Köy Çeşitleri Tohum Pazarına Kazandırılabilir mi?

Bitkisel üretimde tohum, fide veya fidanla yola çıkılır. Tabiiki bunların genetiği, hedeflenen, adı belirlenmiş çeşide ait olmalıdır. Ekilen çeşidin farklı verim ve kalitede ürün vermesi halinde doğacak zararı tohumu satan firma karşılamak durumundadır. Yani tohumculuk bir sorumluluk gerektirir ve tohum satışını yetkilendirilmiş tohumculuk firmaları dışında biri örneğin bir çiftçi bu mesuliyeti üstlenemez ve o nedenle de tohum satamaz. Peki tescil edilmemiş köy çeşitlerini tohumcu firmalar da üretip satmayacağına göre, ne olacak o, birçok karakter bakımından öne çıkan, hatta vazgeçilemeyen köy-yerel-çiftçi çeşitlerinin tohumculuğu? 

Önce tohum desteği diye bilinen, sertifikalı tohum kullanan üreticilere verilen bir meblağı anımsatalım. Buradan tescil edilmemiş, koruma altına alınmamış, yetkili bir tohum firmasının arkasında olmadığı bir yerel çeşidin, üretici tarafından satın alınması ve üretilmesi pek olası görünmüyordu. İşte tam bu aşamada Tarım ve Orman Bakanlığının 03.09.2019 tarihinde yayınlanan “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlamasına Dair Yönetmeliği” imdada yetişiyor. Yönetmelik yerel çeşitlerinin genetik erozyonlarını engellemek amacıyla; tohumluklarının çoğaltımı, pazarlanması, yerinde idamesi ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili kurallar getirerek, ticareti yapılacak yerel çeşitlerin kayıt altına alınması, tohumluk üretimi ve tohumluklarının piyasaya arzı ve bu konudaki denetimlere ilişkin usul ve esasları kapsar.

Bu yönetmeliğe göre yerel tohumlar kamu malı olarak ilan ediliyor ve kayıt altına alınmış olan yerel çeşitler ile ilgili işlemler Bakanlığın izin ve denetimi altında gerçekleştirilecektir. Yeni yönetmelik daha önce yerel çeşitlerin kayıt altına alınmasında STK, Üniversite, meslek kuruluşlarının başvuru hakkı kaldırılmıştır. Tohumluk üretimi dahil her hak sadece Tarım ve Orman Bakanlığının araştırma enstitülerine bırakılmıştır.

Adı geçen yönetmelikte yerel çeşit, milli çeşit listesinde kayıtlı çeşitlerden farklı olmak üzere; genetik erozyon tehdidi altında bulunan, belirli bir coğrafi bölge veya bölgelerde geleneksel olarak yetişen tohumlar ile yetiştiği bölgenin coğrafi şartlarına adaptasyon sağlamış bitki türlerinin klon ve popülasyon grupları olarak tanımlanmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi köy çeşidi popülasyondur. Yani genetik olarak saf değildir. Ama bir “çeşit” olarak tescili için tohum, genetik olarak saf olmak zorundadır.

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan köy çeşitlerine örnek olarak KARAKILÇIK ve SİYEZ buğdayları gösterilebilir. Bunların un ve ekmekleri bugün market raflarında yer almaktadır. Karakılçık buğdayı diğer ekmeklik buğdaya göre üç kat fiyat bulabilmektedir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun değildir. Ayrıca yatma ve hasatta dane dökme gibi nedenlerle diğer çeşitlerle rekabet konusu, göz ardı edilemez. Bugün, ekmeğinin kalitesi belirli tüketici grubunu oluşturmuşsa da bir fiyat-tüketim dengesi içinde popülasyon karakılçık yerel çeşidinin geleceği sınırlıdır. “Tek başak seçerek” başlayan bir seleksiyonla üç-beş yılda elde edilen saf ve durulmuş genotipler, salt kalite farklılığı nedeniyle tescile kadar gidilebilir. Ne var ki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan fakat yüksek ekmek kaliteli bir çeşit adayı.   

Peki yüksek boyu, pek sağlam olmayan sapı ile makinalı hasada uygun olmayan karakterleri giderilirken o yüksek ekmeklik kalitesini muhafaza edecek bir seçenek yok mu? Klasik bitki ıslahı ile 13-15 yılda bir çeşit geliştirilebilir. Ancak bugün böyle uzun bir süreye bel bağlamak oldukça riskli. O ekmek kalitesini, şu anda yüksek verimli buğday çeşitlerine aktarmak üzere birçok firma arayış içinde olabilir. Bu işlem artık 4 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşebiliyor (Açıkgöz 2010, Bitki Islahında Bir Rekor: Dördüncü Yılda Yeni Çeşit, tiny.cc/kbkhpz)[1]

Hindistan, genom destekli bitki ıslah yöntemi ile dört yıl gibi rekor sürede geliştirilen iki nohut çeşidinin duyurusuna hazırlanıyor[2]. Türünün bu ilk çalışmasında, söz konusu genotipler, hem kuraklığa toleranslı ve hem de hastalığa dayanıklı. Çeşitler, Hindistan Tarımsal Araştırma Enstitüsü (IARI) ve Raichur (Karnataka) Tarım Bilimleri Üniversitesinin ortak çalışması ile geliştirildi. Bu çeşitlerin ıslahında uygulanan moleküler yöntemler ve genomik yenilikler, nohut gibi baklagiller ve kendine döllenen diğer bitkilerde verimli, kaliteli, çevre ve hastalıklara-zararlılara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesine örnek olacağa benzemektedir.

Bu gen-genom düzenlemelerinde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır[3].

Peki bu yeni ıslah tekniği üzerinde duran kaç Üniversite veya Enstitümüz var? Maalesef Ziraat Fakültelerimizde yapılan tezlerin yalnız %20’si tarımsal sanayiye yöneliktir. Peki o zaman ne yapılabilir?

Bu konuda dünyadaki gelişmelere bir göz atalım:

  • Pakistan acil gereksinimi nedeniyle ücretsiz olarak tohumculuk firmalarına dağıtmak üzere yurtdışından tek bir hat-gen satın almıştır,
  • Aynı şekilde Brezilya tüm ülkede pazarlanmak üzere uluslararası bir firmaya bir çeşit ısmarlamıştır.

Görüldüğü gibi dünyada hat-gen ticareti yapılmaktadır. Ne yazık ki biz ülkemizde ancak «gene yatırım» konusunda farkındalık yaratmakla işe koyulabiliriz.

O zaman, şu bizim KARAKILÇIK için kısa ve sağlam sap sağlayacak bir moleküler-genomik ıslah projesini veya yüksek verimli bir X ekmeklik buğday çeşidine KARAKILÇIĞIN yüksek ekmek kalitesini aktaran bir genomik ıslah projesinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde arayışına girsek.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/10/23/bitki-islahinda-bir-rekor-dorduncu-yilda-yeni-cesit/

[2] https://www.icrisat.org/genomics-delivers-super-chickpea-in-record-time/

[3] http://blog.milliyet.com.tr/bitki-islahinda-yenilikler/Blog/?BlogNo=617808

Yeni Bitki Islah Tekniklerinin Erken Sonuçları

Günümüze kadar değişen çevre koşullarına uyumlu yeni çeşitlerin–genotiplerin ıslahı için birçok yöntem uygulanageldi. Seleksiyon, melezleme ve mutasyon gibi yöntemleri klasik ıslah teknikleri olarak tanımlayabiliriz. Son zamanlarda doku kültürü, gen aktarımı ve gen-genom düzenlemeleri gibi diğer moleküler biyolojik gelişmeler devreye girdi. Fakat son beş yıl içinde karşımıza, aslında eski bir yöntem olan mutasyonun farklı bir şekli çıktı. Bilindiği gibi doğal mutasyonla gelişmiş yeni bitki çeşitlerinin yanı sıra, bitki ıslahçıları tarafından X, gama ve benzeri radyoaktif ışınlara tabi tutularak geliştirilmiş 225 türde 3282 çeşide rastlıyoruz. Mutasyon canlı genlerinde, kendiliğinden oluşan veya amaçlı oluşturulan bir değişimdir. Bu işlem, laboratuvarlarda, moleküler bazda, genom içi düzenlemelerle gerçekleştirilmeye başlamıştır. Bu yöntemde genotipler, kısa sürede tescil edilip, üreticilere ulaşabilmektedir. Gen düzenlemeleri CRISPR-Cas9, ZFN, Talen gibi bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen gendeki nucleotidlerin, geçici DNA kesici enzimleri ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, ikame edilmesi (yer değiştirmesi veya yerine konması) yani mikro-mutasyona tabi tutulması ile yeni genotiplerin yaratılmaktadır.

İşte bu gen düzenleme yöntemlerinin meyvelerine örnek olarak, tümü 1019 yılında gerçekleştirilen tatlı su çuprası[1], yağ kalitesi iyileştirilmiş soya[2] ve nohut[3] (dört yıl gibi kısa zamanda tescil edildi) gösterilebilir.

Konunun önemi nedeniyle, dünyada kim ne yapıyor sorusuna yanıt hazırlamak üzere başlatılan bir literatür araştırmasında[4] 6000’e yakın yayın taranmış ve yeni ıslah teknikleri konusunda, çarpıcı sonuçlar açıklanmıştır.

Bu araştırmaya göre Çin ve ABD yüzlerce araştırmaları ile bu konuda çok önde görünüyor. Gen düzenlemeleri yasal olarak GDO ile aynı mevzuata tabi tutulmasına rağmen, AB ülkelerinde de onlarca araştırma yürütüldüğü çizelgeden izlenebilir. Bu listede 18 araştırma ile Arabistan’ın bulunması da çarpıcı. Bitki biyoteknolojisinde pek öne çıkmayan bu ve benzeri ülkelerin gen düzenlenme konularında harekete geçtiğine şahit oluyoruz. Nitekim ülkemizin de, bir araştırma ile söz konusu listede yer aldığını belirtelim.  

ÇinABDAlmanJaponFranİsrailİngiltArabisHollan
59948788252524211815

Gen düzenleme uygulamalarındaki hızlı yayılma, doğal olarak ekonomileri yüksek, geniş alanlarda ekilen tarla bitkilerinde öncelikle öne çıkmaktadır.  Nitekim çeltik 29, mısır 10, patates 6, buğday 6, soya 4 ve kolza 4 araştırma ile ilk sıraları alırken, portakaldan incire, domatesten marula ve hatta süs bitkileri dahil birçok meyve ve sebzede, söz konusu araştırmalar süregelmektedir.

Yeni ıslah tekniklerini kullanan araştırıcıların, örneğin buğdaygillerde başak boyu, başak sayısı, dane iriliği gibi verimi artıracak agronomik karakterlere öncelikle ve yoğun olarak yönelecekleri muhakkak. Kolzada ise dane dökmeye dayanıklılık öne çıkabilir. Yandaki çizelgeden de anlaşılabileceği gibi birçok ıslah hedefi listelenebilir. Kalitenin artırılması ile ilgili olarak buğdayda glüten oranının düşürülmesi, soyada yağ kalitesinin iyileştirilmesi, çeltikte arsenik oranının düşürülmesi örnekleri verilebilir. Biyotik koşullara dayanıklılıkla ilgili olarak buğday, arpa ve mısırda mildiyö, külleme gibi hastalıklara dayanıklılıktan söz edebiliriz.  

Yine çeltikte tuza, mısırda ve buğdayda kurağa, soyada tuza ve kurağa dayanıklılık abiyotik koşullar için örneklerdir.

Dünya tarımsal ürün üretim ve ticaretinde söz sahibi olmak isteyen ülkelerin gen düzenleme yöntemleri ile pazara neler sürmek üzere olduklarına bir göz atalım: 

-Japonya’da tohumsuz domates;

-ABD’ de depolamada sorunu devreden çıkaran patates;

-Kanada’ da yabancı ot ilacına dayanıklı çeltik ve keten;

-İspanya’da düşük glutenli buğday;

-ABD’de yabancı ot ilacına dayanıklı kolza, kurağa ve tuza dayanıklı soya, yağ içeriği yüksek ketencik, çiçeklenmesi geciktirilen tilki darı, yüksek amilopektinli mısır, kararmayan mantar, düşük acrilamitli patates, yüksek lifli buğday, hazmı iyileştirilen yonca[5];

-Çinde küllemeye dayanıklı buğday;

-Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates.

Türk bitki ıslahçılarının da bu yeni yöntemlerle, moleküler biyologları da devreye sokarak, yerli ve milli çeşitlerimizi geliştirmeye başlamalarını umarız.

Nazimi Açıkgöz


[1] https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2019/01/19/dunyada-yeni-islah-tekniklerinin-gen-duzenleme-ilk-ticari-urunu-tatli-su-cuprasi/

[2] http://blog.milliyet.com.tr/yeni-islah-teknigi-ile-soya/Blog/?BlogNo=604506

[3] http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

[4] https://environmentalevidencejournal.biomedcentral.com/track/pdf/10.1186/s13750-019-0171-5

[5]http://www.calyxt.com/products/products-in-our-development-pipeline/

Şeker Pancarı Tohumculuğumuzun Düşündürdükleri

Türkiye’de şeker %97,5 şeker pancarından, %2,5 mısırdan (nişasta şekeri) elde edilir. 320 bin hektar ekim alanı ve 19

milyon ton civarında pancar üretimi ile ülkemiz, dünyanın önde gelen pancar üreticileri arasında yer alır. 33 şeker fabrikasında işlenen pancar, şeker fabrikalarımızın özelleştirilmeleri ile ilgili olarak, uzun süre gündem oluşturmuştur. Diğer taraftan, tohumlarımızın yerli ve milli olması hedeflenmişken, tüm tohumluğu yabancı ülkelerden sağlanan bitkilerin başında şeker pancarının olması çarpıcı görünüyor. Çünkü 1980’li yıllarda ülkemizde şeker pancarı tohumluğunun %60’ları yerli çeşitlerden oluşabiliyor, hatta tohum ihraç edebiliyorduk[1]. Peki, nasıl oluyor da bugün Türkiye tüm pancar tohumluğunu ithal etmek durumunda kalıyor?

1996 yılında dünyada tüm şekerpancarı üretim alanlarında büyük verim kaybına neden olan kök sakallanması (Rhizomania) hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu hastalık ilk defa 1954 yılında İtalya’nın Po ovasında belirlenmiş, 80’li yıllardan itibaren önce Fransa, Amerika ve Çin’de ve daha sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Türkiye’de ilk 1987 de Trakya ve Amasya Bölgelerinde gözlendi. Bu aşamada dünyada rhizomaniaya dayanıklı ilk çeşit RİZOR pancar çiftçi tarlasına ulaştı. Türkiye’de de RİZOR çeşidi 1992 yılından itibaren ekilmeye başladı. Sonuçta bu hastalığa duyarlı olan tescilli birçok yerli çeşit devre dışı kaldı.

Pancar gibi generatif dönemi iki yıl gerektiren bitkilerde, hastalıklara dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi için 15 yıl gibi uzun bir süre gerekmektedir. İşte şeker pancarı tohumculuğumuzu dışa bağımlı kılan ana neden budur. Bünyesinde yüzlerce uzmanı barındıran, Ömürleri yüzyılları bulan, tüm alt yapılarını salt şeker pancarı ıslahına yöneltmiş batı şirketleri, kısa zamanda klasik ve biyoteknolojik yöntemleri birlikte kullanarak, söz konusu hastalığa dayanıklı çeşitleri tescil ettirip dünya pancar tohum gereksinimini karşılamaya başladılar. Biyoteknoloji, pancar ıslahında o kadar aşama yaptı ki ABD’nde, tescil edilen transgenik (GDOlu) çeşitler, toplam ekim alanının %95’lerine ulaşmıştır.

Tohumculuk, yeni çeşit geliştirip tescil ettirmek ve onu üreticiye sunabilmektir. Her çeşidin ortalama bir ömrü vardır. Değişen iklim koşulları, farklılaşan biyotik ve abiyotik koşullar, agronomik olanaklardaki değişmeler, tüketici taleplerindeki farklar, tek yıllık bitkilerde ortalama çeşit ömrünü beş yılla kısıtlar. Yani, teorik olarak bir pancar ıslah birimi, tek bir bölge için her beş yılda bir, yeni çeşit geliştirmek durumundadır. Çeşitler mümkün olduğunca, o bölgenin her bir hastalık ve zararlısına dayanıklı olmak zorundadır. Var olan hastalık kaynakları da hiç boş durmaz, sürekli olarak yeni ırklar geliştirirler. İşte, onlarca ıslah hedefleri ile, neredeyse her biri farklı ekolojiye dağılmış 65 il için, yerli ve milli bir çeşit geliştirmek, Türkşeker’in var olan ARGE olanakları ile, hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor. Gönül isterdi ki bu işlerde Üniversiteler ve özel sektör de yeteri kadar birlikte çalışabilse…

İşte bitki ıslahı ve tohumculuk için var olan güçlerin birleştirilmesi, bu nedenle öne çıkıyor. Özel sektörün, üniversitenin ve kamunun materyal, eleman ve diğer altyapılarının birleştirildiği bir sistemi düşünelim ve bunu tüm tarımsal araştırmalara genelleyelim. O zaman koruma altına alınan çeşitlerin %56sı yabancı kaynaklı olur muydu?

Memnuniyetle belirtmek gerekir ki, Türkşeker’i şekerpancarı ıslah çalışmalarında yalnız değildir. 2010’lu yıllarda, Tarım ve Orman Bakanlığı şeker pancarı ıslahına başlamıştı. İki fabrikası ve bir tarım üniversitesi ile Konya Şeker grubunun ve üç fabrikası ile Kayseri Şekerin kısa zamanda şeker pancarı ıslah çalışmalarına başlayacakları beklenmelidir. Bilindiği gibi bu iki grup toplam şeker üretiminde %35 kota sahibi.

Ne var ki, neredeyse her ülke ekolojisi için ıslah edilmiş çeşitleri ile bazı uluslararası firmaların araştırmaları beklentilerin ötesine geçmektedir. Bir AB pancar tohumculuğu firması afit mücadelesinde kullanılan neonicotinoid grubunda yer alan aktif maddelerin AB’de yasaklanması üzerine, o afitlerle taşınan virüslere dayanıklılık ıslahını çoktan başlattılar bile[2].

Şimdi “şeker pancarı tohumlarını yurtdışından sağlamaya devam mı?” yoksa “tez elden bir yerli ve milli şeker pancarı çeşitleri geliştirmek üzere güçlerimizi birleştirelim mi?” seçeneklerini biraz irdeleyelim. İlk seçenek zaten sürdürülegelmekte. “THY uçaklarının kaçını yurt içinde üretiyor ki” yaklaşımı! İkinci seçeneğe biraz detaylandıralım. Şu anki durumu ile yurt dışı çeşitleri ile rekabet edebilecek yerli bir çeşidi geliştirme aşmasında olmadığımız meydanda. Tüm Türk tohum paydaşları sektör politikalarını[3] belirlerken: “Çok sayıda çeşidin Türkiye’ye girişini engellemek istiyoruz. Çünkü yerli şirketler Türkiye’de az sayıda kayıtlı çeşidi nedeniyle pazar payına sahip değiller, kendi çeşitleri (yetiştirici hakları için yüz binlerce dolar ödeyerek (telif))” saptaması yapmışlardır. Ve ek olarak “İhtiyacımız olan model üniversiteler, özel sektör ve batı ülkeleri gibi kamu araştırma enstitülerinin iş birliğidir. Gerçekten, eğer üç ünitenin hepsi tek bir şemsiye altında olabilirse, performansları 5-10 kat daha fazla olacaktır” görüşlerini ortaya koymuşlardır.

3. Tarım Şurasının Sonuç Bildirgesinde 28. madde olan: “Ar-Ge ve inovasyonda kaynakların daha etkin kullanılması için kamu, özel sektör ve üniversiteleri de kapsayacak yeni bir kurumsal altyapının oluşturulması” kararı çok önemlidir[4]. Çünkü tohumculuk çok disiplinli bir uğraş alanıdır ve özellikle gen-genitör sorunlarının çözümünde Türkiye büyük sorunlar yaşamaktadır[5]. İşte Üniversitelere, özellikle bu yönde büyük görevler düşmektedir.

Tarım Şurası kararlarının uygulanması doğrultusunda, tüm paydaşları kucaklayan bir “TÜRKİYE TARIMSAL ARAŞTIRMA KURUMU”nun oluşturulması, tüm tohumculuğumuz için milat olacaktır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu makalenin özeti http://blog.milliyet.com.tr/seker-pancari-tohumculugumuz/Blog/?BlogNo=619923 da yayınlanmıştır.


[1] Dünden Bugüne Türkiye’de Şeker Pancarı Tohumculuğu Muzaffer Adıyaman – TÜRKTOB Dergisi Sayı 2017-21.pdf

[2] https://european-seed.com/2020/04/sugar-rush-what-it-takes-to-develop-a-new-sugar-beet-variety/?utm_campaign=European%20Seed%20Story%20Of%20The%20Week&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=86462106&_hsenc=p2ANqtz-8N28p-I5oHwSa3pZ-jE-LZ0Z8ZYAriEpb8LAr3xO3gnyPWpn6BZPh-7j_ZVmleAoT6JtCFsstBc4TmVtdvIxcjeptFAg&_hsmi=86462106

[3]https://www.tarimorman.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/Tohumculuk%20Sekt%C3%B6r%20Politika%20Belgesi%202018-2022.pdf

[4]http://blog.milliyet.com.tr/universiteler-tarimda-nerede/Blog/?BlogNo=619152

[5]http://blog.milliyet.com.tr/cesit-gelistirme-4-yila-indi/Blog/?BlogNo=612792

%d blogcu bunu beğendi: