Is there a future for GMO-free soybeans?

During the last 15 years, world-transgenic (GMO) soy production has reached 80 million hectares. It is almost 80 percent of total acreage worldwide as of 2014: 100percent in Argentina, 94 percent in the United States; and 93 percent in Brazil. These developments make it extremely difficult to find GMO-free soybeans and soy additives, particularly in the three largest soy producing countries, which dominate the global export market.soya6

Non-GMO advantages

Transgenic herbicide resistant GM soy (Roundup Ready) growers are not legally permitted to use their patented seeds more than once; they have to sign a contract, guaranteeing that they won’t replant the seed in coming years. But soybean seeds are autogam (self pollinating), and as a result, when they are not patented, they can be used for many years. Even some non-GMO soybean farmers buy non patented seeds each year. Why? Soybean farming requires seed cleaning, spraying and professional packing services, and not every farm is equipped for this purpose.

What is the current situation for non GMO seed companies?

  • Their numbers are dwindling because of reduced availability of GMO free seeds and because they are being acquired by biotech seed companies;
  • Soybean breeders are not improving non GMO varieties because demand is so low. In recent years in the US, the number of GMO-free varieties decreased by 67 percent whereas GMO varieties increased 7 percent;
  • It’s expensive preventing the intermingling of non-GMO and conventional GMO seeds.

There are also some advantages for non-GMO soybean producers. Seeds are cheaper and farmers receive a premium for their crop, from 10 percent to 25 percent or more.

GM advantages

Despite of their lower crop price, why are more expensive transgenic seeds preferred by most farmers?

  • Disease and drought-resistant varieties are providing stable yield;
  • As transgenic soybean cultivation was not allowed in Brazil before 2003, the seed was being smuggled from Argentina. This means that producers were aware of the pluses of transgenic varieties;
  • Non-GMO soy cultivation needs herbicide application for both narrow and broad-leaved weeds, whereas during transgenic cultivation only one roundup spray solves the problem and reduces prime cost, time and labor;
  • GMO varieties are enabling the producers two crop harvest within one year.

In traditional soybean cultivation, farmers plow the soil, particularly for weed control before planting, whereas transgenic soybean cultivation is generally a no-till method and doesn’t need any soil preparations, so farmers are able save time, money and labor. (No till also limits the release of greenhouse gases). Because they can sow earlier in the season, farmers are also able to grow two crops a year rather than just one. In South America, because of the spread of transgenic crops, millions of hectare land are double cropped.

What about weed control? Because herbicide-resistant soybean varieties are used on the field, only one application of weed killer (glyphosate) is needed to solve the weed problem. Saving soil preparation with only one herbicide application results in cost reductions, and that is the main reason why most farmers prefer transgenic varieties.

Many companies have focused on growing cheaper feed for their livestock production and becoming a transgenic soy exporter. All of these developments are reflected in the low-cost GMO soy market. But as a consequence of the scarcity of non GMO seeds, GMO-free soy has increased in price, causing troubles within the organic livestock production sector, especially poultry and pork subsector within the European Union. Now they are looking for alternative sources of non GMO soy.

Future of soy

To increase the numbers of classic, GMO-free soy varieties, the seed industry has taken serious steps forward. Brazil has put more emphasis on non GMO’s and has established an association, ABRANGE, to promote production. EMBRAPA—the Brazilian Agricultural Research Organization—has launched a comprehensive breeding program for new GMO-free soy cultivars along with several other groups to provide greater competitiveness along the production chain. Some 13 companies now sell non GMO seed. The growing non GMO seed market is in part linked to what’s known as the 85/15 rule—a general agreement that distributors will sell 85 percent GMO and 15 percent non-GMO seeds. Monsanto and other multinational biotechnology and seed companies are also breeding non GMO lines with better tasting and more flavorful soybean varieties.

Soybeans are not the only crop in which a shortage of non GMO varieties has developed. Sugar beet farmers in the US who have wanted to grow GMO free varieties have found that most sugar factories will only handle transgenic seeds. The story with corn is similar. In 2005, there existed 3226 hybrids.  Within five years, this number dropped to 1062, whereas in the same period transgenic hybrid numbers increased dramatically.

The situation with soy remains fluid. Seed patents for GMO soy (Monsanto’s Roundup Ready soybeans) have been expiring: Canada in 2012 and the US in 2013. And GMO seed might be seen as too expensive for some farmers. Meanwhile, the agronomic advantages of newly released non GE varieties and the non GMO price premium might open the door for both of GMO and non GMO soybeans to compete against other soy exporting countries.

Nazimi Açıkgöz is a freelance science writer on food security, agrobiotechnology and climate change. His twitter handle is: @nazimiacikgoz.

Note: This paper has been republished in: https://www.geneticliteracyproject.org/2016/04/28/future-gmo-free-soybeans/

 

TÜRKİYE VE DÜNYA PAMUK EKONOMİSİNDEKİ GELİŞMELER

Pamuk, ülkemiz ekonomisi, tarımı ve özellikle sosyal çehresi ile sürekli gündemde kalmıştır. “Ürettiğimizden daha fazlasını ithal ediyoruz!” gibi hamasi yaklaşımların yanında, “bu sene pamuğu toplatacak işçi bulamadık” yakarımlarına da şahit olunmuştur. Ne var ki, tarım da, “piyasa ekonomisine” uymak zorundadır. Pamuk tüketicisi olarak Çin, Hindistan ve Pakistan’ın ardından dördüncü sırada yer alan Türkiye’nin, pamuk konusunda dünya pamuk ekonomisini en ayrıntılı bir şekilde takip etmesi kaçınılmazdır.pamuk16

2014/15 yılı verilerine göre (ticari yıl başlangıcı 1 Ağustos) dünya pamuk ekim alanı 34 milyon hektar ve toplam üretim 26 milyon ton civarındadır. Dekara verim ise 76 kg olarak tahmin edilmiştir. Türk çiftçisi ise aynı sezonda, 430.000 hektardan, dekara 162 kg verim alarak, 697.000 ton pamuk hasat etmiştir. Ne var ki aynı yıl, işlediği 1,4 milyon ton pamuğun diğer yarısını da ithal etmiştir. Burada basit olarak:

  • “İthal pamuk yerine kendimiz üreterek ithalata verilen parayı ülkemizde tutamaz mıyız” gibi bir soru aklımıza gelebilir. Biliyoruz ki pamuk alanları mısır tarımına kaydırılmış ve 6 milyon tona ulaşan mısır üretimimizle, bazı yıllar 3 milyon tona ulaşan mısır ithalatına adeta son verilmiştir. Üreticinin tercihinde tarımsal destekler, GAP’taki gelişmeler nedeniyle işçi teminindeki sorunlar etkili olmuştur. Diğer taraftan, transgenik pamuk tarımındaki gelişmeler nedeniyle artan üretim ve düşen fiyatlar karşısında, Türk pamuk üreticisini ne kadar dayanabilir!
  • Yurt içinde üretilen pamuğa, bir o kadarını da ithal ederek, katma değer sağlayan Türk tekstilcisini takdir etmek gerek. Pamuk ithal ettiğimiz Yunanistan ekonomistlerinden birinin ifadesi “biz Türk tekstilcisini zengin etmek için mi pamuk yetiştireceğiz” ifadesi, pamuktaki katma değerin önemini yeteri kadar vurgulamaktadır.

Pamuk verim sıralamasında Türkiye, dekara 162 kg verimle Avustralya’dan sonra (244 kg/da) ikinci gelmektedir. Kazakistan, Özbekistan gibi bazı Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi, kuru koşullarda pamuk tarımı yapan birçok ülkelerde verim 50 kg/da civarında kalmaktadır.

Dünyada yetiştirilen ilk genetiği değiştirilmiş dört üründen biri de pamuktu. 20 yıl içinde, transgenik pamuk alanları toplam dünya pamuk alanlarının %75’ine ulaşmıştır[1]. Pamuk yetiştiren 13 ülkeden bazılarında, ekim alanlarının % 90’ı aşan oranda GDO pamuk ekilmektedir. Bu ülkelerdeki pamuk tarımı büyük farklılıklar göstermektedir. Örneğin Çin’de 3,6 milyon hektarlık ekim alanının %96’nında transgenik pamuk tarımı yapılmaktadır. Çin, transgenik pamuk tarımına ABD ile aynı yıllarda, 1996’larda başlamıştır. Ülkenin bilim politikaları gereği, yabancı ülkelerin geliştirdiği çeşitlerin tarımı yasaktır. O nedenle Çin’de 2015 yılında yetiştirilen tüm transgenik tarım ve orman ürünleri (pamuk, domates, biber, papaya ve kavak) Çin’li uzmanlarca geliştirilmişlerdir. Ülkede pamuk tarımının transgenik çeşitlerle geçilmesi ile tarlalarda ilaç hazırlama esnasında yıllık ortalama 250 olan zehirlenme sayısının, 50’lere düştüğü saptanmıştır.

Hindistan’daki pamuk üretiminin ise, dünyada başka örneği yoktur. 2000’li yıllarda pamuk ithalatçısı olan ülke, 2002’lerde başlattığı transgenik pamuk tarımı ile bugünün başlıca ihracatçı ülkesi olmuştur. Böylece, o yıldan günümüze, üretimini üç kat artırarak, dünyanın en geniş pamuk plantasyonunu olan 12 milyon hektara ulaştırmıştır.  Bu alanın %95’i transgenik olup, üretim yalnız Hindistan’a özgü hibrit (F1-Melez) tohumla yapılmaktadır. Transgenik tohum,  uluslararası firmaların yanında, ulusal kuruluşlarca da sağlanmaktadır. Geliştirilen binlerce çeşitle Hint pamuk üreticisi, pembe ve yeşil kurt gibi zararlılar için yılda 20 civarındaki ilaçlama sayısını 2-3’e indirerek üretim masraflarını azaltmışlardır. Son zamanlarda geliştirilen yeni genotipler, zararlılara dayanıklılık yanında, hastalık, emici böceklere, virüslere, kurağa ve tuza dayanıklılık, yüksek lif kalitesi gibi çoklu amaçlara uygundurlar[2]. Belki bu olanaklarla ülke, 2030 yıllarında pamuk üretimini 15 milyon tona çıkartabileceğini öngörebilmektedir. Hindistan’ın 2013 yılında kullandığı transgenik tohumla 2,1 milyar US$ artı değer kazanmıştır.

Günümüz pamuk tarımını yönlendirecek çarpıcı bir atılım gerçekleştirilmektedir: İyi Pamuk Uygulamaları. Uluslararası “Better Cotton Initiative” (http://bettercotton.org/) organizasyonun bu hamlesi ile “pamuğun ekiminden-tekstil satış raflarına tüm ortam, işlem ve çalışanların refahı dâhil, pamukla ilgili her şeyin iyileştirmesi ve standarda bağlanması hedeflenmektedir. Diğer bir ifade ile sürdürülebilir bir pamuk üretimi için gerekli sosyal, ekonomik ve çevresel tedbirlerin alınması sağlanmak istenmektedir. Türkiye’nin de “İyi Pamuk Uygulamaları Derneği (İPUD)” ile (http://www.iyipamuk.org.tr/) devrede olduğu bu inisiyatif ne organik tarım ve ne de transgenik pamuk teknolojisini karşısına almaktadır.

2013 yılında kurulan IPUD, sürdürülebilir pamuk üretimi konusunda dünyada önemi gittikçe artan ‘’Better Cotton’’ lisanslı pamuğu Türkiye’de üreterek, Türkiye’deki pamuk üretimini sosyal, ekonomik ve çevresel anlamda sürdürülebilir kılmak ve Türk tekstil sanayicisinin sürdürülebilir pamukta dışa bağımlılığını azaltmak için çalışmaktadır.

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazı ayrıca Milliyet’te yayınlanmıştır “http://blog.milliyet.com.tr/turkiye-ve-dunya-pamuk-ekonomisindeki-gelismeler/Blog/?BlogNo=528984”

[1] http://www.isaaa.org/resources/publications/briefs/51/executivesummary/

[2] Birden fazla karaktere yönelik geliştirilen sıkıştırılmış gen (stacked gen) taşıyan transgenik genotipler, 2014 yılı toplam transgenik ekim alanlarının %28’inde ekilmektedirler.

Future of crop biotechnology in Brazil, China and other BRIC nations

What are the policies and prospects of the BRIC countries — Brazil, Russia, India and China — towards agrobiotechnologies?bric1

The BRICs did not attain a prominent economic performance until the 2000’s. However, they have made great strides in economic development in the first decade of 21st century. Although they have hit recent economic headwinds, as much as 40 percent of the world GDP’s increase belongs to BRIC countries in recent years, whereas G7’s share of the mentioned increase were only 30 percent. The growth prospects for these countries is even more dramatic.

They are also engaging fundamental world problems. For example, collaborating with South Africa and Indonesia, they organized the International Climate Change and Food Security Conference (ICCCFS) in 2011 in Beijing (China) and presented its final declaration in “Climate Change Framework Program Meeting” (UNFCCC) in South Africa.

The spirit of the formation of the G20 economies is to collaborate with the fast growing, tomorrow’s potentially rich countries, on decisions about the future problems of the world. As can be seen from the graph, the BRIC countries have moved up in the world economic list, during the mentioned years. China, for example moved from sixth position to second, Brazil from ninth to seventh, India and Russia came from lower positions to the ninth and eleventh respectively. We can relate the mentioned improvements to different economic sectors for each country, however the main sector would be Agricultural. For example, Brazil’s agricultural export volume grew fivefold from 2001 to 2011 and reached to $80 billion from $16 Billion.

The major role of biotechnologies in agriculture and export performance in the developing world is impressive, and in 20111 surpassed that for the developed world.

Biotech crops were grown commercially in all six continents of the world. In 2014 global biotech crop field size worldwide reached 181 million hectares. Of the 28 countries planting biotech crops by 2014, 19 countries planted 50,000 hectares or more to biotech crops. These mega-countries include the USA, Brazil, Argentina, India, Canada, China, Paraguay, Pakistan, South Africa, Uruguay, Bolivia, Philippines, Australia, Burkina Faso, Myanmar, Mexico, Spain, Colombia, and Sudan.

Let us look at the details for each of the BRIC countries:

BRAZIL: 42 million hectares belonged to Brazil, second after USA (73 million hectares). Ironically, Brazil was officially banned from growing GMO crops until 2003, so for years GM seeds from Argentina or Paraguay were smuggled into Brazil. It is expected that the acreage gap with the U.S. will be closed in the near future. Brazil grew transgenic soybean, maize, cotton currently, but has in the pipeline many candidate crops waiting for approval on sugar cane, beans, papaya, potato and some forest trees. It is remarkable that, “EMBRAPA, Brazil’s agricultural R&D organization that has gained approval to commercialize its home-bread biotech virus resistant bean, planning to market it in 2016. A herbicide tolerant soybean which has been developed in a public-private partnership with BASF, is also waiting for an EU import approval to be commercialized in 2016.”

CHINA: Plant science has gained remarkable interest; this country is number one in the world on investing public money on plant research. Especially biotechnological studies have brought commercial results and, as of 2014, China had cultivated 4 million hectare (2014, 93% of national production) of transgenic home-bred cotton. By law, the all GM seeds must be produced by Chinese companies. Several domestic companies have been able to commercialize food related GM crops like poplars, papayas with virus resistance, tomatoes and sweet peppers. In 2014, the Ministry of Agriculture issued safety certificates for two national products, which are not commercialized yet. One is Bt rice with resistance to insect pests; second is phytase enriched maize, which should improve the feed rating and reduce especially the environmental impacts of manure. This country is also number one in the world importing GMO corn and soy.

INDIA: This country started cultivating Bt cotton in 2003 and growing area reached to 11.6 million hectares in 2014, representing 93 percent of all cotton production. Since growing Bt cotton, India has become a cotton exporting country. In 2006 India became the second biggest cotton producer after China, producing 21 percent of world cotton. Bt cotton has resulted in a dramatic reduction in insecticide use. While non-transgenic cotton were requiring 5.9g of pesticides for the production of 1 kg of cotton, less than 0.9g of pesticides are used for the production of 1 kg of Bt cotton.The number of cases of pesticide poisoning has also decreased by 88 percent, because Bt cotton farmers spray less frequently. Indian Bt cotton farmers spend 31 – 52 percent less on insecticides and achieve a 34 – 42 percent higher cotton yield per ha than farmers who cultivate traditional cotton. Although the total production cost price of Bt cotton is 15 percent higher than that of non-Bt cotton, the income of Bt cotton farmers is 53 – 71 percent higher. Despite enormous biotechnological investment, India has not yet commercializes any other Bt crops due to existing biotechnological regulations and fierce campaigns by anti-GMO activists.

RUSSIA: Five years, ago the government implemented a “Complex Programme of Biotechnology in Russia to 2020, with a budget of 1.18 trillion rubles to benefit of biotechnologies advantages. The main objective of the program could be summarized as following: “Russia to take leading position in biotechnology and to create globally competitive sector of bioeconomy which should be technology the basis for modernizing Russian economy along with nanotechnology and information. The money will be spent on the development of priority fields of biotechnology. Thus bioenergy sector will need 367 billion rubles, industrial biotechnology – 210 billion rubles, agricultural and food biotechnology – 200 billion rubles, biomedicine – 150 billion rubles, biopharmaceuticals – 106 billion rubles, marine biotechnology – 70 million rubles, forest biotechnology – 45 billion rubles, and environmental biotechnology – 30 billion rubles”. However, the government reversed itself in 2015, and has instituted a ban on further GMO production and the importation of GMO corn and soybeans from the US. In a speech made to Russian Parliament in early December, President Vladimir Putin announced his plan for Russia to become the world’s biggest exporter of “ecologically clean and high-quality food.”

Final thoughts

It’s obvious that BRIC countries have greatly benefited from agrobiotechnologies based on GMO techniques. Considering climate change and food security, plant biotechnology seems to be one of the promising alternatives to overcome world hunger risk. Recent scientific progresses have enabled the breeders to edit genes, so genetic modification could be carried on without any foreign gene transfer. This new plant breeding methods with gene-editing, like ‘CRISPR’ or ODM (oligonucleotide directed mutagenesis) which has brought already new commercially variety to the market in U.S. and Canada, are cheap and very suitable; especially for SME breeding companies.

Now the question arises: Should those new techniques (without any foreign genes) be regulated like transgenic genetic engineering — so-called GMO’s — or not? If yes, the regulatory cost of any new candidate genotype would cost hundreds of millions for each innovation and need more than ten years to be commercialized.

Nazimi Açıkgöz

He is a freelance science writer on food security, agrobiotechnology and climate change. His Twitter handle is: @nazimiacikgoz.

Paper has been published in Genetic Literacy Project  | March 7, 2016 | 

https://www.geneticliteracyproject.org/2016/03/07/future-crop-biotechnology-brazil-china-bric-nations/

 

GEN TRANSFER DEVRİ KAPANIYOR MU?

Biyoekonomi ile bitki – hayvan ve diğer canlıların araştırma, geliştirme, üretim ve kullanımı için artı değerler üretilerek ekonomik kazanç sağlanması hedeflenmektedir. Aynı yaklaşımla tarım da, artı değerlere ulaşmak için yoğun araştırma yatırımlarına gereksinim duyar. Günümüzde özGen Aktarımı1ellikle nüfus artışı, gıda krizi, küresel ısınma gibi nedenlerle, birim üniteden maksimum verimin sağlanma konusu öne çıkmaktadır. Gerek bitki ve gerekse hayvan ıslahı ile bu güne kadar görülmemiş performansta yeni genotiplere ulaşılmıştır. Örneğin bir dekardan 2,24 ton[1] çeltik hasadına olanak verecek çeşitlerin ıslahı gibi (Türkiye’de çeltik verimi 0,8 ton/da). Gelecekte geliştirilecek yeni çeşitler bu sınırları da zorlayacaktır. Aslında yarının gıda gereksinimi için, ekim alanları değişmese dahi (azalacağı beklenmektedir), her ürün için verimin sürekli artırılması zorunlu görünmektedir. O nedenle GEN’e yatırım karlı bir yatırım olmanın ötesinde stratejik bir yatırımdır[2].

Yeni çeşitlerin geliştirilmesi bitki ıslahı ile sağlanmıştır. Seleksiyonların başarıları sınırlandığında, yapay popülâsyonlara gereksinim duyulmuş ve melezlemelerle kromozom aktarmaları başlamıştır. 1910’larda HİBRİT GÜCÜ veya MELEZ AZMANLIĞI gibi performans artışları sağlanmaya başlanmıştır. Bu evrede, tür içi ve türler arası melezlemelerle “YEŞİL DEVRİM”[3] gerçekleştirilmiştir. Salt bitki boyu kısaltılarak daha fazla verim sağlanmış ve böylece 1990’larda ikiye katlanan dünya nüfusunun gıda gereksinimi karşılanmıştır.

Genelde bir çeşidin ıslahı için 12-15 generasyon (bir yılda iki, üç generasyon üretilebilir) gibi süre gerekmektedir. 1940’larda başlatılan mutasyon ıslahında ise tek gende kalıtsal değişim hedeflenmiş ve bugüne dek 3000 civarında yeni genotip tescil edilerek tarıma kazandırılmıştır.

AB’de bitki ıslahının sosyal, ekonomik ve çevresel katkılarının neler olduğunu saptamaya yönelik bir araştırmada[4], 2000-2013 yılları arasında bitkisel üretimde verimin %16 arttığı ortaya çıkmıştır. Verim artışında ilaç, gübre, tohum ve diğer girdilerin toplu kullanımı etkili olmuştur. Fakat bitki ıslahı ile geliştirilen yeni çeşitlerin, yani tohumun, verim artışındaki payının %60 – 80 oranında olduğu tahmin edilmektedir.    Söz konusu bu araştırmaya göre, bazı bitkilerin ıslahı ile yıllık % 2,5’lara (Şeker pancarı) varan bir artış sağlanması oldukça çarpıcıdır. 1990’larda başlayan gen aktarımları ile gelen GDO’lar, her yıl işlenen dünya tarım arazilerinin %13’ünde ekilmektedir. 2010’lara gelindiğinde ise, gen aktarmaya gerek kalmaksızın, genom içi düzenlemelerle yeni genotipler elde e dilmeye başlanmıştır.

Yeni bitki ıslah teknikleri (YBIT) diye de tanımlanan bu genom düzenlemeleri bir seri yeni gen mühendisliği yöntemlerini kapsamaktadır. Testbiotech Factsheet 22-1-2015[5] e göre bu yöntemler “tilling, protoplast fusion, cisgenesis, oligonucleotide techniques, CRISPR-Cas, ZEN, TALEN, zinc finger nucleases, meganucleases ve epigenetics” başlıkları altında toplanmaktadır. Fakat bunlardan “CRISPR-Cas” üstünde en çok durulan kategoridir. Bu yöntemlerde, GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine, hedeflenen genin, işlem aşamasında uygulanan geçici DNA kesici enzimler yardımı ile susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, mikro-mutasyona tabi tutulması gibi genom içi uygulamalarla yeni genotipler yaratılmış oluyor. Doğal olarak bu yöntemler gen haritaları çıkartılan bitkilerde uygulanabilirler.

Söz konusu YBIT, diğer bitki ıslah yöntemlerine göre ucuz ve zaman kazandırıcıdır. Nitekim daha şimdiden küçük bir Kaliforniya şirketi, yabancı ot ilacına dayanıklı kolza çeşidini, ABD ve Kanada’da pazarlamak üzere tescil ettirmiştir. Çin’de küllemeye dayanıklı buğday, Japonya’da raf ömrü uzatılmış domates, Birleşik Krallık’ta dormansi sorunu çözülmüş arpa genotipleri de yine CRISPR yönteminin yeni ürünleri olarak yakında pazara girebilecektir. Aynı yöntemin Birleşik Krallık’ta hayvan ıslahında da kullanıldığı ve boynuzsuz sığır ıslah çalışmalarının kısa zamanda sonuçlanacağı beklenmektedir.

GDO’ya karşı olan AB’de, bu teknikler tohum sektörünün dikkatini çekti. Ve şu anda, dünyadaki YBIT ile ilgili araştırmaların %46’sı AB kaynaklı. Ne var ki bu teknikle geliştirilen çeşitlerin tescili, GDO’ları da kapsayan yönerge ile aynı kategoridedir (Directive 2001/18/EU). Gerçekten de söz konusu biyogüvenlik mevzuatına göre “geleneksel yöntemler dışında, modern gen mühendisliği yöntemleri ile geliştirilmesi” nedeniyle GDO ve YBIT ürünlerinin tescili farksızdır. Hâlbuki 2000’li yıllarda devreye giren bu yönerge,  bitkinin kendi genomu içinde yapılan gen mühendisliği uygulama ve bulgularından önce çıkarılmıştı.

Durum AB’nin yetkili organlarında değerlendirilmektedir. Fakat YBIT ve GDO hala aynı kefeye konduğu takdirde, bundan AB tohum sektörü çok zarar görecektir. Çünkü birçok risk analizi gerektiren GDO’lu çeşit adaylarının tescil masrafları, onlarca milyonluk bütçeler gerektirmektedir ve şu anda YBIT’i kullanan AB firmalarının %90’ı KOBİ, yani söz konusu tescil masraflarını kaldıramayacak küçük işletmelerden oluşmaktadır. O nedenle, eğer YBIT için ayrı bir yönerge çıkarılmadığı takdirde bundan, yalnız küçük tohumculuk kuruluşlarının rekabet güçleri olumsuz etkilenmekle kalmayacak, yenilikçi bilim bundan darbe alacaktır!

Nazimi Açıkgöz

Not: Bu yazının özeti, Apelasyon E-Dergisinin Nisan 2016 Sayısında “http://apelasyon.com/Yazi/440-gen-transfer-devri-kapaniyor-mu” aynı başlıkla yayınlanan analizden özetlenmiştir.

[1] Açıkgöz N. 2013: ÇELTİK VERİMİNDE DEKARA 2,24 TONLUK DÜNYA REKORU  http://blog.milliyet.com.tr/celtik-veriminde-dunya-rekoru/Blog/?BlogNo=406206

[2] http://blog.milliyet.com.tr/girisimcilere-biyoekonomik-bir-hedef–gen/Blog/?BlogNo=403788

[3] 1960’larda Nobel ödüllü Dr. Bourlogh ve ekibi buğday ve çeltikte bitki ıslahı bitki boyunu kısaltarak sağladıkları verim artışı ile ikiye katlanan dünya nüfusunun gıda gereksiniminin karşılanmasını sağlamışlardır.

[4] http://www.plantetp.org/images/stories/stories/documents_pdf/HFFA_Research_Paper_03_16_final_protected.pdf

[5] https://www.testbiotech.org/sites/default/files/Testbiotech_Factsheet_Synthetic_Gene_Technologies.pdf

 

%d blogcu bunu beğendi: