BUĞDAYIMIZIN YARINLARI İÇİN!

Bir uluslar arası gıda strateji araştırma kuruluşu tarafından ana gıda maddelerinin başında gelen buğdayın 2020’lere gelindiğinde talebi düşen tek ürün olacağı tahmin edilmiştir. Bu tahmin tabii ki bazı verilere dayandırılmaktadır. Gerçekten de, özellikle buğday ağırlıklı beslenen ülkelerde kentleşme, yaşlanma, küreselleşme, gelir artışı ve kültürel farklılaşmanın tüketim alışkanlıklarında oluşturacağı olası değişikliklerle söz konusu tahminin gerçekleşmesi beklene

buğdayınyarınları

bilir. Gelir düzeyi arttıkça karbonhidratlı ürün tüketimindeki düşüşe karşın sebze ve et tüketimindeki artış yatsınamaz. Bu arada bir karbonhidrat kaynağı olmasına rağmen, pirincin durumu biraz farklı gibi görünmektedir. Nitekim ülkemizde kişi başına yıllık pirinç tüketiminin son 30 yılda iki kat artarak 8 kg’a çıkmasını, pirincin adeta bir statü sembolü olmasına bağlayabiliriz. Diğer ana gıda maddelerinden mısır ve soyaya talebinin artmasının nedeni ise, onların insanoğlunun artan protein geresinimini karşılayan hayvan yemi olarak kullanılmasıdır.

Aslında buğday unu, ekmek dışında da çok sayıda gıda maddesinin ana girdisidir. O nedenle artan nüfusa rağmen tüketim talebinin azalması pek akla yatkın görünmemektedir. Beslenmeye yönelik bilimsel çalışmaların daha neler getireceği pek belli olmasa da, uzmanların karbonhidratlara yaklaşımı pek olumlu değildir. Özellikle konuları dışında yazma alışkanlığındaki yazarlar, buğday konusunda çizmeyi aşabilmekte ve hatta “kısa zaman içinde ekmeğin sofralardan kalkacağını“[1] savunabilmektedirler. Oysaki

dekara 900 kg buğday kaldırabilen İngilizler bunu iki tona nasıl çıkarabileceklerinin arayışına başladılar bile. Dünya buğday verim ortalaması 280 kg/da iken sözkonusu iki ton hedefi ütopya gibi algılanabilir.  2011 yılında üretici tarlasında 2240 kg/da çeltik verimi yakalanmış ve dünya rekoru olarak tescillenmiştir (Açıkgöz 2013)[2]. Yarınların, örneğin 2050 yılının 9,3 milyar nüfusunu doyuracak yıllık 858 milyon tonluk buğday ürünü, ekim alanı pek değişemeyeceğine göre, dekara 380 kg verime ulaşmak zorundadır. Bu durumda Türkiye 2013 verilerine göre 315 kg/da verimle dünya buğday verim ortalamasının üzerinde ise de bu rakamı yukarıya çekme zorundadır ve bu şansa da sahiptir. Bunun da yolu, küresel ısınma da göz önünde bulundurarak, ülkenin buğday verimini artıracak stratejilerin saptanmasıdır. Yıllardır önü alınamamış süne – kımıla dayanıklı çeşitlerin geliştirmesinden yola çıkılarak bir entegre AR-GE programının başlatılması zorunludur. Sulu-kuru, sahil-geçit, ekmeklik-makarnalık gibi seçenekler kapsamında Türkiye her yıl çok sayıda yeni çeşide gereksinim duymaktadır. Ülkemizde buğday ıslahçısının ihtiyaç duyduğu genleri sağlayacak herhangibir ticari gen-genom şirketinin bulunmamasından kaynaklanan boşluk, ACİLEN doldurulmak zorundadır. Bazı ülkeler bu konuda bakın neler yapıyor:

Pakistan bir gen satın almış, ücretsiz olarak tüm ulusal pamuk tohumcusu kuruluşlarının kullanımına sunmuştur. Brezilya bir uluslar arası firmaya, yalnız ülkesinde kullanılmak üzere bir çeşit sipariş etmiştir. Kanada’da tohumculuk ticareti için pek albenisi olmayan “yemlik buğday” çeşit geliştirme işi “üretici + tohumcu + kamu” nun oluşturduğu bir kooperatifle çözümlenmiştir.

Genitör sağlayıcı firmaların olmadığı, olasılıkla gen sağlama işlerini üslenmesi gereken Üniversitelerin olayın dışında kaldığı ülkemizde eski YÖK Başkanının olaya yaklaşımı çarpıcıdır. Kendisi: ‘Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, yerli tohumumuz olmadığı için Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Yani biz ihtiyacımız olan domates tohumunu bu ülkede üretemez miyiz? Evvelden atalarımız bu tohumları kendileri üretip, yıllarca bu üretimin devamını sağlamışlardemiştir. Hâlbuki yönettiği üniversiteler binlerce projeyi yürütebilecek kalifiye elemanlarla doludur. O halde yukarıda sözü edilen entegre AR-GE programının başlatılması için hemen hemen her şey hazır. Tek eksik organizasyon olmaktadır. İşte bu aşamada tüm buğdaydan, undan, ekmekten, baklavadan,  pastadan “ekmek yiyenler” yani buğday paydaşlarına bir görev düşüyor: Gelecekteki unumuzu sağlayacak, yarının buğday çeşitlerini geliştirmek için yeni genotipler, yarıyol materyalini tohumculuk firmalarına sağlayacak bir sistemin oluşturulması. Bu nasıl olabilir? Süneye dayanıklı bir çeşidi geliştirmek isteyen bir tohumculuk firmasına “süneye dayanıklı bir hat – genotip” gerekir. Genç firmalarımızın binlerce materyal arasından böyle bir materyali bulmak için emek, para ve zamana sahip olmaları zor. Öyle olunca da ya dışarıdan ıslahçı hakları ile ilgili sözleşmeleri yaparak veya yüksek bedeller ödiyerek genetik materyal sağlamak durumunda kalıyorlar. Tabi arzulanan geni bulabilirlerse! Bazı firmaların, kamu araştırma kuruluşlarınca tescil edilmiş ve koruma altına alınmış çeşitleri satın alarak yollarına devam ettikleri de bilinmektedir.   

Buğday paydaşlarının birçoğu bu gerçekleri duymamış olabilir. Çünkü bu konuda “farkındalık yaratacak” bir yayın, toplantı sonuç bildirgesi, bir haber bülteni henüz ele alınmamıştır.  Olayın önemini dile getirecek sivil toplum kuruluşları da zaten rutin işlerle günü geçiştirmekte, üyelerinin, yakın çevrenin konularında stratejik bilinçlendirilmesi için yeteri gayreti gösterememektirler. Diğer taraftan paydaşların bu tür eylemlere fikren hazırlanmaları için uzun yıllara gereksinim olacaktır. Islah konusuna bizden yüzlerce yıl önce başlamış ülkelerde bazı bitki paydaşlarının neler yaptıklarına kısaca bir göz atalım:

  • İtalyan çeltik fabrikaları, pirinç tüccarları, çeltik ekicileri bir araya gelip, kamu araştırma kuruluşu “Vecelli-Çeltik Araştırma Enstitüsü” dışında Mortara’da özel bir araştırma kuruluşu oluşturmuşlardır;
  • Kaliforniya çeltik paydaşları Biggs’de bir araştırma kuruluşu ile genitör ve çeşit sorunlarını çözmüşlerdir;
  • ABD pamuk kurulu (http://www.cottonboard.org/) araştırma için 80 milyon US$ ayırıyor;
  • ABD’de buğday ve un, unlu mamullerle ilgili çok sayıda konsey, platform yalnız araştırmaların desteklenmesi sağlamakla kalmıyor, buğdayın geleceği ile ilgili stratejilerle ilgileniyorlar. Bazı ülkelerdeki buğdayın diğer bitkiler karşısında gerilemesinin nedenlerini araştırıp, çözümler arıyorlar.

Uluslar arası dev tohumculuk firmaları ile rekabet etmek durumundaki genç yerli firmalarımızın gereksinimi olan yarı yol materyalinin yani genlerin[3] sağlanmasında, proje bazında da olsa destek vermekte geç kalmayalım!

Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz

Not: Bazı ülkeler neden buğday tarımına son veriyor? Yanıtı https://nazimiacikgoz.wordpress.com Ekim 2013 arşivinde bulacaksınız!


[2] “ÇELTİK VERİMİNDE DÜNYA REKORU” (http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim)

[3] Bu konuda ilginç bir yazı: “Girişimcilere biyoekonomik bir hedef: Gen” https://nacikgoz.wordpress.com.

%d blogcu bunu beğendi: