TARIMIMIZ İÇİN YENİ SOSYO-EKONOMİK MODEL ARAYIŞLARI!

Kırsal nüfusumuz 1995 de %43 iken 2009 da % 24’lere düşmüştür. Bu oranın daha da aşağı ineceği beklenmelidir. Çünkü batı ülkeleri %3’lerdeki çiftçi nüfusu ile kendilerini beslemekte, hatta tarımsal ürün ihracatlarını da gerçekleştirebilmektedirler. Türkiye’de söz konusu oran değişirken çok önemli bir nokta gözden kaçmaktadır: tarım kesiminde azalan nüfusta gençler başı çekmektedir. Birçok yerleşim yerinde 40 yaşından daha genç kimsenin kalmaması, tarım politikaları açısından atlanılmaması gerekli bir olgudur. 27 milyon hektarlık tarımsal arazimizin %10’unun (2,6 milyon hektar)  işlenemez duruma düşmesinde bu olgunun da payı vardır.  TrTarİhr

Ülkemiz gerek iç tüketim ve gerekse ihraç amaçlı üretim alanlarını kaybetme lüksüne katlanamaz, katlanmamalı da. Özellikle tarımsal ürün ihracatında yakalanan artış trendinin (Grafik!) devamı için tarımımızda insan gücü planlamasını şimdiden yapmak gerekir.  Unutulmamalıdır ki milli gelirin hala % 9’u, ihracatın da %12’si tarımdan sağlanmaktadır.

Gençlerin tarım dışı arayışlarını yadırgamamak gerek. Gerçekten onların, günlük iletişim kısıtları ile dolu ufak tarımsal işletmeler yerine, toplu çalışma ortamlarını tercih etmeleri gayet doğaldır. Gelişen medyanın, fertlerin sözel iletişim isteklerini artıracağı beklenmelidir. Sera ve bazı özel durumlar dışında, tarımsal uğraşlarda üreticinin genelde yalnız başına olması belki de gençlerin tarım dışına kaymalarının ana etkendir. İşte bu aşamada yarının tarımı için karar mercilerinin, tarım entellektüellerinin bu olayın farkına varıp, fikirler oluşturması, görüşler belirtmesi ve gelecek için tedbir ve teşvikleri planlaması gerekir.

Gerek bugüne kadar tarım dışı kalan ve gerekse bundan sonra boşalacak arazilerin tekrar tarıma kazandırılması kaçınılmazdır. Bu yönde hazırlanacak yasa ve yönetmeliklerle olası tüm seçenekler ele alınmalı ve gençlerin tarımsal üretime kazandırılması sağlanmalıdır. Bu konuda öne çıkabilecek bazı seçeneklere bir göz atalım:

  • Ticari amaçlı özel yatırımlar;
  • Sosyal amaçlı hemşeri derneklerin önderliğinde kurulacak yerel yatırımlar;
  • Kamu-özel sektör-vatandaş işbirliğinde yeni model yatırımlar, vs.

İlk iki seçenek “Türk tarımının büyük bir sosyo-ekonomik sorunu” başlığı ile “http://blog.milliyet.com.tr/ gidakrizivebilim’ de ele alınmıştı. Son seçenek ise çok çarpıcı bir uygulama örneği ile PROF.DR.MEHMET MERT tarafından “Tarımda Kamu-Özel Sektör-Vatandaş İşbirliğine Yeni Bir Örnek: Yozgat Deveci Havzası Meyvecilik Entegrasyon Projesi” başlığı altında “http://pusulagazetesi.net/” portalında aşağıdaki şekilde analiz edilmiştir:

“Ülkemizde ilk kez Yozgat’ın Kadışehri ilçesinde bir projeyle uygulanmaya başlanan bu işbirliğine, kısaca bir göz atalım:

Yetkililerden aldığımız bilgilere göre 2009 yılında, Kadışehri Kaymakamlığının öncülüğünde bir meyvecilik projesi başlatılmış. Projenin amacı küçük ve parçalı işletmeleri bir araya getirerek, entegrasyon sağlamak. Bu amaç doğrultusunda 468 çiftçiye ait 1680 adet parsel arazi birleştirilerek, tek bir parça araziye dönüştürülmüş. Üstelik birleştirmeyle yola ve arazi sınırlarına giden 500 dekarlık bir arazi de üretime kazanılmış.

Proje, iki etap şeklinde planlanmış. Birinci etap için ayrılan 5640 dekarlık alanda meyvecilik düşünülmüş ve bu doğrultuda kiraz (1050 dekar), elma (2936 dekar), armut (179 dekar), şeftali (503 dekar) ve koleksiyon (120 dekar) bahçeleri kurulmuş. Arazinin geri kalan kısmında, bu sene domates ekimi yapılmış. Proje sahasında elde edilen ürünler iyi tarım uygulamaları sertifikası alıyormuş. Sulama amacıyla ülkemizin en büyük (25.000 tonluk) membran havuzu yapılmış ve araziye tam otomasyonlu damla sulama sistemi döşenmiş. Bu arada projeye destek amacıyla, Bozok Üniversitesi’ne bağlı Bahçe Tarımı Meslek Yüksek Okulu Kadışehri İlçesinde açılmış. İkinci etap için ayrılan 5280 dekarlık alanda ise planlama çalışmaları devam ediyormuş.

Projenin şu ana kadarki finansmanı, il özel idaresi (1 milyon 600 bin TL) ve Başbakanlık (10 milyon TL) kaynaklarından sağlanmış. Yapılan bütün işlemler, kurulan kamu şirketi ”Bozok Tarım Ürünleri Üretim Paketleme ve Ticaret Anonim Şirketi” aracılığıyla yapılmış. Bu şirketin hisselerinin yüzde 96’sı Kadışehri Köylere Hizmet Götürme Birliğine, geriye kalanı ise Kadışehri Belediyesine, Halıköy Belde Belediyesine, Kadışehri Ziraat Odası Başkanlığına ve Kabalı Sulama Kooperatifine aitmiş. 2012’nin sonunda, meyve bahçeleri kamu şirketi üzerinden özel sektöre (Hakmar Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi) 25 yıllığına kiralanmış.

Projenin başladığı 2009 yılından bugüne gelindiğinde; çiftçilere her yıl dekar başına kira bedeli ödenmesi (2013 yılı için 480 TL), arazi fiyatlarının yükselmesi (nerdeyse 10 kat), istihdam yaratması (2013 yılında 600 işçi çalışmış) ve köye dönüşün başlaması (şuana kadar 13 aile gelmiş)  projenin önemli çıktıları arasındadır. Ağaçların meyveye yatacağı 2014 üretim sezonunda, projede çalışacak işçi sayısının 1000’e ulaşacağı bekleniyor. Projenin bu çıktıları köylüleri memnun etmiş olmalı ki ikinci etap için yoğun bir ilgi varmış.

Buraya kadar anlatılanlara bakıldığında, ülkemiz için yeni bir modelin söz konusu olduğunu görüyoruz. İngilizce Public Private Community Partnerships (PPCP) kelimelerinin Türkçe karşılığını ifade eden kamu-özel sektör-vatandaş işbirliği modeli, tarım ve diğer alanlarda, başta İngiltere, Almanya, ABD, İsveç, Kanada,  İrlanda, Güney Afrika, İtalya, Hollanda, İspanya, Hindistan olmak üzere birçok ülkede uygulanıyor. Bu modelde, işbirliği devam ettiği sürece, her üç grupta kazanıyor. Proje, çıktıları ve elde edilecek tecrübeler ile birlikte düşünüldüğünde, ağırlıklı olarak küçük ve parçalı tarımsal işletme yapısına sahip ülkemiz tarımı için önemli bir model olarak uygulanabilir.”

Tarım ihracat potansiyeli çok yüksek olan bir sektördür. Ancak, bu potansiyelin harekete geçirilmesi için “Yeni Stratejilere” gereksinim vardır. Tarımsal geleceğimizin stratejisini belirlememiz aşamasında, öncelikle AB ve küresel rekabete adaptasyon bakımından konuya yaklaşmak gerekmektedir. Artan bilinç düzeyinde insan beslenmesinde bitkisel ürünün önemi ön plana çıkmaktadır. Bu durumda ülkemiz, coğrafi avantajı ve milyonlarca hektar gerçek ve potansiyel ekim alanı ile amaçlanan üretimleri sağlayarak REKABET GÜCÜNÜ ARTIRABİLECEKTİR.

Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz

KÜRESEL ISINMA YENİ ÇEŞİTLER, ONLAR DA YENİ STRATEJİLERİ GEREKTİRİYOR

2013 sonbaharında Dünya Küresel Isınma Konferansında “KÖMÜR LOBİSİ”, küresel ısınmaya yönelik ilgili acil tedbirlerin gereksiz olduğunu ileri sürmüştür. Yine bazı bilim adamlarının savına göre  de küresel ısınma artış hızı, önceki tahminlerin altında kaldığından iklim değişikliği ile ilgili tedbir almaya datarladenemesi1 gerek yoktur.  Bu yaklaşımlara rağmen genelde, önümüzdeki yüz yıl içinde küresel sıcaklığın 5,8 C°’den fazla artış gösterebileceği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Daha önce pek fazla bilinmeyen açlık, sel felaketleri, tatlı su eksikliği gibi kavramlar söz konusu bu öngörünün habercisi niteliğindedir. Kuraklıkların oluşma sıklığı geçtiğimiz 30 yılda iki kat artmıştır. Bütün bunlar dikkate alındığında biyoyakıtlar başta olmak üzere tüm temiz enerji kaynaklarının devreye sokulup, 2020’lerde sera gazlarının etkisini en aza indirgeyerek, küresel ısınmaya “dur” denmesi hedeflenmektedir. Bu çerçevede hemen her ülke Kyoto protokolü gereği 2020’ler için temiz enerjiyi devreye sokarak, salımı azaltma veya sınırlama yükümlülüğünü kabul etmiş ve “İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planlarını” uygulamaya koymuştur. Örneğin Avrupa Birliği %20 – %30, Avustralya %15 – %25’e, ABD %17, Türkiye %11’lik salım azaltmayı taahhüt etmiştir. İşte tam bu aşamada, dünya gıda fiyatlarını yükselttiği gerekçesi ile Avrupa Birliği (AB)’nin biyoyakıt kullanımına sınırlama getirmesi  bazı kesimlerin itirazlarına neden olmuştur.

Dünya ekonomisinin sürdürülebilir bir tarımsal üretime gereksinim vardır. Değişen iklim koşullarında bunun sağlanması bilim adamlarından gazeteciden bürokrata tüm paydaşların sağlıklı bilgilerle donanarak oluşacak görüşleri açıklamaları, politikacı ve ilgili diğer birimlerin kararlarını bu gerçeklere dayanarak vermeleri ile olasıdır.

2030’lara doğru tarım ürünlerinin %35 artması beklenmektedir. Fakat iklim değişikliğinin olumsuzlukları nedeniyle bunun gerçekleşmesine şüphe ile bakılmaktadır. FAO, söz konusu açığı kapatacak artışın %9’unun yeni arazilerden, %14’ünün yeni agronomik uygulamalardan, %77’sinin ise verim artışından sağlanabileceğini tahmin etmektedir. Yine aynı kaynaklar göre buğday, mısır ve çeltik için verim düşüşlerinin sırasıyla %13, 12 ve 23 olacağını, fiyatların da sırasıyla %75, 90 ve 89 oranında artacağı beklenmektedir. Bu durum karşısında politikacı, bilim adamları ve tüm paydaşlar harekete geçmişler ve CGIAR’ı (Consultative Group on International Agricultural Research – Uluslararası Tarımsal Araştırmalar Danışma Merkezi) bu konuda görevlendirmiştir. Bu merkez de, dünya tarımsal olanaklarındaki olası değişiminde gıda üretimini sürdürebilecek sistem arayışını gerçekleştirmek üzere, kendi bünyesinde bir program başlatmıştır  (CCAFS – Research Program on Climate Change, Agriculture and Food Security – İklim Değişikliği, Tarım ve Gıda Güvenirliliği Araştırma Programı).

Söz konusu proje üç ana başlığa odaklanmıştır. Tarım sistemlerinin yeni teknoloji ve politikalara adaptasyonu; potansiyel üretim ortamlarına, biyotik (kuraklık vs.) ve abiyotik (hastalık vs.) koşullara uygun yeni genotiplerin geliştirilmesi; amaca yönelik gen kaynaklarının belirlenmesi, korunması ve sürdürülmesi.

Bitki ıslahı ile yeni bir çeşidin geliştirilmesi planlamadan tescile uzun bir süreci gerektirir. Küresel ısınmada tarımsal üretimin sürdürülebilmesi, değişen koşullara en uygun genotiplerin belirlenmesi ile olasıdır. Çevre dostu bu genotiplerin belirlenmesinde öncelikli olarak kurak, tuzlu koşullar, sıcak, soğuk gibi abiyotik koşullara dayanıklılık öne çıkmaktadır. Modern biyoteknolojinin de devreye girmesi ile şimdiden birçok çeşit kullanıma sunulmuştur. Kurağın önem kazandığı Afrika, bu amaca yönelik değişik araştırma modelleri ile adeta dünyaya örnek oluşturuyor. African Agriculture Technology Foundation (AATF)’un The Water Efficient Maize for Africa (WEMA) projesi ile çiftçiye ıslahçı hakkı ödemeden, kurağa dayanıklı mısır çeşitleri geliştirmeğe başlamıştır. Afrika’nın kurağa dayanıklı arpa çeşidi geliştirme atılımı ise bilim stratejisi açısından bir başka örnektir. Kuzey Afrika Biyoteknolojik İşbirliği (New Partnership for Africa’s Development North Africa Biosciences Network) Mısır, Tunus ve Cezayir, Kanada Uluslar Arası Kalkınma Araştırma Merkezi işbirliğinde 30 araştırmacı ile her ülke için iki kurağa dayanıklı arpa çeşit geliştirme çalışmalarını başlatmıştır. Mısır’lı araştırıcılar kurağa dayanıklı buğday genotiplerini tarla koşullarında denemeye başladılar bile. Hem de dayanıklılık genini (HVAI1) arpadan alarak.  Yine Hindistan’da “Rice Research Institute” (CRRI) sadece yağmurla sulanan koşullar için kurağa dayanıklı çeltik çeşitleri geliştirdiler.

İklim değişiminden etkilenmeyecek ülke düşünülemez. Küresel ısınma hiçbir kültür bitkisine farklı davranmayacaktır. Artan tüketici tercihleri ve değişen agronomik uygulamalar (ana ürün, ikinci ürün, açık, sera vs.) göz önünde bulundurulduğunda, yarınlar için on binlerce yeni genotipin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu çeşitlerin geliştirtmesi için, sürdürülebilir ıslah projeleri planlanıp hazırlanması gerekmektedir. İşte bu uygulama da yeni stratejilerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Söz konusu ıslah çalışmalarının bir noktadan yöneltildiğini varsayıp, bir senaryo oluşturalım: En uygun noktada, en uygun kadro ile öncelik sırasına göre, her bitkinin hedeflenen amaçları için fizyolojik, morfolojik, moleküler karakterizasyondan başlayıp, melezleme, seleksiyon, tarla denemeleri ve tescile varan yani çiftçiye ulaştırılabilecek bir dünya ıslah projesi. Böyle bir projede öncelik mısır, buğday gibi ana bitkilere verilebilir. CYMMYT’in (International Maize and Wheat Improvement Center) genelde gelişmekte olan ülkelerde sürdürdüğü küresel ısınmaya dayanıklı çeşit geliştirme çalışmalarının tüm ülkelere genellendiğini ve CCAFS hedeflerine yönelik çalıştığını varsayalım. Bu arada her ülkenin, Brezilya’nın EMPRAPA örneğinde olduğu gibi özel sektör, kamu ve üniversiteleri kucaklayan bir kadro ile araştırma potansiyellerinin tümünden yararlanmaya başladığını düşünelim. Her iki sistemin koordineli çalışması, yarınların değişen iklim koşullarında, buğdayın tüm tüketim hedeflerine yönelik çeşit sorunu çözümleyemez mi?

Böyle bir senaryo tüm bitkilere, uygulandığında, en azından tekrarlardan sağlanacak kazanç ve tüm potansiyel araştırıcıların devreye girebilmesi ile küresel ısınma sonu, oluşacak yeni ekolojilere adapte olabilen çeşitler geliştirilmeye başlanabilir.

Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz

%d blogcu bunu beğendi: