] http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu

ÜLKELERİN GIDA HARCAMALARININ SOSYO-EKONOMİYE YANSIMALARI

İnsanoğlunun harcamalarının başında gıda gelmektedir. Aç birey düşünemeyeceğimize göre, harcamalarımızda önceliği gıdaya vereceğimiz açıktır. Fakat geriye kalan paranın insanı özgür yaşama kavuşturma, kültürel gelişme ve yaşam standartlarını yükseltme açısından ne kadar etkili olabildiğini yakın çevremizde sürekli olarak izlemekteyiz. Toplumda aşırı uçlar, insan kaynaklarına ulaşmada, maddi sıkıntı içinde olan katmanlarla yola çıkmaktadırlar. İnsan, gelişmiş kültürü ile madalyonun iki tarafına bakmayı öğrenmiştir. Demek ki bütçemizden gıda için ne kadar az para ayırabiliyorsak, o kadar fazla meblağı yaşam standardımızı yükseltmek için kullanabiliyoruz. gıdatüketimiXX

Ülkelerin gıdaya ayırdıkları bütçelerini karşılaştırdığımızda, onların gelişmişliklerini, vatandaşlarının yaşam kalitelerinin karşılaştırmalı resimlerini görebilmekteyiz. “Euromonitor” verilerinden yola çıkılarak elde edilen sağdaki grafikte, bazı ülkelerde aile bütçelerindeki gıda harcama oranları karşılaştırılmaktadır. Restoran harcamalarının göz önünde tutulmadığı bu grafikten de anlaşılacağı gibi, ABD aileleri bütçelerinin ancak %7’sini gıda için harcamakta, Türkiye’de bu oran %22’ye, Pakistan’da % 41’e ve Nijerya’da %57’lere çıkmaktadır. Aslında bir Amerikan vatandaşının yıllık gıda harcaması 2390 US$, Nijerya’lının 1343 US$’ından fazladır. Ne var ki yıllık kişi başına düşen gelirlerde uçurum farkı gözlenmektedir. Buradan bazı sosyal ve ekonomik noktaları öne çıkartabiliriz:

• Zengin ülke vatandaşlarının bütçelerinde gıda harcamaları daha az yer tutmaktadır. Ülkelerin zenginleşme sürecinde gıda harcamaları azalmaktadır. Örneğin Güney Kore’nin gıda harcamaları 1975’lerde %66’larda iken günümüzde bu oran %13’lere inmiştir. Tüketim alışkanlığı, devlet desteği gibi faktörlerle söz konusu saptamanın tersi de gözlenebilir. Güney Koreli ailenin, kendisinden daha zengin Japon’dan daha az oranda gıda harcama yapması gibi.

• Bazı ülkelerde tarım değişik biçimlerde desteklenmektedir. Endüstriyel tarımla gelen düşük maliyetlerin de katkısıyla, söz konusu ülke fertleri gıda için daha az para harcamaktadırlar. Nitekim bir Amerikan vatandaşı, değinilen nedenlerle, gıda için yılda 2390 US$ harcarken, Norveç vatandaşı 4454 US$’ı harcamaktadır.

• Gıda harcama oranlarının yüksek olduğu ülkelerde beslenme bozukluklarının topluma maliyeti de göz önünde tutulursa, sosyoekonomik yansımaların gıda krizlerine ve ülke içi, hatta ülke dışı çatışmalara varabileceğini gözlemeye çoktan başladık.

Beslenme bozukluğunun -sosyal maliyetinin ötesinde- üretkenlikteki düşüş ve tedavi harcamaları ile birlikte yıllık dünya gayrisafi hâsılsının %5’i olan 3,5 trilyon US$’lık (kişi başına 500 US$) bir maddi bedeli vardır.

Gıda harcamalarının yüksek oluşunun ana nedenlerinden biri de, ülkenin yeterli miktarda tarımsal üretimlerinin olmamasıdır. Geri kalmış ülkelerde gözlenen, yönetimlerin yeteri titizlikte konuya eğilemeyişi, çarpıcı olarak Suriye örneğinde öne çıkmaktadır. Kuraklığın kol gezdiği bu ülkede, taban suyunun dahi takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olan bitkilere geçişe engel olunmaması (pamuk tarımı!) gibi, üst yönetimleri ilgilendiren önemli konulara eğilinmemiştir. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan 2013 yılında, 2016’dan itibaren, ülke su varlığını tasarruf amacı ile buğday tarımını yasaklama kararı getirdiğini duyurmuştu (Açıkgöz 2013) .

Toplumların kişi başına gıda harcamalarını azaltmak kalkınma ile sağlanır. Gelişmekte olan ülkelerin bazıları endüstriyel ve tarımsal kalkınmayı birlikte sağlamıştır. Peki, tarımsal ilerleme nasıl gerçekleştirilmiştir? Bu konuda Brezilya çarpıcı bir örnektir. “The Economist”, ülkenin ithalatçı konumundan ihracat liderleri arasına girebilmesini, “bilimden yararlanma, yeni girdilere başvurabilme ve ulusal stratejiler geliştirebilme” üçlüsünün kombinasyonuna bağlamaktadır (Brezilya’nın Tarımsal mucizesi). Ülkenin 2001 yılında 17 milyar US$’lık tarımsal ürün ihracatının 2011’de 97 milyar US$’a ulaşması gerçekten bir mucizedir. Bu konuda tüm yazar ve analiz uzmanlarının birleştiği bir nokta öne çıkmakta: Yenilikçilik ve araştırma. Asidik savanaların toprak ıslahı ile başlatılan atılımları, her ekoloji için yeni çayır ve mera bitkisi çeşitlerinin ıslahı takip etti. Afrika’nın SAKALLI DARIsından geliştirilen yeni çeşitlerle öyle yüksek verimliliğe ulaşıldı ki, açık alan sığırcılığında dört yıl olan kesim ağırlığına ulaşım 20 aya düşürüldü; Hindistan’nın zebu ırkından geliştirilen nelore sığır sürüleri ile dünya kırmızı et piyasalarında söz sahibi oldu. Ilıman Uzak doğunun soyasını, tropik Brazilya’ya adapte edilmesi ülkeyi soya pazarında dünya liderleri arasına yükseltmiştir. Burada Brezilyanın yeni bitki ve hayvan türlerinin ülke koşullarına adaptasyonunu nasıl sağladığı, yani diğer ülkelerin genetik kaynaklarından nasıl akıllıca yararlandığı dikkat çekmektedir. Bunu sağlayan bir kamu kuruluşu EMBRAPA’dır (Brasileira de Pesquisa Agropecuaria – Brezilya Tarımsal Araştırma Organizasyonu). Devletten yarı bağımsız bir statüyle kurulan bu kurum, kurulduğu 1973 yılından beri, Üniversitelerin insan kaynakları dâhil, tüm özel sektör ve kamu AR-GE kaynaklarını koordine ederek ülke tarımında değinilen ilerlemeyi sağlamıştır. Sonuçta Brezilya vatandaşlarına Avrupa ülkeleri seviyelerindeki kadar düşük bir oranda (%15) gıda harcama olanağı sağlamıştır.

Nazimi Açıkgöz

KOMŞULARIMIZIN YETERSİZ ARGE YATIRIMLARI TOHUMCULARIMIZ İÇİN BİR FIRSAT OLABİLİR!

Komşularda tohumculuk RadikalGıda ve tarımla ilgili bir uluslar arası araştırma kuruşunun (IFPRI[1]) son raporuna göre, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri vatandaşlarını doyurmak üzere, tarımsal araştırma yatırımlarını artırmak zorundadırlar. Bu bağlamda bazı ülkelerin söz konusu yatırımları ikiye değil, dörde katlamaları gerekeceği saptanmıştır. Bölgedeki 11 ülkeden Ürdün ve Umman hariç hiç biri, Birleşmiş Milletlerin önerisi olan, tarımsal gelirin %1’ini araştırmaya yönlendirmemiştir.

Son elli yıllık verilere dayalı araştırmalarda, tarımsal ARGE’ye yapılan yatırımla tarımsal üretim, gıda güvenirliği ve kalkınma arasında çok kuvvetli bir korelasyon saptanmıştır.

Bölgede tarımsal üretim 2050’ye kadar %2,1 artması gerekmekteyken, söz konusu artış 2000 yılından günümüze ancak %1,9 da kalmıştır. Hâlbuki nüfus artışı, küresel ısınma ve kuraklık bölgeyi uzun yıllardır tehdit etmektedir[2]. Kamu ödemelerindeki sorunlar nedeniyle Mısır, Ürdün ve Lübnan’dan çok sayıda uzman, ülke dışı görevler almıştır. Bazı ülkelerde ise uzman kalifiye ARGE elemanları emekli olmak üzeredir. Asıl sorun, vergi sistemlerindeki aksaklıklar ve tohumculukta en önemli konu olan ıslahçı haklarına getirilemeyen koruma nedeniyle ÖZEL SEKTÖRÜN komşu tarımında yeterince devreye girmemiş olmasıdır.

Türkiye ise, 2014 verilerine göre 170 milyon dolara ulaşan ihracatı ile orta doğuda, tohumculuğu hızla gelişen bir ülke görünümündedir. Özellikle tohumun yanında “çeşit” (ıslahçı hakları!) ihracatına başlayan ülkemiz (Bulgaristan ve Rusya’ya çeltik, Ukrayna’ya fasulye), geliştirilecek stratejilerle, en azından bazı türlerde, komşularının tohum tedarikçisi olabilir. Yetkililerin, 2023 yılında tohum ihracatının 500 milyon dolarlara çıkabileceği beklentisi hiç de hayalî sayılmaz. Yeter ki, bu konuda kendi ARGE’mizi zekice yönlendirebilelim. Üniversitelerimiz, maalesef, bu konuda yeterince aktif hale getirilememiştir. YÖK’te başlatılacak bir girişimin, yalnız ziraat fakültelerinde değil, tüm biyolojik bilimlerdeki kadroların, raflık araştırmalar yerine, bitki ıslahının gerektirdiği başlangıç materyalini sağlamak üzere yönlendirmede fazla geç kalınmamalıdır. Unutulmamalıdır ki minimum ortamlarda dahi, bazı yerel türlerin morfolojik, fizyolojik, moleküler karakterizasyonları ile yola çıkılabilir. Diğer taraftan ülke bilim kadroları, aşağıdaki ileri teknolojik olanaklarla özel sektör için geleceğe yönelik fırsatlar sunmaktadır:  21-23 Eylül 2015 tarihleri arasında Darıca’da gerçekleştirilecek YEŞİL BİYOTEKNOLOJİ kongresinde, gerçekten de tohumculuğumuzun temel gereksinim konularına ele alınmaktadır (http://www.greenbiotechnology2015.org/):

–         Genome editing, –         OMICs technologies,-         Selection of transgenics,-         Association mapping in plants,-         Bioreactor-based mass propagation,-         Cryopreservation
–         Synthetic seed production,-         Haploid plant production-         Plant viral diseases,-         Endophytes in plant biotechnology,-         Nutrient removal and greenhouse gas mitigation

Küresel ısınma, beslenme ve tüketim alışkanlıklarında yaşanacak değişimler, tohum sektöründe yeni hedeflere, yeni konulara ve yeni yöntemlere yönelmeyi gerektirmektedir. 2050 yılında kişi başına yıllık tüketiminde tahıllarda değişim beklenmemesine karşın, baklagillerdeki %15, bitkisel yağlarda %33 artış beklentisi, tohum sektörü için ilginç olsa gerek (Açıkgöz 2015[3]).

Nazimi Açıkgöz

[1] The International Food Policy Research Institute (IFPRI) www.ifpri.orgDownload press release 
[2] http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/suriye-olaylarinda-kuresel-isinmanin-rolu-94005,
 http://blog.milliyet.com.tr/kuresel-isinmanin-tarimda-ilk-can-sesi–s-arabistan-da-bugday-tarimina-son–/Blog/?BlogNo=415629
[3] Açıkgöz N. 2015. Gelecekte gıda tüketimleri ne yönde değişecek? Dünya Gıda, Haziran, sayı 2015-6, sayfa 75-77

SURİYE OLAYLARINDA KÜRESEL ISINMANIN ROLÜ

Doğal afetler, hayati öneme sahip ekonomik kaynakları kısıtlayarak,toplumu ve dolayısıyla,  yerel yönetimleri sıkıntıya sürükleyebilir. Örneğin kuraklık, beraberinde gelen tarıSuriye4msal ürün eksikliği nedeniyle, ülkede yalnız gıdaya erişimi zora sokmakla kalmaz, aşırı bir gelir dağılım dengesizliğine neden olur. Karaborsa, kaçakçılık, yağma gibi, sosyal yapıyı yıprandıran eylemler kaçınılmaz hale gelebilir. İşin çok daha vahimi, bu durumların bazı yöneticilerce fırsata dönüştürülme riskinin doğmasıdır. 

Proceedings of the National Academy of Sciences” de, özellikle Türkiye’yi de ilgilendiren bir rapor hazırlandı. Söz konusu yayın, Suriye olaylarının iklim değişikliği ile ilişkisine ait bir araştırma sonuçlarına dayanmaktadır. Rapora göre, sırası ile 1988-1993, 1998-2000 ve 2005-2010 dönemlerinde, kuraklığın neden olduğu kırsaldan şehirlere milyonlarca göç,  sadece üretici sayısı azaltmakla kalmamış, göçler sonucu şehirlerde artan işsiz ordusu da potansiyel bir sorun doğurmuştur. Tarımsal üretimdeki düşüşler, işsiz ve fakirin gıdaya ulaşımdaki zorluklar da eklenince, ülkede, 2011 yılında olaylar patlak vermiştir. Ve şu sırada 3,9 milyonu yurt dışına olmak üzere (resim), 11 milyon Suriyeli yerinden yurdundan olmuştur[1]. Kriz öncesi orta gelir gurubuna giren bu ülkede, şu anda nüfusun yarısı açlık sınırı altında yaşamaktadır.

Araştırmada yüzyıllık iklim verilerinden yararlanarak, sıcaklıklardaki artışı ve yağışlardaki düşüşler grafize edilmiştir (Şekil). Rapörterlere göre küresel ısınma, tamamen antroponik[2], yani insanlığın neden olduğu kaynaklıdır.  Artan sera gazının neden olduğu kuraklık, yalnız ülke tarımına değil, tüm diğer sektörleri etkilemiş ve bugünkü krizin ana faktörlerinden biri olmuştur. Ülkede tarımsal üretim, 2014 yılında, son iki yıla oranla %30 daha da düşük oluştur.  

Araştırıcılar, aynı olayın Afrika’da da yaşandığını belirtirken,  bir  “science”[3] yayınına dayanarak, incelenen 60 araştırmanın da aynı görüşü paylaştıklarını önSuriye3e sürmektedirler.  İşin ilginç tarafı, geleceğe yönelik iklim tahminlerine göre, Suriye’de durumun hiç de iyi olmayacağı yönündedir. Hatta bu kapsamda, önümüzdeki yıllarda, potada Türkiye’nin de bulunduğu Lübnan, İsrail ve Ürdün gurubu doğu Akdeniz ülkelerinin söz konusu kuraklıktan etkileneceği dile getirilmiştir.

Suriye krizinin tek nedeni kuraklıktır denemez. Özellikle bölgede hüküm süren mezhepler arası çekişmelerin, ARAP baharının toplumdaki sosyo-politk etkilerin, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin, ülkenin ekonomik durumu gibi onlarca faktörün, söz konusu krizde rolleri yadsınamaz. Bu etkilerin uzun vadedeki birikimleri üzerine gelen son kuraklığın, fitili ateşlemedeki rolü hiç de göz ardı edilemez.

Raportörlerden birinin savına göre, sağlıksız su yönetimi de, kuraklık nedenlerinden birini oluşturmuştur. Taban suyunun takip edilmeyişi, su tüketimi fazla olan bitkilere geçişe engel olunmama gibi (pamuk tarımı!), üst yönetimlerin tasarrufu konular, adeta devreye sokulmamıştır. İlginçtir, su kullanım plan ve projeleri olan bazı ülkeler, gerekli tedbirleri çoktan almıştı. Nitekim Suudi Arabistan 2013 yılında,  2016’dan itibaren, ülke su varlığını tasarruf amacı ile, buğday tarımının yasaklama kararını getirdiğini duyurmuştu. (Açıkgöz1913: KÜRESEL ISINMANIN TARIMDA İLK ÇAN SESİ: S. ARABİSTAN’DA BUĞDAY TARIMINA SON).       

12 bin yıl evvel, tarım ve hayvancılığın başladığı bu ülkelerde, sıcaklık artışı ve kuraklığın sona ereceği de beklenemez. O nedenle sürdürülebilir bir su kullanım sisteminin oturtulması kaçınılmaz görünüyor.  

Rapor yazarları, krizin çıkmasında tek nedenin,  küresel ısınma ve kuraklık olarak kabul edilemeyeceğini de dile getirirken,  söz konusu faktörün, en azından, sebepler zincirinin bir halkası, ama birinci halkası olduğunu vurguluyorlar. 

Rapordan bizlerin alacağı çok önemli bir ders var. Yukarıda da belirtildiği gibi ülkemiz, geleceğe yönelik iklim tahminlerine göre kuraklık potasında.  O zaman sürdürülebilir su kullanım projelerine daha ciddi sarılmak zorundayız. Rantabl bir sulama sistemi için, sulanabilir alanların artırılması yanında, arazi birleştirmeleri, suyun en etkili kullanılabileceği agroteknik bilgi birikiminin sağlanması gerekmektedir. Fakat tüm dünyada, kurağa ve sıcağa dayanıklı kültür bitki çeşitleri hızla geliştiriledururken, acil olarak bizim de tüm tarımsal araştırma olanaklarını (Bakanlık, Üniversiteler, TÜBİTAK ve Özel sektör vs.) bir şemsiye altına alan, büyük bir proje başlatmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki yüzlerce kültür bitkimizin, çok sayıda seçeneklerine (yazlık, kışlık vs) binlerce yeni genotiplere–çeşitlere ihtiyacı olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

[1] http://www.wfp.org/stories/10-facts-about-hunger-syria

[2] Tayşi V. ve N. Açıkgöz 1979: Antropogen Tarımsal Çevre Bozulması. Ege U. Ziraat Fakültesi Dergisi Vamık Tayşi Özel Sayısı s: 149-155

[3] http://www.pnas.org/content/early/2015/02/23/1421533112

TÜRK TARIM VE TOHUMCULUK BİLİMİNE BÜYÜK KATKI!

Türk tarımı maalesef yeterli sayıda başucu kitabının yayın şansı bulamadığı bir sektördür. İşte Dr. Mehmet UYANIK’IN İngilizce Türkçe “Açıklamalı TOHUMCULUK TERİMLERİ sözlüğü” söz konusu kategoride bir örnek MehmetUyanık2oluşturmaktadır. Tüm zirai eğitim, yönetim birimlerine, tarımsal araştırma ve tohumculuk kuruluşlara önerilecek bu eser,  büyük bir boşluğu doldurmaya adaydır. 1680 sayfada ele alınan 11.500 madde ile iki ciltlik bu esere, tarımsal ürün ticareti ve tarımsal hukuk alanlarında da sıkça başvurulacağı bir gerçek.

Kitaplarda özellikle tohumculukla ilgili kavramlara alabildiğine detaylı eğilinmiştir. Örneğin salt “tohumluk” kelimesi ile ilgili olarak: analizi, anatomisi, bayi, bedeli, bilimi, dağıtıcısı, etiketi, idamesi, kalitesi, karışımı, kontrolü, korsanlığı, partisi, kullanıcısı, üreticisi, politikası, patolojisi, sertifikasyonu, tağşişi, sertifikasyonu, royalitesi, saflığı, simsarı, taciri, talebi, kategorisi, teksiri, yaşı, üretim alanı, üreticisi, toptancısı, testi, yönetmeliği ve kanunu gibi yüzlerce maddeye yer verilmiştir. Zaten yazar, eseri  “Açıklamalı TOHUMCULUK TERİMLERİ sözlüğü” ile adlandırırken, “açıklamalı” ifadesi ile farkında olmaksızın, “sözlük” ötesinde hedeflediği gizli bir savını deşifre etmiştir: Kitap “TOHUMCULUK TERİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ” olarak yayınlanabilirdi.

Eserde tarımın tüm disiplinlerine yer verilmiştir. Botanikten bitki ıslahına, biyoistatistikten bitki hastalıklarına, tarımsal hukuktan Sitogenetiğe, tarımsal biyoteknolojiden moleküler genetiğe birçok bilim dalına ait kavramlar İngilizceleri ile sıralanırken, örnekleri ile ansiklopedi seviyesinde ele alınmıştır. Özellikle biyoteknolojidaki genomic, proteomic gibi  son gelişmelere yer verilmiş olması, eserin, tarım biliminden kopmak istemeyenler için çok yararlı olacağının kanıtıdır.

Eser TSÜAP (Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Birliği) tarafından ilk kitap olarak yayınlanmıştır. Kuruluşun, tarım ve tohumculuk biliminde yaşanan yayın boşluğunun,  bu tip “başucu”’ kitapları doldurmaya devem etmesi beklentisi ile…

Nazimi Açıkgöz

%d blogcu bunu beğendi: