BAKLAGİL ÜRETİMİMİZDE YAŞANAN SORUNLAR

Son yıllarda dünyada nohut, mercimek, fasulye ve benzeri bitkilerin oluşturduğu baklagil grubu çarpıcı bir biçimde öne çıkmış ve 2016 yılı Birleşmiş Milletler FAO tarafından “Uluslararası Bakliyat Yılı” olarak ilan edilmiştir. Özellikle küresel ısınmanın yarattığı sorunlar karşısında, kırmızı ete oranla yedide bir daha az girdi gerektiren, proteince zengin bu ürün grubu gerek hayvan yemi (Avrupa her yıl 30 milyon ton civarında baklagil16zyemlik soya ithal etmektedir) gerekse insan gıdası olarak gelecek vaat etmektedir.

Kuru tarım koşullarında üretimi yapılan baklagiller, son yıllarda ülkemizde ekim alanı giderek daralan ürün grubuna girmiştir. Örneğin 2004 yılında 620 bin ton olan nohut üretimi 2014’de 450 bin tona (%27 düşüş),  480 bin ton olan mercimek üretimi ise 325 bin tona (%67 düşüş) gerilemiştir. Aynı yıllarda birim alandan kaldırılan üründe ise, hem nohutta hem de mercimekte %10 civarında bir artıştan bahsedilebilir (Grafik). 2004 – 2014 yılları arasında toplam baklagil alanı 1,2 milyon hektardan 0,73 milyon hektara inerek %39’luk bir gerileme göstermiştir.

Türkiye 2014 yılında hemen hemen ürettiği 325 bin ton kadar mercimek ithal etmiştir.

 

Öne çıkan bu saptamaların bazılarını farklı açılardan ele alarak yorumlamaya çalışalım:

  • Türk tarımı kabuk değiştirmektedir. Kırsal nüfustaki düşüşün yanında işletme tiplerinin değişmesi, özellikle kuru tarım bölgelerinde (baklagil bölgeleri) bazı köylerde nerdeyse 40 yaşından daha genç nüfusun kalmaması, her yıl 2,6 milyon hektar tarım arazisinin işlenememesi gibi olgular tarımımız için yeni sosyo-ekonomik model arayışlarını zorunlu kılmaktadır (Açıkgöz 2012)[1]. Olası seçeneklerden biri, İngilizce Public Private Community Partnerships (PPCP) kelimelerinin Türkçe karşılığını ifade eden kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği modeli birçok ülkede tarım ve diğer alanlarda uygulanmaktadır. Bu modelin küçük ve parçalı tarımsal işletme yapısına sahip ülkemiz tarımı için de çok uygun bir model olduğu görmezden gelinemez.  Şu anda orta Anadolu’da uygulanan “Tarımda Kamu-Özel Sektör-Vatandaş İşbirliğine Yeni Bir Örnek: Yozgat Deveci Havzası Meyvecilik Entegrasyon Projesi’ne tüm tarım paydaşlarının bir göz atması yerinde olacaktır.
  • Türkiye’de toplam tarım alanlarının, sulanabilir alanların 6,2 milyon hektara çıkması ile sulanabilir alanlarımızın %75’i sulu tarıma kazandırılmıştır. Doğal olarak kuru tarım alanlarından, yani baklagil ekim alanlarından kaydırılan arazilerle sulu tarım alanları genişletilmiştir. Doğal olarak sulu koşullarda yetiştirilen kültür bitkileri üretimi artmıştır. Nitekim 2000’li yıllarda milyonlarca tonluk mısır ithalat yapılırken, mısır üretimimiz son zamanlarda 6 milyon tonlara ulaşmıştır.
  • 2014 yılında mercimek üretimimiz 325 bin tona gerilemiştir. Aynı yıl mercimek ithalatı da aynı miktarda gerçekleşmiştir. Bu verilere bakılarak “Türkiye tükettiği mercimeğin yarısını ithal ediyor” denilebilir. Halbuki mercimek tüketimimizdeki yeterlilik derecesi ortalama %102’dir. Kişi başı yıllık tüketim 4,5 kg olduğuna göre yıllık tüketimimiz 350 bin ton civarındadır. Yıllık tüketimimizin karşılanması için 25 bin ton kadar bir ithalat yeterli olacakken 300 bin ton daha fazla bir ithalat söz konusudur. Bunun da özünde ithal edilen mercimeğin işlenip ihraç edilmesi yatmaktadır. Bu da ‘Tarım ürünlerine ilişkin dâhilde işleme rejimi’[2] kapsamında olmaktadır. Kanada’dan ithal edilen ham mercimek, işlendikten sonra ticari olarak Orta Doğu ülkelerine ve insani yardım çerçevesinde Uluslararası devlet ihalelerine (Birleşmiş Milletler ve Kızılay/Kızılhaç), dâhilde işlem rejimi ile çok sayıda Türk mercimek fabrikatörü ve tüccarı olaydan ticari olarak yararlanmaktadır.

Nazimi Açıkgöz

 

[1] http://blog.milliyet.com.tr/tarimimiz-icin-yeni-sosyo-ekonomik-model-arayislari-/Blog/?BlogNo=442176

[2] 27/01/2005 tarihli ve 25709 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 17/01/2005 tarihli ve 2005/8391 sayılı Bakanlar Kurulu kararı

%d blogcu bunu beğendi: